AHMET MURAT KAYA

AHMET MURAT KAYA

Yazarın Tüm Yazıları >

Dalga

13 Nisan 2021 Salı 11:15A+A-

Türkiye halkı bir asır kadardır baskıcı yönetimler ile muhatap oluyor. Osmanlı Devleti’nin, o görkemli zamanları geride kalmıştı ve belki tekrardan bir silkelenme imkânı yakalama şansı olabilirdi; ama yapamadı. Abdülhamit kaygıları olan entelektüel bir sultandı ama tahta oturduktan bir süre sonra kendine bağlı istihbarat kanalları ile toplumsal bir denetim işini abarttı ve baskıcı yöntemlere yöneldi.

 İttihat Terakki Cemiyeti (İTC)’nin, her ne kadar bir darbe kalkışması ile yönetimi ele almışsa da sosyolojik bir karşılığı da vardı. Başta imparatorluğun aydın kesimi olmak üzere, bürokrasi (özellikle askeri) ve iş adamlarından da destek alıyordu. Abdülhamid’in boğucu ülke tasarımı sonucu bazı İslamcı muhafazakâr aydınları bile İTC’ ye destek vermeye başlamışlardı. Mehmet Akif ve Said Nursi’nin isimleri bu şekilde anılır. Sosyal bir dalga devlet gücüne erişiyordu.

Oysa, İTC’nin siyasi, sosyal taleplerinin hayata geçmediği bir iktidar dönemi yaşandı. Enver, Talat ve Cemal’in aydınlıkçı, ilerici ve özgürlükçü fikirleri söylemde devam etse de gerçek olan daha baskıcı ve otoriter bir devlet tasarımıydı. Devlet ve sivil talepleri olan halk kesimi arasındaki denge devletin lehine bozuluyordu. İTC, döneminde, Türkiye toprakları “tehcir” gibi bir insanlık suçuna şahit oldu. Daha fazla özgürlük bekleyen İTC destekçileri büyük bir hayal kırıklığı da yaşamış olabilir. Ama sonuçta bu otoriter sistem de baskılara dayanamadı ve birinci dünya şartları içinde kaybolup gitti.

Hem saltanata hem İTC’ye bir seçenek olarak Mustafa Kemal Paşa adlı bir Osmanlı subayı, siyasi boşluğu doldurmayı başardı. Yunanlılar ile savaşarak ve emperyalistler ile el sıkışarak, ülkenin siyasi gücünü ele geçirdi. Ama bu gücü ele geçirmenin ilk aşamasında ülkenin her siyasi talebinin dile getirildiği bir meclis ile bunu yapabildi.  İTC’nin politikaları ile hayal kırıklığı yaşamış olan sosyal dalga yeniden yükselişe geçmiş, birinci mecliste ülke yönetimine güçlü bir katılımı başarmıştı. Ama meclisteki çoğulculuk ve adalet talepleri sert şekilde cezalandırıldı ya da ülke dışına kaçmaları teşvik edildi; bazıları da öldürüldü (Ali Şükrü Bey). İTC’ye destek vererek, özgürlük ve adalet taleplerini dile getiren kesimler nasıl bir yenilgi yaşadıysa aynısı yaşandı. TBMM’nin tüm hakimiyeti Mustafa Kemal’in eline geçti. Bu yeni dönemde, ülke halkı, dünya tarihinde eşine az rastlanır bir baskı ortamı yaşadı.

Mustafa Kemal’in “Sünni, Laik Türk” projesi hayata geçti. Ülkenin doğusunda Şeyh Said isyanı bahanesi ile hem İslamcılar hem de Kürtler bastırıldı. Batıda ise Menemen olayı bahane edilerek, İslamcı çatlak sesler kısıldı. Öte yandan Mustafa Kemal, Dersim’de çıkan bir ayaklanmayı bahane ederek Alevi nüfus üzerinde de ağır baskı kurmayı da başardı. Ülke, dört siyasi sosyal ana bloğa bölündü: Laikler, muhafazakâr-İslamcılar, Kürtler ve aleviler. Devletin bu bloklardan biri olan laik kesim dışında bir gelecek projesi yoktu, diğer üçü ayak bağıydı. Zaman içinde aleviler resmi Kemalist ideoloji ile barışmanın bir yolunu buldular ama Kürtler ve dindarlar bunu yapmadı. Otoriter ve baskıcı söylemin gücüne rağmen, özgürlükçü ve adalet içeren taleplerini, baskının gevşediği her fırsatta, bir şekilde diri tutmayı başardılar.

Muhafazakârlar ve İslamcılar, bazı dünya konjonktürlerinin de yardımıyla, görece özgür bir ülkede kendilerinin de bir yeri olduğunu göstermeye başladılar. Siyasi partiler kurdular ve sosyal alanda cemaatler ya da STK’lar olarak da örgütlendiler. Dergiler, gazeteler ve televizyonlar ile entelektüel bir çekim merkezi olmayı da başardılar. Baskıcı ve otoriter siyasi tutumlara karşı yükselen bu dalga bir enerji doğurdu. Bütün bu enerji birikti ve Recep Tayyip Erdoğan’ı ülkenin yöneticisi yaptı. Toplumun özgürlük ve adalet talebinin bir asırdan fazladır süren iniş çıkışlı dalgası bir kez daha yükselmişti.

Yukarıda gözlemlediğimiz tarihi tecrübeye göre, Türkiye halkı daha özgürlükçü ve adalet talebi bulunan bir cevheri seviyor. Nasıl sevilmez ki? Dünyadaki bazı ülkelerde, toplumsal taleplerde baskıcı bir eğilim var. Bu eğilim her seferinde yeni baskıcı tercihi kendi seçiyor. Ama Türkiye böyle değil.  Sonunda hayal kırıklığı yaşasa da ve her seferinde baskıcı yöntemlere yenilse de böyle bir siyasal talep var ve hep canlı. Bazen dini, bazen de seküler referanslar ile kendine bir yol bulup mutlaka toparlanıyor. Bu ciddi ve güzel bir sosyal hareketliliktir ve bir kazanımdır.

Devlet gücünü her ele geçiren unsurlar olarak Abdülhamit, İTC ve Mustafa Kemal örnekleri karşımızda duruyor. Hepsi de sivil destek ile geldiler ve zamanla otoriterleşerek kaybettiler. Bugün 28 Şubattan, 27 Nisan muhtırasına, oradan 15 Temmuz darbe girişimi ve son olarak 104 amiralin yaptıkları tehditler, otoriter ve baskıcı Mustafa Kemal idealizminin son çırpınışları olmalıydı. Evet, böyle olmalıydı ama olmuyor.

Süreç Kemalizm’in lehine döndü. Giderek artan otoriter ve milliyetçi vurgular ülkenin çatlamış bloklarını harekete geçirdi. Kürtler ile olan çatlak iyice derinleşmeye başladı. Üstelik muhafazakâr İslamcı özgürlük ve adalet talebini tanıyan bazı kesimler kendi partilerini bile kurudular. Eğer yukarıda anlatmaya çalıştığımız dalgalı durum yine tekrar edecekse, bütün şartlar hazır gibi görünüyor. Gelecek ve Deva Partileri bu sosyolojiye, bu sosyal dalgaya yatırım yapıyorlar. Sadece yeni kurulan Ak Parti’den ayrılma partiler değil, Saadet Partisi de o kanalda siyaset geliştirmeye dümeni kırdı. Üstelik ülke tarihinin en baskıcı döneminin aktörü CHP bile özgürlük ve adalet talep eden bir sosyolojiye dönük söylemin, ortodoks Kemalist yorumlardan daha kârlı olduğunu anlamış görünüyor.

Müslüman bir zihne göre özgürlük ve adalet talebi taşıyan bu sosyal dalgalanmanın anlamı nedir? Nasıl yorumlanmalıdır? Anlaşılan o ki, bu dalga her seferinde bu talepler ile devlet gücüne yaklaşıyor ve bu söylemi terk ettiğinde devlet gücünden mahrum oluyor. Yukarıda anlattığımız siyasi okuma bunu gösteriyor. Öyleyse, adalet ve özgürlük talebi olan bir sivil toplum inşası modeli Müslümanlar için tek çıkış ve mecburi istikamet olmalı değil miydi? Bu mecburi istikameti bize gösteren “yoldaki işaretler” imiz de elimizde olmasına rağmen, Müslümanlar olarak bu dalga ile beraber olmak daha kârlı değil mi?

Fetö hainliği ve PKK psikopatlığı bahane edilerek bu dalga ile aramıza mesafe koymaya değer mi, değecek mi? Hayır, değmeyecek; yakın tarihi tecrübe bunu gösteriyor. Ama bizler iyimser insanlarız ve bir şekilde bu dalganın tekrar yükseleceğine inanıyoruz.

Peki herkesin gördüğü bu çıplak gerçeği Recep Tayyip Erdoğan neden göremiyor? Bu “Müslüman entelektüel zihin” ile ilgili bir sorundur; ataerkil ve otoriter siyasi ekonomik bir model ile ilgilidir. Bu sorunun entelektüel köklerini başka bir yazıya bırakalım.

 

 

YAZIYA YORUM KAT

9 Yorum