Zulüm karşısında yargıya sığınan, yargı zulmü için kime sığınacak?

24.05.2008 00:05

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

Tuz kokmaz’ denilir.. Bu, ‘kokmamalı..’ mânasındadır.. Tuzun kimyası bunu gerektirir.. Ama, aslî terkibi değişirse, ‘tuz’ da kokar.. Ve o zaman artık, adına yine tuz denilse bile, o kimyevî açıdan, gerçekte ‘tuz’ değildir!

Adâlet kurumları, yargı mekanizmaları da ‘tuz’ hükmündedir.. Onun kokması, bozulması, çok temel bir tefessüh ve çürümeyi gösterir.. Ve bu, yeni değildir.. Yargı/ adâlet kurumu, o adı taşısa bile, gerçek bir adâlet kurumu olmaktan daha bir çıkmış, milletin karşısına dikilmiştir.

Hani, meşhur fıkradır: Yüksek sosyetenin, kalburüstü kesimlerin oturduğu bir semtteki bir ilkokulda, çocuklar, babalarının ülke için ne kadar önemli olduğu üzerinde yarıştırırlar..

Kimi general oğludur, kimi parlamenter oğlu, kimi diğer yüksek bürokrat vs..

Bir çocuk da o mahallenin gece bekçisinin oğludur, gariban.. Çocuklar ona tepeden bakarlar, ’Yaa, işte böyle, n’aaaber? Ya, senin baban ne gibi önemli bir  iş yapar?’ derler..

O bekçi çocuğu kendi babasının, hepsinin babalarından daha önemli olduğu söyler:

-Sizin babalarınız, evet önemlidir, kanunlar yaparlar, yönetim kararları alırlar.. Ama, benim babam, birkaç lira bahşiş vs.  alarak, sizin babalarınızın yaptıklarını etkisiz kılar.. Hangisi daha ülke için daha etkili, söyleyin bakalım!’

Şimdi, bu fıkradaki çocuğun yerine, son gelişmelerin içinde kimin daha önemli olduğunu ve etkili olduğunu gösterme yarışına girenleri yerleştirebilirsiniz..

Siz ne gibi iyi kanunlar yaparsanız yapınız ve ne yüksek idealler ve hizmet aşkıyla çaba harcarsanız harcayınız; birileri gelir ve size, asıl kendilerinin önemli olduğunu, işte böyle hatırlatırlar.. Çünkü, onlar itiraz edilemez, son sözü adâlet adına söyleyen bir mekanizmayı ele geçirmişlerdir. Ecevit, ’Atatürk ve Devrimcilik’  kitabında ’Yargı organları geniş ölçüde, devrimci, ilerici unsurların elindedir..’ diye boşuna demiyordu..

Bu sütunda, ’yargıçlar diktatöryası’ üzerine yazdığım yazıların sayısını hatırlamıyorum.. Evet, temel mes’elelerden birisi de bu!

Yeni ’yeniçeri’miz, bazı ’yargıç’ların bütün yargı kurumu adına oluşturdukları taifedir..

’Yargıtay Başkanlar Kurulu’nun bildirisini dinlerken, şaşırdım kaldım.. Çünkü, en azından, görüntüyü kurtarmak için böyle konuşamıyacaklarını düşünüyordum, bazıları gibi..

Ama, onlar, milletin bütün bir yargı kurumunu toptan ’reddetmesi’ni gerektirecek şekilde, bir ’ihsas-ı rey’de bulunuyordu.. Bu da, ’redd-i hâkim’ (hâkimin reddedilmesi) sebebi oluşturur.. Çünkü, haksızlığa uğradığını düşünen insan, ya, ’ihkak-ı hakk’ (hakkını kendi gücüyle elde etmek) gibi ilkel bir yola başvurur, ya da yargıya.. Halbuki, yargı o konuda görüşünü daha baştan açıklamışsa, o zaman, haksızlığa uğradığını düşünen kişi, o yargıdan ne bekliyebilir ki?

Halbuki, gerçek bir yargı, en canavar ruhlu kişiler için bile bir sığınak yeri olmalıdır.

Onun içindir ki, yargıçlar görüşlerini baştan açıklayamaz, açıklayamamalıdırlar.. Onların görüş açıklamaması, o suç konularında zımnî bir teyid, kabul mânasında değildir..

Bu, kamuoyunda ’en canavar ruhlu, en aykırı ve en suçlu’ olduğu düşünülen kişilerin bile sığınabileceği bir yerin olması gerektiği düşüncesindendir..

’Kemalist/ laik taife’nin nasıl bir yargı düşündüğü zâten biliniyor, ama, kocaman kocaman yargıçların da, sonunda aynı konuya gelmesi ve ’ilke ve devrimlere, laikliğe karşı olanlar’ karşısında, ’yargı tarafsız olamaz!’ diyebilmesi, en basit hukuk ve adâlet anlayışından bile ne kadar uzağa düşüldüğünün göstergesidir.. Bu bir ’laik devrimcilik histerisi’dir..

Halbuki, bir yargı kurumundan, her türlü sanık veya mağdur, ’adâlet’ bekliyebilmelidir.

Aksi halde,’adalet mülkün temelidir..’ yazıları silinip atılmalıdır, mahkemelerinizden..

O cümlenin üstüne yerleştirilen kabartma resim zâten nasıl bir adâlet istendiğini anlatıyor; o kalsın sadece.. Ya da, benim gibi anlamak istemiyenler olursa, onlar için de, ’TC’de yargı, ancak, kemalizm ve laiklik önünde başeğenlerin sığınabileceği bir makamdır. Sistemimizin temeli budur!’ gibi bir cümle yazdırınız.. Ama, o zaman, ’İstiklal Marşı’ndaki, o‚ ’Hakkıdır Hakk’a tapan milletimin istiklâl..’ mısraını nereye koyacağınızı da düşünerek..

Bu durum, aynı zamanda, ’28 Şubat zorbalığı’nın, Gen. Kur. brifingleriyle geliştirilen yeni hukuk anlayışının da bir diğer acı meyvasıdır..

’Yargıtay Bildirisi’ndeki şu satırlara bakınız: ’Tüm bu gelişmeler, ısrarlı bir biçimde ve sistemli olarak yargı erkinin bağımsızlığının hazmedilemediğini, tarafsızlığı sağlama adı ve aldatmasıyla yürütmeye yandaş, onu koruyup kollayan ve onun tarafından denetlenen bir yargının oluşturulmasının amaçlandığını belgelemeye yetmektedir. Hedeflenen budur.’

Ama, bu ’bildiri’nin en çarpıcı cümlesi şu olsa gerek:  
’…Asla unutulmamalıdır ki; İnsanlık tarihi, böylesi güdümlü bir yargı ile varlığını sürdürebilen, bireyini güvenli ve mutlu edebilen ve uygarlık yarışında başarılı olabilen hiçbir millet ve devlete tanıklık etmemiştir.’

Ne güzel.. Bu çarpıcı sözlerle, gerçekte, kendilerini vurduklarını bilmiyorlar. Bu sözler, en münasib şekilde ancak kendileri için ve ancak bu kadar güzel söylenebilirdi.. Çünkü, ’güdümlü yargı’nın o ’brifing’lerle nasıl oluşturulduğunu bilmeyen kaldı mı?

Artık, askerî darbe yolunun neticesiz kalması ve çok tehlikeli olabileceği görüldü. O halde, aynı darbeci mantığın, müdahalenin daha bir zor olduğu yargı yoluyla elde edilmeliydi.. Kendilerini‚ ’seçkin’ ve ’yönetmek hakkını haiz’  bilen zümrelerle, halk arasında 200 yılı bulan bir iktidar mücadelesinin sıradışı bir tezahürüdür, bu bildiri..

Ancak, milletin büyük kesiminden temsil yetkisi alan Hükûmet’in, tıpkı 27 Nisan 2007’deki Genelkurmay Muhtırasına karşı olduğu gibi, Yargıtay Başkanlar Kurulunun bildirisine de aynı uslûb ve sertlikle karşılık vermiş, bağ eğmemiş, başımızı eğdirmemiştir. Sistemin mantığı içinde de haklı olan ve yetkisini milletten alan siyasî irade, geri adım atmamıştır.

’Yargıtay Başkanlar Kurulu Bildirisi’ni, kanunî bir dayanağı bulunmadığı gerekçesiyle, bu  politize olmuş heyetin yüzüne, ’Hukukî bir meşruiyeti de yoktur.’ diyerek çarpan ’Hükûmet bildirisi’  bu dik duruşun, başeğmeme ve millete başeğdirmemek dikkatinin en net örneğidir.

(Baykal ve eski Başsavcı Kanadoğlu’nun yaptıkları korkutmalar imâ edilerek) Hükûmet açıklamasında ..Hattâ, Yüksek Mahkeme’nin, istenilen kararı vermemesi halinde, çatışma çıkacağı tehditlerine sessiz kalan Yargıtay Kurulu, davalı tarafın kamuoyuna mal edilmiş bir iddianame ve hakkındaki suçlamalara kamuoyu önünde verdiği cevapları bildiriye konu yapmıştır.’ şeklindeki tesbitlerin mâkul cevabı var mıdır?

Sahi, bu, görülmekte olan bir dâvayı etkileme çabası ve sopa gösterme değil midir?

Ve ben, sıradan bir vatandaş olarak, böyle bir yargıya nasıl güveneceğim?

  • Yorumlar 6
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim