Zorunlu tasfiyeyi kim gerçekleştirecek?

05.11.2009 08:05

Levent Köker

Türkiye değişiyor. Değişim kapsamlı ve derin. Kapsam, Cumhuriyet'in ilânından bu yana geçen sürede ülke nüfusunun on küsur milyondan yetmiş küsur milyona yükselmesinden anlaşılabilir.

Derinlik ise, bu nüfus değişimini yaşayan Türkiye toplumunun geçirdiği niteliksel dönüşümlerden çıkarılabilir. Örneğin neredeyse tamamı okur-yazar olmayan bir toplum, şimdi tamamı okur-yazar bir toplum hâline gelmiş; tamamına yakını köylerde yaşayan, tarımla geçinen bir toplum, ağırlıklı olarak şehirde yaşayan bir topluma dönüşmüş. Bu dönüşüme eşlik eden iletişim imkânlarındaki artış, ülkenin iç bütünleşmesinin pekişmesinin yanında dünya ile de, sadece devletlararası ilişkiler düzeyinde değil, ekonomik ve kültürel boyutlarıyla da artık ortadan kaldırılması imkânsız bir bağlantılar dizisiyle zirve yapmış. Sorunlar var, hem de çok. Ekonomik büyümenin krizlere rağmen devam etmesine karşılık gelir dağılımındaki müthiş bozukluk, örneğin ilk akla gelenler arasında. Buna eşlik eden yoksulluk ve işsizlik, kezâ öyle. Kültürel düzeyde örneğin eğitimin niceliksel yaygınlığı artarken, nitelik olarak düşük seviyeli durumunun devam etmesi ciddî bir sorun. Listeyi daha da uzatmak mümkün.

Bunları niye hatırlatıyorum? Cumhuriyet'in kuruluşu sürecinde yerleşen ve 1950'ye kadar devam eden "tek-parti yönetimi", Türkiye'de çok uzun bir süre toplumu demokrasiye hazırlama dönemi olarak değerlendirildi. Bu değerlendirmeyi yapanlar, 1923'te Cumhuriyet ilân edildiğinde, ekonomik bakımdan geri kalmış, ağırlıklı olarak köyde yaşayan ve tarımla geçinen, okur-yazar olmayan, kendi yakın çevresinin dışında başka bir dünyadan habersiz bir insan kitlesi bulunduğunu varsayıyorlardı. Buna göre, böylesi geri kalmış bir toplumun kendisini ne "doğrudan" ne de temsilcileri aracılığıyla yönetebilmesi mümkün değildi. Bu anlamda demokrasinin mümkün olabilmesi için önce ekonomik gelişmenin sağlanması, toplumsal yapının değişmesi, kültür seviyesinin artması gerekiyordu. İşte, tek-parti dönemi, Cumhuriyet'in ilânından yirmi yedi yıl sonra geçilecek olan demokrasinin ekonomik ve kültürel önşartlarının hazırlandığı bir dönemdi. Bu yaklaşımı pekiştiren değerlendirme ise, tek-parti ideolojisi olarak Kemalizm ile ilgili olarak şunları ileri sürüyordu: (1) Kemalizm, Türkiye'de nihâî bir demokratikleşmeyi hedeflemektedir ve (2) Kemalizm, birden fazla siyasi partinin kurulmasına ve böylece çok-partili demokrasiye engel olan bir ideoloji değildir.

1950 ve 60'larda önde gelen sosyal bilimciler tarafından ortaya atılan ve 1980'lerde de devam eden bu yaklaşımın tâkipçileri, Kemalizm'i bir "vesayet ideolojisi", Kemalist tek-parti dönemini "vesayet dönemi", dönemin CHP'sini "vesayet partisi" diye nitelendirmişlerdir. Buna göre, o dönemin târihî şartlarına göre, kendi kendini yönetme yeteneğinden yoksun olduğu düşünülen bir toplum için "uygun" görülen vesayetçiliğin, o dönem bittikten sonra sona ermiş olması gerekirdi. Oysa, 1960, 1971, 1980, 1997, 2007 gibi târihlerin simgelediği dönemlerde ve bu dönemlere denk düşen olaylarda açığa çıktığı gibi, böyle bir sona eriş söz konusu değildir. Aksine, Türkiye toplumu ekonomik olarak gelişip büyüdükçe, kentleşme, eğitim seviyesi, dünyaya açılma gibi dönüşümler gerçekleştikçe, Cumhuriyet'in kuruluşundan itibaren toplumsal ve siyasî kontrolü ellerinde tutmak isteyen askerî ve sivil bürokratik iktidar sâhipleri, iktidarlarını muhafaza etmek için anayasal ve siyasî kurum ve mekanizmalar üretme yoluna gitmişlerdir. Bir diğer deyişle, Kemalist tek-parti dönemini "geçici", yâni çok-partili siyasî hayata geçilmesiyle sona eren (daha doğrusu tanımı gereği sona ermesi gereken) bir vesâyet dönemi olarak nitelendirenler yanılmışlardır. Türkiye'de vesayet sistemi (ideolojisiyle, kurumlarıyla) devam etmektedir.

Peki, Kemalist tek-parti dönemini "geçici bir vesayet dönemi" olarak nitelendirenlerin yanılgısı nasıl açıklanabilir?

Birinci yanılgı, Türkiye toplumunun Cumhuriyet ilân edildiğinde demokrasiye hazır olmadığı yolundaki târihî tesbitle ilgilidir. Bu tesbit büyük ölçüde yanlıştır. II. Meşrutiyet ile birlikte ortaya çıkan canlı bir siyasî çoğulculuğu ve bunun Millî Mücadele döneminde, BMM'nde eriştiği düzeyi görmezden gelmektedir. Keza, Cumhuriyet'in ilânından sonra tek-parti yönetiminin pekişmesine kadar geçen sürede CHP'ye karşı gelişen muhalefeti ve bunun bastırılma biçimlerini de göz ardı etmekte; CHP'nin tek-parti yönetiminin, ancak 1930'larda bir "tecebbür" ürünü olarak yerleştirildiğini ihmâl etmektedir.

İkinci yanılgı, vesayetin geçiciliğinin kavramsal bir gereklilik sayılmasında ortaya çıkmaktadır. Kemalist tek-parti dönemini, demokrasiye hazırlık için "geçici" bir vesayet dönemi olarak görenler, bu geçiciliği kavramın içine yerleştirmişlerdir. Ama, tarihî olarak bir geçişin ne zaman sona ereceği belli değildir. Daha açık bir deyişle, eğer Kemalist tek-parti rejimi Türkiye'yi demokrasiye hazırlama misyonuna sâhip ise, bu misyonun tamamlanıp demokrasiye geçilmesi ve böylece vesayetin sona erdirilmesi kararı ne zaman ve kim tarafından verilecektir? II. Dünya Savaşı sonrasında çok-partili siyasi hayata geçilmesine karar verilmiş olması, kabaca 1930-1945 arasındaki on beş yıllık sürede Türkiye'nin demokrasiye hazırlanmış olduğunu mu gösterir? Bu soruya 1930-45 arası dönemde yapılanlara bakarak da 1945'teki dünya konjonktürü karşısında da "evet" demek mümkün değildir. Vesâyet kavramının kendisi, bu kavramı Kemalist dönemi bir anlamda onaylarcasına kullananların fark edemedikleri biçimde, kendiliğinden ortaya çıkıp bitebilecek bir süreci anlatmaya müsait değildir. Türkiye, Cumhuriyet ilân edildiğinde demokrasiye hazır değildir, dolayısıyla toplumu demokrasiye hazırlamak gerekmektedir. Peki toplum ne zaman demokrasiye hazır hâle gelmiş olacaktır? Bu sorunun cevabı, herhâlde başlangıçta "toplum demokrasiye hazır değildir" yargısına varanlarca verilebilecektir. Bu da, günümüzde, herhâlde Kemalist tek-parti ideolojisini içselleştirip, bu ideolojiyi Cumhuriyet'in "kurucu felsefesi" diye süslü bir ad altında demokratik süreçteki çoğulculu ve katılımcı talepleri engellemenin meşrû aracı olarak kullanan bürokratik iktidar odaklarınca üstlenilmiş bulunmaktadır. (Parantez içinde hatırlatayım, 12 Eylül rejimi, vesayetçiliğin taşıyıcısı olarak, Türkiye'deki siyasî tartışmaların sınırını, izlenecek ekonomik politikaların devletçi veya serbest piyasacı olup olmamasıyla sınırlı tutmak istemişti. Bundan ötesine toplum olarak hazır değildik, hürriyet ve demokrasi bize bol geliyor, içinde oynamaya başlıyorduk.)

Özetle, Türkiye'de Cumhuriyet'in tek-parti döneminde yerleşen Kemalist ideolojinin vesayetçi niteliği, bu kavramı kullanan akademik literatürün iddia ettiğinin aksine, geçici değil kalıcı bir özelliktir. Kemalist rejimin Türkiye'yi demokrasiye hazırlama amacını güttüğünü söyleyenlerin iddiasının aksine, Türkiye'de tek-parti dönemine özgü vesayetçilik, kurulu bir askerî ve sivil bürokratik iktidar düzeninin muhafızlığı niteliğindedir. Yeri gelmişken hatırlatayım, Batı dillerinde, örneğin İngilizcede vesayetin karşılığı olarak kullanılan sözcüklerden "guardianship", siyaset biliminde anti-demokratik yönetim biçimlerinden birini anlatmak için kullanılır. Türkiye'de Kemalist tek-parti rejimi ile birlikte yerleştirilmiş olan ve daha sonra 1960 ve 1980 dönemlerinde hukukî kurumlarla pekiştirilen sistem, bu anlamda "geçici" değil, kalıcı bir vesayetçilik sistemidir. Son üç yıldır "kurumlar arasında" ve "kurumlar üzerinden", belgeli-kâğıtlı yaşayageldiğimiz kritik hâdiselerin işâret ettiği husus, bu kalıcılığın sarsılmakta olmasıdır. Bu sarsıntı vesayetçiliğin tasfiyesiyle sonuçlanmalıdır. Böyle bir tasfiye, Türkiye toplumunun bugünkü gelişmişlik düzeyi, içinde bulunulan dünya konjonktürü göz önüne alındığında târihî bir zorunluluktur. Unutulmaması gereken ve dikkat çekilmesi gereken husus ise, bu zorunlu tasfiyeyi vesayet sahiplerinin değil halkın demokratik taleplerinin taşıyıcısı olan siyasî aktörlerin gerçekleştireceğidir.

ZAMAN

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim