1. HABERLER

  2. ARAŞTIRMA - DOSYA

  3. Zarrab Davasının Uzun Hikayesi ve FETÖ ile İlişkisi
Zarrab Davasının Uzun Hikayesi ve FETÖ ile İlişkisi

Zarrab Davasının Uzun Hikayesi ve FETÖ ile İlişkisi

Yıldıray Oğur, Karar’daki köşesinde Zarrab davası konulu yazı dizisinin yeni bölümünde davanın uzun hikayesini ve FETÖ ile ilişkisini mercek altına almış.

A+A-

Yıldıray Oğur’un konuyla ilgili bugünkü Karar’da (16 Aralık 2017) yayınlanan yazısı şöyle:

New York’taki Davanın Uzun Hikayesi

ABD’de süren davayla FETÖ ilişkisine bakmak üzere kısa bir ara verdiğimiz yazı dizisine geri dönebiliriz. Bu yazıda şu üç sorunun cevabını arayacaktık?

ABD’nin 17/25 Aralık operasyonlarıyla bağlantısı var mıydı? New York’taki Zarrab davasıyla FETÖ’cüler arasındaki ilişki neydi? 17/25 Aralık’ın 3000 tapesi tam takım olarak Amerikalı savcılara nasıl ulaştırılmıştı?

Ara vermek iyi oldu çünkü bu arada mahkemede ifade veren üç tanık bu sorulara epey tatmin edici cevaplar verdiler.

Tanıklar; 17/25 Aralık’ın FETÖ’cü komiserlerinden Hüseyin Korkmaz, ABD Hazine Bakanlığı Terörizm ve Mali İstihbarat Dairesi eski müsteşarı David Cohen ve eski OFAC (Yabancı Varlıkları Kontrol Ofisi) yöneticisi Adam Szubin.

Ama o tanıkların anlattıklarından öğrendiklerimize geçmeden önce Zarrab davası ve FETÖ ilişkisi üzerine bugüne kadar ortaya sürülen iddialara, gazetelerde çıkan haberlere bir bakalım. Çünkü o tanıkların ifadeleriyle bu haberlerin çoğu epey ters köşeye yatmış oldu.

En absürdünden başlayalım. İşi kökünden halledip, Reza Zarrab’ı FETÖ’ye bağlayarak meseleyi çözmeye çalışan iddiadan:

“ABD'deki davanın başlamasına 6 gün kala İstanbul Emniyet Müdürlüğü'ne imzalı bir ihbar maili geldi. Sarraf'ın sağ kolu Regaip A. ile birlikte çalıştıklarını söyleyen ihbarcı, kimliğinin gizli kalması şartıyla Sarraf'la ilgili bazı bilgileri paylaştı. Regaip A., arkadaşları Mustafa H. ve Sinem A.'nın FETÖ üyesi olduğunu söyleyen ihbarcı şu ifadeleri kullandı: "Bunlara görevden alınan FETÖ'cü polisler sürekli evrak getirirler. Bunlar da bu belgeleri alıp ABD'ye götürüyor. Yine FETÖ'cü polisler yanlarına geldiler ve bunlara bir şeyler getirdiler. FETÖ'cü polislerin getirdiği şeyleri ABD'ye götürmeden yakalayın."

***

17/25 Aralık dosyalarını ABD’ye, o dosyalar yüzünden hapis yatmış Zarrab’ın avukatlarının götürdüğü iddia ediliyordu özetle. Kaynaksa “Emniyet’e gelen asılsız bir email”di.

Bu, Zarrab’ın FETÖ ilişkisinin delili değil, olsa olsa FETÖ’nün eski isimsiz ihbar mektuplarından delil üretme alışkanlıklarının bugün de devam ettiğinin delili olarak kayıtlara geçmiştir herhalde.

İkinci iddia biraz daha ciddi. Tabii ki baş rolde olan tutuklu ABD elçiliği irtibat görevlisi Metin Topuz.

İddianın merkezinde bir gezi var. 24 Eylül ile 28 Eylül 2012 tarihleri arasında tam adı “ABD Adalet Bakanlığı Uyuşturucuyla Mücadele Dairesi (DEA) Yabancı Ziyaretçi Programı” olan ve adından anlaşılacağı üzere sık sık benzer geziler düzenleyen bir program kapsamında dönemin İstanbul Emniyeti Mali Suçlarla Mücadele Müdürü Yakup Saygılı, yardımcısı Yasin Topçu ve İstanbul Emniyeti Teknik Takip Müdürü İbrahim Şener, DEA İstanbul’da görevli ajan James Long ve tercüman Metin Topuz tarafından ABD’ye götürülmüş, Washington ve New York’ta savcılık ve DEA merkezlerini ziyaret edip, görüşmeler yapmışlar.

17/25 Aralık soruşturmalarının bu geziyle ilişkisi, ABD’ye bilgi ve tapelerin bu geziyle verildiğine kadar bir dizi iddiaya delil olarak gösterildi bu gezi.

İçeriğine geçmeden önce, 2012 yılındaki bu geziden savcılığın nasıl haberdar olduğunu hatırlayalım.

Metin Topuz’un ilk gözaltına alındığında verdiği ifade sayesinde haberdar olmuşlardı. Topuz, 17/25 Aralık’ı yapan Emniyet Mali Suçlar Dairesi’ndeki Saygılı ve Topçu’yla ilişkisini anlatırken bu geziden de bahsetmişti.

Peki bu gezi, Topuz’un tutuklanmasından aylar sonra yeniden ve ayrıntılı olarak neden gündeme geldi?

Yine Metin Topuz anlattığı için. Savcılık bu geziyle ilgili bir kez daha Topuz’un ifadesini aldı, Topuz da gezinin ayrıntılarını anlattı ve resmi programını savcılığa sundu. Yani ortada saklanan veya ifşa olan bir bilgi yok.

İkinci mesele Metin Topuz’la ilgili genel olarak yapılan bir hatadan kaynaklanıyor. Eğer bu gezi suçsa ya da burada bir suç işlendiyse suçlanacak kişi, 24 yıldır İstanbul’daki Amerikan Narkotik Bürosu DEA için irtibat görevlisi olarak çalışan, bu gezideki sıfatıyla “Dedektif Tercümanı” Topuz değil, esas olarak onun tercüman olarak hizmet verdiği, bu geziyi organize eden DEA görevlisi James Long olmalı.

Long hala ABD’de DEA için çalışıyor. İlginç bir şekilde haberlerde Amerikalı DEA görevlisinin soyadı saklanarak verilmiş.

Topuz’un ifadesinde sansüre uğrayan sadece DEA görevlisinin soyadı da değil, ifadesine bu geziyi neden yaptıklarını anlattığı cümleler de haberlerde ya yok olmuş ya sansürlenmiş.

Halbuki Topuz “İlk ifademde belirttiğim gibi, Tamer Ergüven’in araç kaçakçılığına ilişkin yürütülen soruşturma kapsamında” bu gezinin yapıldığını anlatarak başlamış ifadesine.

Tamer Ergüven adı gazetelerde bir ara İstanbul sokaklarını kaplayan, ünlülerin bayıldığı Hummer araçlarla ilgili davayla anılmıştı. ABD’de şirketleri olan Ergüven çifti, Irak işgali sırasında ABD ordusunun kullandığı 150 Hummer aracı, gümrüklerden Türkiye’ye değerlerinin altında fatura ederek sokup, sattıkları anlaşılmış, pek çok ünlünün aracına el konulmuştu. 2009’da araçlar geri iade edilmiş, sonra tekrar dava açılmıştı. İnternete bakılırsa 2014 yılında bile bu davalar sürmekteydi.

Yani ortada bir uluslararası kaçakçılık soruşturması vardı, şirketin bulunduğu ve araçların ordusuna ait olduğu ABD’deki savcılarının bu soruşturmayla ilgileniyor olması gayet mümkün görünüyor.

http://www.gazetevatan.com/-hummer-lar-kurtuldu-255836-ekonomi/

Topuz, savcılık ifadesinde gezi sırasında Washington ve New York’ta görüştükleri isimleri ve görevlerini, hatta ziyaret sırasında kaldıkları otelleri bile anlatmış. Washington’da ve New York’ta, Türk polisleri görüştürdükleri savcılar (Daniel Grooms ve Michael Ferrara) benzer uluslararası kaçakçılık ve uyuşturucu davalarına bakan, DEA ile yakın çalışan savcılar. Washington’da ve New York’ta ayrıca DEA merkezini ziyaret edip oradaki isimlerle de görüşmüşler. Görüştükleri isimlerin hiçbirinin Zarrab davasıyla bir ilgileri olmamış. Hali hazırda görünen New York’taki Zarrab davasında da soruşturmanın 2012’de başladığıyla ilgili herhangi bir iz ya da delil de mevcut değil.

***

Topuz’un bu davayla ilişkisi hakkında çıkan ikinci iddia ve ciddi haber ise polisin Topuz’u tutuklarken el koyduğu, elçilik adına kayıtlı cep telefonunun Whatsapp kayıtlarındaki bir görüşme.

http://www.hurriyet.com.tr/abdnin-istedigi-telefon-cozuldu-40624036

Görüşme, Reza Zarrab’ın Miami’de tutuklanma haberi Türk medyasında çıktığı gecenin sabahında yapılmış. Hürriyet’te gece çıkan tutuklanma haberinden 8.30 saat sonra sabah 8.30’da Topuz ‘Reza Zarrab’ başlığı ile bir grup açmış. Ve gruba ABD konsolosluk görevlilerinden en az birinin katıldığını öğreniyoruz haberden. Topuz gruba Hürriyet’te çıkan haberi İngilizce olarak yazmış.

Metin Topuz: Hürriyet gazetesine göre, Reza Zarrab, Miami’de tutuklanmış. Suçlama; Amerikan devletinin İran’a uyguladığı ekonomik ambargoyu delme, banka dolandırıcılığı, para aklama. Türkiye’de bulunan şirketleri de (gazetede listelenen) soruşturma altında.
Metin Topuz: Umarım Obama savcıyı suçlamaz.

Yarım saat sonra gruptaki ABD’li diplomat K. Bu habere cevap yazmış.

-Wow Zarrab... FBI mı, DEA dosyası mı ? Söylediler mi?

Konuşmanın buraya kadar olan kısmından öğrendiğimiz şu. Metin Topuz, Zarrab’ın ABD’de tutuklanma haberini Hürriyet’ten öğrenmiş. Haberin çıktığı gece değil, 9 saat sonra, acil toplantı yaparak, bizzat gidip görüşerek değil, bir Whatsapp grup kurarak konsolosluktaki ,herhalde amirlerini, İngilizce olarak bilgilendirmiş.

Konsoloslukta bilgi verdiği Amerikalı görevlinin de onun bu bilgilendirmesi sayesinde Zarrab’ın tutuklandığını öğrendiğini anlıyoruz bu görüşmeden. Ayrıca Metin Topuz’un muhalif fikirleri olan bir TC vatandaşı olduğu da anlaşılabilir.

O halde; ya çaktırmamak için böyle fake bir konuşma yapmışlar aralarında, ya da Zarrab’ın gidişi ve tutuklanmasıyla ilgili önceden bilgi sahibi değillermiş

Konuşmanın devamına bakalım:

Metin Topuz: FBI...

ABD’li diplomat K: Adamım. Büyük vuruş...
Metin Topuz: FBI’a Türkiye’de iyi şanslar diliyorum. Türkiye’deki şirketleri hakkında bilgi almaya çalışacaklar.
ABD’li diplomat K: Hahahahaha yeah. Politik bağlantıları nedeniyle eğlenceli olmayacağına eminim. Dubai ayağının olduğuna eminim. Hatta orada daha iyi şans.

Metin Topuz: O İranlı. Çok yakında konuşmaya başlayacak.
ABD’li diplomat K: İnşallah.

***

Bu kısımdan öğrendiklerimiz; Soruşturmayı FBI’nın mı DEA’nın mı yaptığını tam olarak bilmedikleri. “Türkiye’deki FBI görevlilerin başı yandı” anlamında esprilere bakılırsa FBI değil, muhtemelen gruptakilerin DEA çalışanları oldukları. Ve çok açık ki bu tutuklanmadan memnun oldukları.

En şüphe çeken cümle Topuz’un “O İranlı, yakında konuşmaya başlayacak” tahmini. Tahmin diyebiliriz çünkü Zarrab’ın tutuklandığını bile Türk gazetelerden öğrenen biri bunu yedi ay önceden bilmesi fazla iddialı olurdu. Eğer, ABD’li konsolosluk görevlileri, Zarrab’ın ABD’ye gittiğini, tutuklanacağını ve itirafçı olacağını önceden bilselerdi herhalde bu önemli ve gizli bir operasyonla ilgili Whatsapp’ta böyle konuşmalar yapmaz, inşallah (güzel çeviri) demezlerdi.

Ayrıca, Zarrab ABD’ye anlaşmalı gittiyse ve Topuz da bunu biliyorsa, bütün bunlardan habersiz Zarrab’a avukat tutan, ABD’li yetkililerle görüşmelerinde durumunu gündeme getiren, ABD’ye sağlığıyla ilgili iki nota veren hükümet bundan habersiz miydi” sorusu akla gelir. En azından ekim ayında tutuklanan Topuz’un telefonları ve evrakları üzerinden bundan haberdar olmaları ve Zarrab için nota vermemeleri gerekirdi diye düşünülebilir.

Tabii bunların hepsi akıl yürütmekten fazlası değil.

Davayla FETÖ arasındaki ilişkiye gösterilen en ciddi delile geldik.

Davanın hakimi Richard Berman’ın 8-9 Mayıs 2014 tarihinde İstanbul’daki Four Seasons Bosphorus otelinde düzenlenen Adalet ve Hukuk Devleti Sempozyumu’na katılmış olması.

Bu sempozyumun iki düzenleyicisi vardı. BM’nin bir inisiyatifi olan Global Compact’ın Türkiye ofisi ve Yücel Karkın Küçük (YKK) adlı bir avukatlık bürosu. Bu avukatlık bürosu FETÖ bağlantılı bir büroydu ve 15 Temmuz’dan sonra basıldı ve firar etmemiş avukatlar gözaltına alındı.

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/tolga-tanis/zarrab-davasi-ve-gulenciler-40103985

Sempozyumun Mayıs 2014’te yapılması tabii ki rastlantı değildi, tam olarak 17/ 25 Aralık operasyonlarından sonra hukuk devleti eleştirilerini dillendirmek için düzenlenmişti çünkü. Sempozyumda da sık sık bu operasyonlardan bahsedildi.

Ama uluslararası bir sempozyumdu bu. Herhalde FETÖ’nün becerileri hanesine yazılacak türden yurtdışından çok üst düzey bir katılım sağlanmıştı.

Berman sempozyumda “Bağımsız ve Etkin Yargı” konulu bir paneli moderatör olarak yönetmişti. Panelin konuşmacıları; Brezilya’dan BM Özel Raportörü Gabriela Knaul, AİHM yargıcı Işıl Karakaş, eski Romanya Anayasa Mahkemesi Başkanı Lucian Mihai ve Almanya’dan yargıç Thomas Guddat’tı.

ABD’den Yale, Harvard’dan üç hukuk profesörü ve Vermont Savcısı ile birlikte bu sempozyuma katılan Yargıç Berman bununla kalmayıp bir de Today’s Zaman gazetesine röportaj vermiş ve şöyle demişti: “17 Aralık’ta yargının bağımsızlığına meydan okuduğu için Türkiye’de hukukun üstünlüğü saldırı altındadır...17 Aralık soruşturmasına müdahale edildi, Erdoğan’ın verdiği mesajlar Türk toplumunu olumsuz etkiliyor”.

Hakim Berman’ın bu katılımı ve sözleri, Zarrab davasına hakim olarak atanmasına ihsas-ı rey ve tarafsızlıktan itiraz edilmesine haklı bir sebep olabilirdi.

Peki, neden hala kürsüde?

Çünkü, 26 Nisan 2016’da davanın daha ilk celsesinde, henüz Zarrab sanıkken ve savcılık koltuğunda Preet Bharara otururken Hakim Berman, kürsüye çıkıp, sözlerine bu sempozyuma katıldığını, nasıl katıldığını, neler söylediğini anlatarak başladı.

Bizzat kendisi anlattı, konuşmasının dökümünü dağıttı ve “Benim bu sempozyuma katılımım, Sayın Zarrab’ın âdil ve tarafsız bir yargılamaya tabi olmasını, benim bu davaya âdil ve tarafsız bir biçimde başkanlık etmemi etkilemez” diyerek avukatlara ve Zarrab’a kendi tarafsızlığının konuşulacağı bir ön duruşma isteyip istemediklerini sordu.

Henüz o sırada sanık pozisyonunda olan ve Türkiye’nin savunmasına destek verdiği Zarrab’ın avukatı Benjamin Brafman söz aldı. ‘Bundan haberdar olduklarını, ilk duruşmada bunu bizzat hakimin anlatacağını düşündüğünü söyledi, kendisini yanıltmadığı’ için Hakim Berman’a teşekkür etti. Müvekkili Zarrab’la da konuştuklarını söyleyerek ekledi: “Bu mahkemeye çok büyük bir saygı duyuyorum. Ve tecrübelerim burada şunu da eklememi sağlıyor; siz gerçekten adil ve tarafsız bir hakimsiniz, bu açıklamayı bize yaptığınız için minnettarız.” Yani Reza Zarrab’ın avukatları Hakim Berman’a karşı ihsas-ı rey ya da tarafsızlıktan itiraz etmediler, dava da böylece başlamış oldu.

Muhtemelen ABD’de çok tanınmış, ünlü davalara bakan tecrübeli bir hakim olan Berman’a güvendikleri ya da ilk günden sorun çıkaran taraf olmadıkları için böyle yaptılar. O yüzden hakim Berman üzerinden FETÖ bağlantısı kurmanın artık pek bir anlamı yok.

(Bu arada avukat Benjamin Brafman, Zarrab’ın savcılıkla anlaşmasından sonra davayı bıraktı ve cinsel taciz suçlamaları altındaki Hollywood yapımcısı Harwey Weinstein’in avukatlığını üstlendi. Tutulan avukatların şöhreti hakkında da bir fikir veriyor bu.)

Tabii son olarak davanın görevden alınan savcısı Preet Bharara üzerinden FETÖ ile kurulan ilişkiler var.

Önce Hint asıllı Bharara’nın ABD’nin en ünlü savcılarından biri olduğunu hatırlamakta fayda var.

2009’da göreve başladığı New York’ta 25 farklı ülkeden silah ve uyuşturucu kaçakçılarını ABD’ye getirip hakim karşısına çıkararak adını duyuran savcı, esas şöhretini ise Wall Street’teki bankalara ve bankacılara yönelik başlattığı soruşturmalarla duyurmuştu. Bu yüzden 2012 yılında Time dergisinin kapağına kadar çıktı. Bu dava için seçilmesi de rastlantı değil, çünkü 2014 yılında İran ambargolarını delmekten Fransızların büyük bankası BNP Paribas’a dava açmış ve bankanın 9 milyar dolar gibi tarihi bir ceza ödemesine sebep olmuştu.

Yani karşımızda bu alanda tanınmış ve epey hırslı bir savcı bulunuyor.

FETÖ ile bağlantısı hakkında yazılanların ilk sırasında, Bharara’nın 2009’da New York’a savcı olarak seçilmesinden önce hukuk danışmanlığını yaptığı Demokrat Senatör Chuck Schumer’in FETÖ ile yakın ilişkileri var. Schumer, FETÖ’yle bağlantılı yapılardan bağış almış, toplantılarına katılmış bir isim. Bu ilişki, Savcı Bharara’nın, 17/25 Aralık soruşturmalarındaki FETÖ bağlantısını neden görmezden gelip, onların malzeme ve tezlerini kullanmaktan imtina etmediğini açıklayabilir.

Listenin ikinci sırasında Bharara’nın Zarrab hakkında hazırladığı iddianamede 17/25 Aralık’ın savcılık fezlekesinin İngilizcesini aynen kullanması var. Bu fezlekeyi Can Dündar’ın sitesinde keşfedip indirip, davasında kullandığını biliyoruz. Bu işleri yaparken ABD’de çok aktif olan FETÖ mensupları tarafından bilgilendirilmiş olması da yüksek bir ihtimaldir.

Ve son olarak listesine Mart 2017’de Trump tarafından görevden alınmasından sonra sosyal medyada FETÖ’cü hesapların 17/25 soruşturmalarını yapan polislerin ailelerine yönelik gözaltılarla ilgili tweetleri paylaşması eklenebilir.

Aslında Bhrara’nın görevden alınmasının sebebi Zarrab soruşturması değildi. FBI Başkanı James Comey’le yakınlığı nedeniyle, başkanın aleyhine bir dava açmasından korkuluyordu, Trump’ın sık sık telefonla savcıyı aradığı, savcının ise başkanla iletişime girmeyi reddetmesi görevden alınmasında etkili olmuştu.

Tabii, Trump’ın o telefonlarından bazılarının sebebinin Türkiye’nin Zarrab davasıyla ilgili baskıları olabilir.

Ama savcının o telefonları açmamasının esas sebebi ise sıkı bir Demokrat Partili olması. Bundan sonraki kariyerinde karşımıza New York’tan bir demokrat aday olarak çıkması oldukça muhtemel. Bu yola girmişi biri için, ABD’de demokrat çevrelerde çok satan Türkiye ve Erdoğan karşıtlığı bulunmaz bir malzeme. Bu yüzden FETÖ’ye de Amerikan medyası ve kanaat önderlerine hakim bir bakışla bakıyor. Bu bakışın FETÖ’nün tezlerine yakın bir bakış olduğu açık. Ama yine de bunların hiçbiri onu FETÖ’cü yapmıyor.

Biraz uzattık. New York’taki Zarrab davası ile FETÖ ilişkisine dair bugüne kadar gazetelerde çıkan bütün haberler aslında 11 Aralık 2017 günkü duruşma itibarıyla tuzla buz oldu denebilir.

Çünkü, davada kullanılan ve 17/25 Aralık soruşturmalarına ait, internette bile tamamı bulunamayacak tam takım 3000 tapeyi Amerikalılara veren isim tanık sandalyesine çıktı ve nasıl yaptığını bizzat kendisi anlattı.

Hüseyin Korkmaz, 17/25 Aralık operasyonları sırasında İstanbul Emniyeti Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü Nitelikli Dolandırıcılık Büro Amirliğinde Ekip Amiri’ydi.

Polislerin kendi aralarındaki Spark programında 17 Aralık öncesi “nefes aldırmayacağız onlara” “kabineyi toparlayacağız burada” diye heyecanlı notlar yazmış, bir gizli tanık ifadesine göre emrindeki polisler fezlekelere Erdoğan için ‘Dönemin Başbakanı’ şeklinde yazdığında bunu memnuniyetle karşılamış, gözaltına alınırken zero tshirti giyip, “Kral çıplak, hırsızdan korksak polis olmazdık be” diye bağırmış şahin bir FETÖ’cü polis var karşımızda. Kendisi mahkemede FETÖ’cü olduğunu inkar ederek mahkeme salonundaki saf Amerikalıları kandırsa da Bylock’u, kullandığı jargonu, hatta tanışma hikayeleri pek ikna edici olmayan Koreli eşiyle salondaki Türk izleyiciler kandırabilmesi zor.

Peki Korkmaz, nasıl olmuştu da 17 ay sonra 9 Şubat 2016 günü tahliye edilmişti?

Korkmaz, 25 Aralık dosyasından yargılanmaktaydı. (Neden 17/25 Aralık değil de 25 Aralık olarak ayrı bir dava açılmıştı sorusu akla gelebilir. Çünkü hukuken 17 Aralık’a verilen tepkiye bir cevap olarak alelacele hazırlanan 25 Aralık dosyasında delil toplama ve dinlemeler açısından daha fazla hukuksuzluk vardı ve doğduran Başbakan’ı hedef aldığı için de darbe suçuna sokulabilecek bir dosyaydı, o yüzden dava oradan açılmıştı.)

Korkmaz ve diğer sanıklar bu davada savunmalarını “Ben 17 Aralık soruşturmasında görev aldım, 25 Aralık’la ilgim yok” üzerine kurdular. Halbuki iddianamede savcılık Korkmaz’ın bu savunması için şöyle yazmıştı: “Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü görüntülerinde de açıkça görüleceği üzere hükûmete yönelik olan kamuoyunda 17 ve 25 Aralık Soruşturmalarını yürütenlerin aynı odada çalışarak bilgi ve belgeleri aynı doğrultuda hazırladıkları tespit edilmiştir.”

Yani aslında 17/25 Aralık aynı kişiler tarafından hazırlanan ama hukuk önünde iki ayrı dosyaydı. O yüzden Şubat 2016’da tahliye olurken “Benim 25 Aralık dosyasında tek imzam yok” diyerek kendini savunan Korkmaz, New York’ta karşımıza 17 Aralık dosyasının uzman tanığı olarak çıktı.

Bu arada Korkmaz’ın Şubat 2016’daki tahliye kararına mahkeme heyetindeki bir hakim şerh koymuştu. Hakim Hacı İbrahim Gözükara, “dosyada değişen bir delil yok neden tahliye veriliyor” diye özetlenecek bir şerh yazmıştı.

https://www.sabah.com.tr/gundem/2016/02/10/skandal-tahliyeye-hakimin-flas-itirazi

Baktığı davalarda ilk celsede verdiği kararlarla adı “Jet Hakim”e çıkmış olan Hakim Gözükara, belki Türkiye’yi bugün New York’taki duruşmada yaşananlardan kurtaracak o şerhine rağmen, Temmuz 2017 kararnamesiyle ilginç bir şekilde İstanbul’dan Urfa’ya gönderildi.

Peki Hüseyin Korkmaz New York’taki mahkemede ne anlattı?

17/25 Aralık’ın tüm tapeleri ve dökümanlarıyla birlikte, Güney Koreli eşi ve çocuğunu yanına alıp, 15 Temmuz darbesinin ardından Ağustos 2016’da yurtdışına çıktığını söyledi. Yurtdışı çıkış yasağı olduğu ve pasaportuna el konulduğu için bir kaçakçılığıyla anlaşıp ülkeden karayoluyla kaçmış. Neden kaçtığını da “Türkiye’de işkence olduğu, hukuk olmadığı” gibi gerekçelere dayandırıp, “güzel ülkesi”nden koparıldığı için gözyaşları döktü.

İlk girdiği ülkeden pasaport temin edemediğini, başka bir ülkeye geçtiğini ve orada da pasaport alamadığı için üçüncü bir ülkeye gittiğini anlatan Korkmaz, gittiği üçüncü ülkedeki hukuki boşluktan yararlanarak kendi adına düzenlenmemiş bir pasaport edindiğini söyledi.

Burada biraz duralım ve arşivden bir habere bakalım. Korkmaz’ın tahliyesinden bir hafta sonra çıkan bir Yeni Şafak haberinde Korkmaz’ın tahliye olur olmaz firar ettiği yazılı.

http://www.yenisafak.com/gundem/vandaki-paralelleri-tahliye-etti-sira-istanbulda-2413240

Tabii New York’taki mahkemede işini yapan masum bir polis rolünü oynarken, tahliye edildikten sonra ülkeden kaçtığını söylemek yerine, darbeden sonra Türkiye’den kaçmak zorunda kaldığını anlatmanın daha etkileyici durduğu kesin.

Sadece bir tahmin, eşi Güney Koreli olduğu için, “hukuki boşluktan pasaport edindiği” ülkenin Güney Kore olma ihtimali de yüksek.

(Eğer söylediği doğruysa, yani 17/25 Aralık davasında yargılanan, yurt dışı çıkış yasağı olan bir komiser darbeden sonra Ağustos 2016’da Türkiye’den kaçabilmişse, Adil Öksüz’ün kaçmama ihtimali herhalde çok düşük olmalı. Ayrıca bu davada Amerikalı savcılara tapeleri kimin verdiği üzerine onca tez yazılırken, akla ilk gelmesi gereken ülkeden firar etmiş bir 17 Aralık soruşturması komiserinin adının hiç geçmemiş olması güvenlik aklı konusunda çok iyi şeyler söylemiyor. Herhalde firari olduğu biliniyordu. )

Türkiye’den Ağustos 2016’da kaçtıktan sonra üç ülke dolaştığını, üçüncü ülkede pasaportunu aldıktan sonra FBI ile ilişki kurduğunu, elindeki dokümanları verme karşılığında, ABD’ye girmek üzerine bir anlaşma yaptığını, ailesiyle ABD’ye geldiğini, havalimanında dokümanları teslim ettiğini ve tanık programı kapsamında kendisine 50 bin dolar da ödeme yapıldığını da anlattı.

Bu anlattığı hikayeye göre, elindeki 17/25 Aralık belgelerinin ABD’lilerin ilgisini çekebileceğini düşünmesini sağlayan şey herhalde Reza Zarrab’ın Mart 2016’da ABD’de tutuklanması olmalı. Yani ABD’lilerle temasa geçtiği tarih bundan sonrası olabilir.

Yine Mayıs 2016’dan sonraki bir tarihten bahsediyor olmalıyız. Çünkü Mayıs 2016’da o günkü savcı Preet Bharara’nın hazırladığı iddianamede sadece Can Dündar’ın sitesinden indirdiğini söylediği 17/25 Aralık’ın savcılık fezlekesi vardı, tapelere hiç atıf yoktu.

https://docs.voanews.eu/tr-TR/2016/05/26/b542e363-2997-43db-899a-5a44d875e06b.pdf

Bütün bu tapeleri ABD’de FBI görevlilerine vermesi, bunların İngilizce’ye çevrilmesi, incelenmesi, kendi anlatımına göre bu inceleme sırasında 50 kez FBI yetkilileriyle toplanması gibi bilgiler düşünülürse bu malzemenin dava dosyasına girdiği tarihler Reza Zarrab’ın da kafasının karıştığı tarihlere denk gelebilir. Yine bir tahmin, Zarrab, bu tapeleri dosyada görünce kurtulmak için tanıklığa geçmiş olabilir.

Peki, 17/25 Aralık soruşturmalarıyla, ABD’nin Türkiye’nin İran ambargosunu delmesiyle ilgili yürüttüğü baskılar arasında bir ilişki var mıydı?

Bu önemli soruya da mahkemede tanık olan dönemin iki üst düzey Amerikalı yetkilisi önemli cevaplar verdi.

Önce hatırlamakta fayda var.

ABD’lilerin 2009’dan bu yana Türkiye’yi ve Halkbank’ı İran ambargoları konusunda uyardığını biliyoruz.

2009 yılından 2013’e kadar ABD Hazine Bakanlığı Terörizm ve Mali İstihbarat Dairesi eski müsteşarı David Cohen ve eski OFAC (Yabancı Varlıkları Kontrol Ofisi) yöneticisi Adam Szubin defalarca Türkiye’ye geldiler, aralarında Halkbank yöneticilerinin de olduğu banka yöneticileriyle ve bakanlarla bir araya gelip, ambargoların uygulanması konusunda uyarılar yaptılar.

Her iki isim geçen hafta New York’taki mahkemede tanık olarak soruları cevapladı ve bu görüşmeleri anlattılar.

Bu görüşmelerle ilgili çeşitli dokümanlar, yazışmalar da dava dosyasına delil olarak girdi.

Ama şu ana kadar verilen ifadelerden ve delillerden anlaşıldığına göre bu görüşmelerde Halkbank, İran’a altın ticareti, ambargoların delinmesi başlıklıları konuşulurken Reza Zarrab’ın adı geçmedi.

Örneğin bir önceki yazıda bahsettiğimiz dönemin ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’ın Kasım 2012’de Meclis’te bir soruya cevap olarak İran’la altın ticaretini ilk kez resmen doğrulaması üzerine Cohen, dönemin Halkbank müdürü Süleyman Aslan’a bir mektup yazdı. Mektupta Cohen özetle ‘Babacan’ın bahsettiği ticaretin kendilerine verilen sözlere rağmen hala devam etmesinden duydukları rahatsızlığı’ dile getirdi ama mektupta bu işin esas aktörü olan Zarrab’ın adı hiç geçmemişti.

https://www.courthousenews.com/former-treasury-leader-slams-ex-erdogan-deputy-on-sanctions/

Cohen’in Türkiye’ye yaptığı ziyaretlerden biri 17 Aralık soruşturması günlerine rastlamıştı. Tuhaf bir tesadüf. Cohen ifadesinde, “dört saat İstanbul’un korkunç trafiğinde kaldığını, görüşmek için geldiği Süleyman Aslan’la gözaltında olduğu için görüşemediğini, Zarrab hakkında bulabildiği kadar bilgi toplamaya çalıştığını, soyadını telaffuz edemediği (Ali Fuat Taşkesenlioğlu olmalı) yeni genel müdürle bir araya geldiğini ve Zarrab konusunda endişelerini bildirdiğini” anlattı.

CIA’nin iki numaralı koltuğunda oturmuş bir ismin, kendisi için çok da kritik olmayan bir konuda, yalan söyleyerek suç işlemeyeceğini düşünürsek, bu ifadeden Cohen’ın Zarrab’ın adını 17/25 Aralık sonrasında duyduğunu anlıyoruz.

Halkbank ve İran ambargoları meselesiyle ilgili defalarca Türkiye’ye gelip görüşmeler yapmış bir başka isim olan eski OFAC (Yabancı Varlıkları Kontrol Ofisi) yöneticisi Adam Szubin’in ifadesindeki bilgiler biraz daha karışık.

Zarrab’ın adının 2013 yılından itibaren OFAC’ın radarlarına takıldığını, “kırmızı bayrak” haline geldiğini ifadesine söyledi ama bu 2013’ün 17 Aralık sonrasında mı olup olmadığı netleşmedi. Doğrudan Atilla’nın avukatlarının sorduğu “Zarrab adını ilk ne zaman duydunuz” sorusuna ise “mahkemede açıklamaya yetkili olmadığı bilgiler üzerinden duyduğunu” söyleyerek cevap verdi. Ama “Zarrab’ın Halkbank’ın müşterisi olduğunu anlamış mıydınız” sorusuna “Hatırlamıyorum”, “Zarrab konusunda Halkbank’ı uyardınız mı” sorusuna da “Uyarmadık” diye cevap verdi. Halbuki aynı ifadede Atilla’yı altın ticareti konusunda özel olarak uyardığını ayrıntılarıyla hatırlamıştı.

Bu cevaplar Amerikalı hazinecilerin Zarrab konusunda 17/25 Aralık operasyonlarından önce çok fazla bir şey bilmediklerini, yani işlerini de çok iyi yapmadıklarını gösteriyor.

Hatta yine Cohen’in ifadesinden öğreniyoruz ki 10 Ekim 2014’te New York’ta Hakan Atilla ile yaptığı bir görüşmede Atilla’nın Cohen’e, “Zarrab’ı yaptırım listesine aldınız mı almadınız mı?” sorusuna Cohen “Hayır. Şuan değil ama gelecekteki adımlarımızı açıklamam mümkün değil” diyerek cevap vermiş.

Bu cevaptan, ortaya çıkan onca bilgiye rağmen Ekim 2014’te bile Zarrab hakkında ABD’de bir soruşturma olmadığı sonucuna varılabilir.

Bunu teyit eden bir bilgi, Zarrab’ın İranlı liderlere ambargoyu delmek için yazdığı 2011 tarihli mektuplardan ancak 2015’de Zarrab’ın emalini FBI hackleyince haberdar olmuş olmaları. Yani Zarrab’la ilgili ABD’deki esas soruşturma 2015 yılında başlamış gözüküyor.

Yani bütün bu bilgileri özetlersek;

Davada ortaya çıkan tanıklıklar şu an kadar bildiklerimiz düşünüldüğünde 17/25 Aralık operasyonlarının başlamasında ABD’nin rolünü gösteren bir delil henüz ortaya çıkmış değil. O yüzden Zarrab’la ilgili tüyo verdikleri, FETÖ’cüleri harekete geçirdiklerini de söyleyemeyiz. Bu davaların arkasındaki akıl eldeki bilgilere göre FETÖ’nüm kendisi.

Resmi hikayeye göre 2011 yılında bir Rusya’ya para kaçırma olayına Zarrab’ın şoförünün adının da karışmasıyla başlayan soruşturmalarda, FETÖ zamanı gelince kullanmak üzere hükümet aleyhine malzemelere ulaşmıştı. Pek çok kez suç üst yapma ihtimalleri varken, uzun yıllar sadece takipte kalmış, dosya biriktirmiş ve dershane tartışmalarıyla ipler kopunca da depodaki bu dosyaları çıkarmışlardı. İran ambargosunu delen birini bu soruşturmanın merkezine koyarak ABD’ye hoş görünmek istemiş olma ihtimalleri tabii ki hayli yüksek bir ihtimal. http://www.hurriyet.com.tr/her-seyi-bu-fotograf-mi-baslatti-25389795

Mahkemedeki ifadelerden Amerikalı hazinecilerin sürekli görüştükleri Halkbank yetkililerinin kendilerine verdikleri “ambargoyu delmiyoruz” garantilerine bir şekilde güvendikleri, o yüzden meseleyi Avrupalı bankalara yaptıkları gibi hukuki zemine taşımadıkları da anlaşılıyor.

Mahkemeye delil olarak sunulan Atilla’nın Szubin’e gönderdiği 10 Haziran 2013 tarihi bir emailde, Halkbank'ın yaptırımlara uyduğuna dair Amerikalılara güvence verdiği görülüyor. Szubin de ifadesinde “Zarrab’ın itiraflarıyla altın satışının o tarihlerde de sürdüğünü öğrendiklerini” söyleyerek aslında bu güveni de göstermiş oldu. Bu yüzden iddianamede Atilla’ya yöneltilen en ciddi suçlama da Amerikalı yetkililere yanlış bilgi vermek.

Geçen yazıda 2013’ün mayıs ayında ABD Senatosu’nın Dış İlişkiler Komitesi’nin sorularını yanıtlayan David Cohen’ın bir soru üzerine Türkiye’den İran’a gaz karşılığı altın gitmeye devam ettiği konusunda şüphesi olmadığını söylediğini yazmıştık. Dikkatli bir okurun düzeltmesi sayesinde bunun eksik ve yanlış bir çeviri olduğunu farkettim. Çünkü devamında Cohen “bu hareketin büyük ölçüde "riyalin değer kaybına karşı altın satın alan İran vatandaşlarından kaynaklandığını, ambargonun başarılı olduğunu ve kısaca böyle bir hareket görmediklerini" anlatmış. Gerçekten de CIA’nin iki numaralı koltuğunu hakkedecek bir performans!

https://www.gpo.gov/fdsys/pkg/CHRG-113hhrg80940/html/CHRG-113hhrg80940.htm)

Yani sonuç olarak şunları söylemek mümkün; eğer Zarrab, 17/25 Aralık’tan sonra İran’a altın ihracatı işlerinden çekilseydi, o ihracat rekortmeni ödülünü alacak işler yapmasaydı, Türkiye ile ABD arasında ilişkiler, karşılıklı insan tutuklama seviyesine gelmeseydi (Örneğin Türkiye, Amerikan yönetimine Kudüs kararını verdiren evanjelik bir rahibi darbeden tutuklamamış olsaydı) ve tabii Türkiye’den ümidi kesmiş, en maksimum zararı vermeye odaklanmış FETÖ bilgi ve belgeleriyle Amerikalıları beslemeseydi (ki mahkemede tanık sırasında Halkbank-İran altın ticareti üzerine resmi bir rapor yazmış eski Hazine murakıbı firari FETÖ’cü Osman Zeki Canıtez de var) ortada böyle bir dava olmazdı. Mesele iki ülke arasında çözülebilirdi.

Belki davanın en büyük mağduru olan ve dünkü duruşmada gözyaşlarını tutamayan Hakan Atilla da bugün haksız bir şekilde sanık sandalyesinde oturmazdı.

 

HABERE YORUM KAT