Zaman hükmünü icra ederken, günlük gelişmeler arasında..

08.11.2012 23:12

Selahaddin E. Çakırgil

 secakirgil@yahoo.com

Obama’nın kazanması.. 

Mitt Romney gibi, hemen bütün çalışma arkadaşları Bush’un ‘New.Con’ (Yeni Muhafazakâr) lar’ denilen ve genelde ise, siyonizmin ve İsrail’in Amerika’daki güçlü lobisinin seçkinleri olarak nitelenen  kadrosunun işbaşı yapamaması açısından, Obama’nın seçilmiş olması tercih edilebilecek bir şık olarak duruyordu.. Çünkü, ’New. Con’lar, Bush döneminin siyasetine dönmek için pusuda leş kargaları gibi beklemekteydiler..

Ama iştahları kursaklarında kaldı.. Yine de, ’Obama kazandı, İsrail kaybetti..’ gibi sevinç çığlıkları da yersizdir.. Çünkü, Obama’nın Başkan Yardımcısı olan Joe Biden, amerika’daki siyonist yahudi lobisinin Amerikan Kongresi’ndeki en güvendiği siyasetçilerdendir; onyıllardır..

Sonuç belli olur olmaz, Romney’nin Obama’yı telefonla arayarak kutlaması ve sonra yaptığı konuşmada da, ülkenin birliğinin korunmasının önemli olduğunu vurgulaması ve Obama’nın da, Romney’nin de ülkenin iyiliği için çalıştığını belirtmesi ilk planda ders alınacak bir durum gibi gözükse de, doygunluğun, rahatın, sömürmenin, maddî zenginliğin zirvesine ulaşmış bir toplumum düzeninde, gerilimli bir mücadele esasen olamazdı.. Onları, bir de Birleşik Devletler dağılma sürecine girsin de, o zaman görelim. Bakalım o zaman da, böyle mülayim siyasetler mi oluşturulur; yoksa, 1860-63’lerdeki gibi korkunç bir iç-savaş mı patlar..

Obama’nın seçim zaferi konuşmasında ’Biz Amerika Birleşik Devletleri’yiz ve sonsuza kadar da öyle olacağız..’  iddiası, insana, Sovyetler Birliği  ve diğer rejimler ve devletler için söylenenleri de hatırlatıyor..

Onlardan nicelerinin bugün, yeller eser şimdi yerinde..

Darısı, sonu gelmez sanılan bütün şeytanî ve emperyalist güçlerin başına..

*

Lavrov’un da, Esed için artık, ’ümidsiz vak’a’ demesi ilginç..

Suriye’deki kanlı iş-savaşta, Baasçı Esed Diktatörlüğü rejiminin en ısrarlı destekçilerinden birisi olan Rusya’ın Dışbakanı Sergey Lavrov’un‚ ’Beşşar Esed’in yenilgiyi kabul ederek yönetimden çekilmesi için dünyada hiçbir güç tarafından ikna edilemeyeceğini öne sürmesi ve bu açıklamanın, İngiltere Başbakanı David Cameron’un, ’Suriye krizinin çözüme kavuşması için Esed ve ailesine İngiltere’ye sığınma ve can güvenliği teminatı verdiklerini’  söylemesinin ardından gelmesi, ilginç bir gelişme..

Henüz 1 Kasım günü, ’Esad'ın iktidarı bırakması halinde şiddet daha da artar..diyen Lavrov’un, şimdi, Rusya Dışişleri Bakanlığı’nın resmî sitesinde 8 Kasım günü yer alan açıklamasında, ’Suriye krizinde gelinen noktada hiçbir ülke, hiçbir güç Esed’e görevini bırakmaya ikna edemez. Akıl almaz gelebilir ama şimdi Esed’in kendisi de en azından muhalefet kadar krizden zaferle çıkmak istiyor. Taraflar  (Ya hep, ya hiç!) savaşına tutuşmuş durumda. Bu yüzden dünyada hiçbir güç Esad’ı görevini bırakmaya ikna edemez. Buradan trajik bir sonuç çıkıyor. Suriye’de kavgalı taraflar son damla kan akıtılana kadar savaşmayı göze almış durumda. Tabiî böyle bir savaşın ardından ne Esed, ne de muhalefet herhangi bir zafer elde edebilir. Harabeye dönen bir Suriye’den başka geriye hiçbir şey kalmaz.’  cümlelerinin yer alması dikkat çekici..

Esed’in  tutunduğu dala bakınız: ’Biz bölgede, sekularizmin, laikliğin son temsilcisiyiz!’

*

Bu gelişmeler olurken, Suriye diktatörünün de, ’başka bir yere gitmesi’ yönündeki teklifleri, tıpkı Gaddafî gibi reddetmesi ve dahası, Gaddafî’nin 15 yıl öncelerden beri yaptığı gibi, ’Ben, sekularizmin, laikliğini bölgedeki son kalesiyim..’ diye, şeytanî güçlere, emperyalistlere, ’Bizim kadrimizi biliniz!’ mesajı vermesi ilginç..

8 Kasım günü,  Russia Today'e konuşan ve onbinleri öldürmekten kana doymayan ve kendisi ölünceye de kadar da öldürmeye devam etmek kararlılığını sergileyen Esed, "Ben kukla değilim. Beni Batı yaratmadı ki, Batı'ya veya bir başka ülkeye gideyim. Ben Suriyeli'yim. Suriye'de doğdum. Suriye yaşayıp, Suriye'de öleceğim" ifadesini kullanıyordu..

Esed röportajda ayrıca, Suriye'ye olası bir dış müdahalenin bedelinin, dünyanın kaldıramayacağı boyutlarda olacağını iddia ediyor, "Suriye işgal edilirse, bunun domino etkisi Atlantik'ten Pasifik'e, tüm dünyada hissedilir... Biz istikrar ve sekülerizmin bölgedeki son kalesiyiz" diyor, "Batı'nın müdahalede bulunacağını sanmıyorum. Ama eğer böyle bir şey yaparlarsa, bir sonraki gelişmenin ne olacağını kimse bilemez" şeklinde konuşuyordu..

Suriye konusunda, hem, geleceğin yöneticilerinin İslamî eğilimli kadroların eline geçememesi için temkinli davranan, hem de Başkanlık Seçimi öncesinde, B. Amerika’yı yeni bir askerî müdahale ve savaşa sürüklememek dikkatinde bulunan Obama yönetiminin Suriye’deki kanlı tabloya aylardır çok fazla seyirci kalmasından sonra; seçimi yeniden kazanmasını takiben, konuya daha farklı müdahale edebileceği beklenirken; Rusya’nın, şimdi, Baasçı Esed rejiminin geleceği hakkında bir bakıma yelkenleri indirir tarzda konuşması ilginç..

Suriye’nin müslüman halkının iki yıla yakın zamandır giriftar olduğu bu kanlı iç-savaş sarmalından bir an önce ve en hayırlı şekilde kurtulması temennisiyle..

*

Bir ‘tartışılamaz kişi’yi hâlâ da temize çıkarma çabası..

M. Kemal üzerine tartışmalar, birilerini mayınlı tarladan geçirmek isteğiyle de olmalı, kemalistlerce gündemde tutulmaya çalışılıyor.. Halbuki, onun hakkında eleştiriyi bile hakaret sayıp, 5816 kanuna göre dava açılabilmesi durumu hâlâ da devam etmekte.. Gerçi, medyada, tv. ekranlarında biraz daha serbest bir tartışma imkanı var gibi, ama, bunlara bakıp, aynı sözleri birileri Anadolu’nun bir kasabasında tekrar edecek olsa, oradaki bir ‘uzatmalı çavuş’un hışımlı devlet olarak, hemen o insanların ensesine nasıl çökeceği, asla unutulmamalı..

Bu tartışmalar olurken, 40 yıldır müslüman camiada, ‘müslüman, milliyetçi ve  sağcı’ gibi nitelemelerle belli bir yeri olan Prof. Nevzat Yalçıntaş’ın, geçen yıllarda ortaya attığı uyduruk bir iddiayı tekrar gündeme getirmesi ve Suûdî rejiminin, Hz. Peygamber (S)’in türbesini yıkmak istediği ve amma, M. Kemal’in, bunu derhal tehdid dolu bir mektub göndererek önlediğini, 'Hz. Peygamber'in mezarının Suûdîler tarafından yıkılmasına Atatürk'ün engel olduğu' safsatasını yeniden gündeme getirmesi traji-komik bir durumdur..

M. Kemal, savaşlardan harab ve viran olarak çıkan bir ülkede, halkın hayatta kalabilmekten başka hiç bir derdinin olmadığı bir büyük buhran döneminde,  gelenek ve irticayla mücadele adı altında, halkın inancıyla, İslam’la emsali tarihte az görülmüş korkunç bir mücadeleye girdiği bir sırada, Yalçıntaş’ın iddiasına göre, 1930'larda Suûd rejiminin kralı İbn Suûd'a güya, ‘Peygamber’in türbesini yıkmaya kalkarsan ordumu tepene gönderirim..’ diye bir mektub göndermiş!.

Halbuki, Osmanlı’dan kalan askerî birliklerin bulunduğu Kerkûk ve Süleymaniye şehirlerini de içinde bulunduran Musul eyaletini bile, bir tehdid üzerine ingilizlere bırakan bir kişinin, Suriye ve Ürdün’de de, fransız ve ingiliz işgal güçlerinin bulunduğu coğrafyalardan Hicaz’a ordu nasıl gönderebileceğini düşünmek bile, o iddianın fiilen olabilirliğinin bulunmadığını anlamaya yeterdi..

Kaldı ki, bu konuda hiç bir tarihî belge ve delil de yokken..

Ama, bu gibi iddiaların ’Putlaştırılmaya karşıyız..’ diyerek yapılması ise, bir ayrı facia..  Sanki, kişileri putlaştıranlar başka bir şey yapıyorlarmış gibi..

Ki, Hürr. yazarlarından Yozdil, 4 Kasım 2012 tarihli yazısında, bu sahada ilginç bir sahneyi, matah bir şey gibi anlatıyordu.. Sabırla okumanızı tavsiye ederek, buyrunuz bir bölüm:

’(…) hiç duyulmamış, yaşanmış anekdotlardan oluşuyor. Sadece dün'ü değil, bugün'ü de anlatıyor. Duymadığımız ne olabilir ki derseniz, birini aktarayım isterseniz...

Bakırköy Belediyesi'nin yaptırdığı aile araştırmasında ortaya çıkıyor... Öğretmen, otistik çocuklara Atatürk'ü anlatıyor. Çocuklar dinliyor, evlerine gidiyor. Yedi yaşında bi öğrenci, o akşam, ertesi sabah asla su içmiyor, ağzına sürmüyor, ısrar ediyorlar, Atatürk diyor, gerisini izah edemiyor. Anne, çocuğunu okula götürüyor, vaziyeti anlatıyor. Anlaşılıyor ki, öbürleri de böyle... Meğer, öğretmen, Atatürk ölmedi, içimizde yaşıyor diyor, çocuklarımız da, Atatürk boğulmasın diye su içmiyor iyi mi... İnanın, yazarken bile nefesim kesiliyor. Öğretmen, çocukları tekrar topluyor, ağlaya ağlaya, Atatürk'ün çok iyi yüzme bildiğini, korkmalarına hiç gerek olmadığını anlatıyor, çocuklarımız ikna oluyor, tekrar su içmeye başlıyor.’

N. Yalçıntaş gibi, İslamî konulardaki bilgisi de bilinen bir kimse bile, resmî ideolojinin ikonlaştırılmış ismi için, öyle uyduruk hikayeleri gündeme getirirse; ’yozdil’ gibiler, onu böylesine çocuksu hikayelerlerle daha bir cilâlamasınlar?

*

*Türkiye’nin sorunu, tek adam arayışı

'Ben romanlarım nedeniyle hep,  intihar yazarı olarak tanımlandım’ diyen Adalet Ağaoğlu isimli yazarın, 5 Kasım 2012 günü, Hürriyet’te yayınlanan röportajında ilginç itiraflar ve tesbitler vardı..

‘27 Mayıs’ta devrimci kesildik ama onu yaşadıktan sonra bu sefer de onun anayasasına karşı yürümeye başladık. 68 başladı Fransa’da, bize akmaya başladı. Batı’da ne başlasa bize akar biliyorsunuz. 68 yürüyüşlerindeki gözlemlerimi (…) yazmaya karar vermiştim. Beni buna iten Cumhuriyet’in kültür ikileminin bizi ne kadar bölmek olduğunu görmekti. Biz üniversiteliler Ankara’da Mithatpaşa Caddesi’nde yürüyoruz. Yolun iki kenarında da kasketli adamlar bizi izliyor. Belli ki köyden gelmişler. İçimden dedim ki; ‘Onlardan bir kişi bile olsa inip kaldırımdan bize katılsa..’. Öyle de masum bakıyorlardı ki. Benim bu kültür ikilemini, Cumhuriyet’i ameliyat masasına yatırmam lâzım dedim. Bu ihtiyacı şiddetle hissettim.’

Bu röportajdan bir kaç paragraf daha:

-Kendi hayatınızın ikilemleri de var mıydı o ameliyat masasının üzerinde?

Senin söylediğin de doğru. Kendi hayatımın ikilemi de var. Ben bir ilçe çocuğuyum. İlkokulu Ankara’nın bir ilçesinde okudum. Onu da müsamere olarak romana koydum, o yeter. (…) o müsamerede bütün tabakaların çocukları var. Bürokratın da, askerin de, esnafın da, köylünün de... Eh Cumhuriyet ilkokulu herkes orada. (…)

-Ortalama bir Türkiye insanı hep mi muhafazakardı gerçekten, yoksa bazılarının iddia ettiği gibi son dönemde mi muhafazakârlaştı?

Bu toplumu yaratan insanlar, insanları böyle yapan o toplumun ideolojisi. İnsanlara da o açıdan bakmaya çalışıyorum. (…)

-Siz hep dindar kesimlere bakışınızda dramatik bir değişim olduğunu anlatırsınız. Dindar kesimler de kendi içinde değişmedi mi?

Babamın bir hafız olduğunu öğrenmekte bile geç kaldım. Bunu öğrenince de itiraf etmekte çekindim. İlkokuldan aşılanmama bakın yani. Batılılaşma adı altında muhafazakarları küçük görme bende de vardı. Eli tesbihli kimi görsem başımı çevirirdim, itiraf ediyorum size. İki kesim arasında karşılıklı inat var. Onlar örtündükçe, Batılılar açılıyor. Ona çok dikkat ettim. (…)

-Bazı dönüşümlere rağmen Cumhuriyet hâlâ dar mı bedene?

Bence Ergenekon’dan sonra ordu kendisiyle hesaplaşmayı öğrendi galiba. (…)

-Türkiye’nin temel sorunu ne?

Tek adam aranıyor devamlı, bu arayış çok baskın. Hep Atatürk aranıyor devamlı. Bu arayış, bir de milliyetçilik ve ulusalcılık bence pek olumlu bir yol değil.

-Cumhuriyet’in yüzüncü yılı için hükümetin hedefleri var. Sizin 2023’te bu ülke insanı için gönlünüzden geçen nedir?

(…) Türkiye’de bugün veba ve karnaval yaşanıyor. Çok zengin ve çok fakir arasındaki mesafe çok açık. (…). Şimdi isterdim ki size bunlarsız bir cevap vereyim. Yeni bir cevabım olsaydı. Şimdi belirsiz bir zamanı yaşıyoruz. Sadece Türkiye değil, bütün dünya bir belirsizlik dönemi yaşıyor..’

*

Evet, A. Ağaoğlu, bunları söylüyordu.. Ondan bir ay kadar önce, 27 Eylûl akşamı, HT’de yayınlanan  Söz Sende programına katılan  ve Türkiye'nin giderek muhafazakârlaştığını ve bu tablonun kendisini korkuttuğunu,  içkili mekan bulmanın zorlaştığını anlatan Ayşe Kulin de ’Türbanlılara kötü davrandık şimdi rövanş alıyorlar..’ diye günah çıkarıyor ve şöyle devam ediyordu, özetle:

Her zaman muhafazakârdık, ama giderek daha da muhafazakârlaşıyoruz. Bu beni korkutuyor. Şeriat gelmesinden falan korkmuyorum. Şeriatın gelmeyeceğine eminim. Ama muhafazakârlaşmak, değişime direnmek iyi bir şey değildir. Toplumların önünü kapatır. Ve erkek her zaman baskın çıkar. Mesela içki içmek iyi bir şey değil, ama hayatın bir parçasıdır. Kimileri dua ederek, kimileri de içki içerek sakinleşir. Sakarya'ya imza gününe gitmiştik. Çıktık, canım soğuk bira çekti. Kilometrelerce yürüdük içki içilebilecek tek bir meyhane bulamadık. Bu bir mahalle baskısıdır, korkutuyor. Biz başını kapayan kadınlara uzun yıllar saygı göstermedik, belki de bunları hakettik. Şimdi onlar rövanşlarını alıyorlar.

Ben her zaman bir hukuk devletinde yaşamanın özlemini çektim. (…) Bu ülkede yaşamaktan korkmuyorum, daha kötü zamanları da gördük. Ama bir türlü normalleşemiyoruz ve bu beni çok üzüyor. Hata üzerine hata yapıyoruz. Mesela 27 Mayıs bir hataydı. (…)’

*

PKK’nın TSK’yı hesaba çekmesi mi, sivillerin yargılaması mı?

4 yılı aşkın bir zamandır devam eden Ergenekon Yargılamaları sırasında, zamana zaman, ’gizli tanık’lar dinlenmekteydi..

Bu kişilerin kimlikleri elbette mahkemece biliniyor ve ’gizli tanıklık, bazı tanıkların, şahidlerin can güvenlikleri açısından tedbir olarak gerekli görülen bir yöntem..

Bu cümleden olmak üzere, uzun süredir (Deniz) kod adıyla ’gizli tanık’ olarak dinlenen kişilerden birisinin, 5 Kasım günü, ’Artık kimliğimi açıklayarak konuşmak istiyorum.’ demesi ve bu isteğinin kabul mahkemece kabul edilmesi üzerine, ortaya çıkan tablo şaşırtıcı ve şoke edici oldu. Çünkü, kimliği açıklanan kişi, bir zamanlar PKK’nın A. Öcalan’dan sonraki 2. no.lu ismi olarak bilinen ve sonra ondan ayrılıp Barzanî’ye sığınan ve ağır bir böbrek rahatsızlığı geçirirken orada yakalanıp Türkiye’ye getirilerek tedavi ve yargılanıp  müebbed (ömür boyu) hapse mahkum edilen Şemdin Sakık idi.

Şemdin Sakık, PKK’nın siyasî platformdaki uzantısı olan BDP’nin en hızlı ve hırçın siyasetçilerinden Muş m.vekili Sırrı Sakık’ın kardeşi olup, bu ikili arasında yıllardır husûmet derecesinde bir soğukluk olduğu da biliniyor.. Sakık, 7 Kasım günü, tanıklığında, kimliğini açıklamasının sebebini soran Prof. Y. Küçük’ün avukatına, ''Ergenekon, Balyoz ve KCK davaları sonrası Türkiye'de artık korkmayı gerektirecek bir durum yok. O yüzden açık tanık olmaya karar verdim..’ diye karşılık verirken, kardeşi Sırrı Sakık’ın ‘Dağa çıkanlar 'onuru için çıkıyorlar'  şeklindeki sözlerine de değiniyor ve 'Benim kan emici kardeşim öyle diyor. Ben de diyorum ki, çıkmayanlar onursuz mu?’ diye soruyordu..

Kendisinin (Yeşil) kod adıyla ünlü MİT ajanı Mahmud Yıldırım tarafından Türkiye’ye kaçırıldığını söyleyen Şemdin Sakık, “Öcalan’ın Şam’dan getirilmesi tamamen benim geliştirdiğim plan çerçevesinde oldu. Bunu söylerken ne kadar büyük bir risk aldığımı biliyorum. Ölüm riskini göze alarak açıklıyorum..’ diyordu.

Asıl önemlisi, (Deniz) kod adlı kişinin uzun zamandır yaptığı şahidliklerde, PKK ve TSK arasındaki tuhaf ilişkiler üzerine ilginç açıklamalar yapmasıydı..

Bu yüzden, kemalist-laik-solcu-ulusalcı denilen çevrelerde, ’TSK’nın terörle savaşan kahraman mensubları, nasıl olur da, PKK’nın teröristlerin tanıklığıyla suçlanır..’  ekseni etrafında bir tartışma başladı.. Bu durumu, 10 aydır tutuklu olan Genelkurmay eski Başkanı em. Org. İlker Başbuğ şiddetle kınarken, Millî Güvenlik Kurulu’nun eski Genel Sekreteri em. Org. Tuncer Kılınç’ın ise, Şemdin Sakık hakkında, ‘Uzaktan tanıdığım kadarıyla dürüst bir adam..’ diye niteleme yapması ilginçti.. TSK ile  PKK arasında 30 yıla yakın süre boyunca devam eden ve bir türlü sonuçlanamayan kanlı boğuşma devam ederken, ortaya çıkan bu acaib ilişkilerle, herkesten ziyade, müslüman halkımızın da hayretlere sürüklendiği tahmin edilebilir..

Kendisine terörist denilmesine de itiraz eden Şemdin Sakık, ’Ben terörün bitmesi için çabalıyorum. Yıllardır gençleri PKK’nın elinden kurtarmaya çalıştım. Abdullah Öcalan ile ilgili 2 kitap yazdım. Ben savaşçı doğmadım ki. Benim için ‘Nasıl oluyor da böylesi bir mahkemede Şemdin Sakık tanık olarak dinlenebiliyor?’ deniliyor. Ben tanık olarak dinlenirken terörist sıfatım yoktur. 15 yıl önce örgütten ayrıldım. Örgütten ayrılma nedenim de bu tür şiddetin bu halka zarar verdiğini düşündüğüm içindir. Bana ‘eski terörist’ diyebilirsiniz, ‘geçmişi suçlarla dolu’ diyebilirsiniz, ama, şu anda ‘suç işliyor’ diyemezsiniz.

Bu davada ifade vermek istememin nedeni karanlık noktaların aydınlatılmasını istiyorum. Halkın aydınlatılması gerekiyor. Bazı gerçeklerin gizlenilmemesi gerekiyor. Bünyede bir zehir, kirlilik varsa bu ülke yoluna girmiş sayılmaz. Ergenekon, Balyoz ve KCK davaları olmasaydı bugün kan oluk oluk akacaktı. Ben bu işin ruhunu biliyorum. Bu nedenle hayırlı bir iş yaptığıma inanıyorum.’  (…)Allah nasib ederse 15 yıl sonra özgürlüğüme kavuşacağım. Çürük raporu alma, bedelliden yararlanma imkanım olmasına rağmen sembolik değeri olsun diye askere gideceğim. Bu ordu Türkiye’nin ordusudur. Askere giderek, kürd gençlerine ‘ordu sizindir, askerlik yapın mesajı’ vereceğim.’  diyordu..

*

Y. Küçük isimli prof. ünvanlı kişinin bu yargılamaların 7 Kasım günkü  bölümünde, ’Tansu Çiller’in başbakanlığı döneminde 1995’lerde Öcalan’a tuzak kurulup, suikasd yapılmasına dair planlar olduğunun kendisine Demirel ve Mesud Yılmaz tarafından söylendiğini, kendisinin de bunları, Paris’de kürdlerin  gidip geldiği bir kahvede yüksek sesle dile getirerek sızdırdığını, ama, bununla kötü bir yapmadığını’ söylemiş olması, gayriciddî bir kişi tarafından söylenmiş olsa bile, yine de ilginçtir..

*

Kendini hâlâ komutan sanan bir em. generalin acınacak hali..

’Ergenekon Yargılamaları’  içinde tutuklu olarak yargılanan em. orgenerallerden birisi olan I. Ordu’nun eski komutanı Hasan Iğsız’ın annesi vefat edince.. Kendisine, mahkemece iki gün izin verilmiş.. Bu insanî anlayışın bütün vatandaşlar için ve hakkında hüküm kesinleşmiş olanlar ve olmayanlar diye bir ayırım yapılmaksızın geçerli hale getirilmesi gerekmektedir..

Ancak, Iğsız’ın annesinin cenaze namazı  sırasında, medya mensublarına açıklama yapmaya kalkışınca, kendisine refakat etmekte olan sivil memurun bir kaç kez ve çok saygılı bir şekilde, fısıltı halinde, ’Komutanım, şöyle geçelim..’  demesi üzerine hiddetlenip, yüksek sesle ‘Dur bir dakka yavvvv!..’ diye bağırması, komutanlık döneminden kalma alışkanlıklarından bir türlü kurtulamadığını göstermesi ve bu tip kişilerin sadece milletin askerdeki çocuklarına değil, millete de nasıl davrandığını hatırlatan bir örnek oluşturacak mahiyetteydi..

O sivil memur, mutlaka, sıradan birisi değildi.. Acaba, bir başka tutuklu kişi kendisine öyle davransaydı, tepkisi nasıl olurdu?

Kezâ, kanun karşısında bütün vatandaşların eşit olması hep bir ideal olarak tekrarlanır durulur, ama, tutuklu bir general, kendisini hâlâ da, kanunen vazifelendirilmiş memurları bile emrindekileri ezip geçtiği gibi sindirebileceğini zannediyorsa, bu tutukluluk halinin ona kanunlar önünde eşit vatandaş olduğunu hatırlatmaya henüz de yetmediğini göstermektedir..

Iğsız’ın komutanlık günlerinde yaptığı konuşmalarla, müslüman halkı ’irtica’ adına  nasıl ezip geçmek isteyen bir frenlenemez duygu içinde olduğunu da hatırlamalıdırlar..

  • Yorumlar 4
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim