1. YAZARLAR

  2. AHMET MARUF DEMİR

  3. Zahit'in Gece Yürüyüşü
AHMET MARUF DEMİR

AHMET MARUF DEMİR

Yazarın Tüm Yazıları >

Zahit'in Gece Yürüyüşü

A+A-

Ellerini, kahverengi, yakaları da epey pörsümüş baba yadigarı kabanının ceplerinde ısıtmaya çalışıyordu. Mevsimlerden sonbahardı. Aylardan Kasım'dı. Günlerden ise artık Perşembe. Çarşamba, dünde kalalı iki saat olmuştu. Havalar olağandan erken soğumuştu. Mırıldanarak, "küresel ısınmanın sonuçları..." dedi. Birkaç saat öncesine kadar yağan yağmur, gündüzün ayazını biraz kırsa da; Zahit, hafif bile olsa ısı kaybına gelmiyor, gelemiyordu. Nedendir? Bunu da bilmiyordu. Çok da merak etmiyordu. Sırf bu yüzden hastaneye gittiği hiç vaki olmamıştı. Genelde bu soğuklar, eğer dikkat etmezse sürekli midesinin bozulmasına da neden oluyordu. Bütün bunlara rağmen yine de bir doktora gözükmeyi hiç düşünmemişti.

Güneş, kırk bin derdi içinde barındıran şu yaşadığı şehrin üstünden göçeli epey olmuştu. Tek tük de olsa, yıldızlar, bulutların gökyüzünde yer yer boş bıraktığı kadarıyla seçilebiliyordu. Ay ise bulutların ardında buzlanmış, mozaik haliyle kendisini anca gösterebiliyordu.

Birkaç dakika öncesine kadar yoğun bir tartışmadan çıktığı hiç de belli değildi. Vakurdu. Sakin ve aynı zamanda da cesurdu. Dostları kendisini, toplantı çıkışında arabaları ile evine bırakmak istese de, o yürüyerek eve gitmeyi tercih etmişti. Kendisinin arabası yoktu. Dertte değildi. Dünyalık şeyleri kafasına takmazdı. "ah, bir arabam olsaydı..." dediği bazı durumlar olurdu. Er kişi gibi kendisinin de başı sıkışırdı. Eşi Neriman Hanım ya da çocukları Muhammed ile Arif hastalanır veya acil bir yerlere gitmesi gerekirdi. Fakat, yine de "of, arabam olmadığı için..." ile başlayan cümleler kurduğu kendisinden hiç duyulmazdı. Çünkü, arabası olan dostları, yani dava arkadaşları ona böyle bir cümle kurdurtmazdı. İhtiyacı olduğunda, her Müslüman'ın yapması gerekeni yaparlardı. Araçlarını ricasına amade kılarlardı!

Böyle bir gecede yürümek istemesinin tek nedeni bir gece yürüyüşü ile fazlasıyla rahatlayabileceğini, daha rahat tefekkür edebileceğini, Rabbi ile yalnız kalacağını düşünmesindendi. Bir başına olmadığını da biliyordu. Haliyle dostları da bu bilince zaten sahipti. "Hem öyle bir bilince sahip olmamış olsalardı..." diye düşündü ve aninden de bu düşüncenin sonunu getirmekten vazgeçti . Ardından, çehresini saran bir gülümsemeyle "SüphanAllah" dedi.

Tam o anda da aniden durmak zorunda kaldı. Üzerinde yürüdüğü kaldırım taşları, durmak zorunda kalmadan birkaç saniye önce adeta bir bubi tuzağına dönüşmüştü. İkindi yağmurlarını altında biriktiren Arnavut kaldırım taşlarından biri, tutunduğu çimentodan kendini bırakmıştı. Koca bedenini taşıyan kırk üç numara ayaklarıyla da bu kaldırım taşına bastığında olan olmuştu. Oluşan basınçla beraber, kaldırım taşı altında gizlenen yağmur suyu, olanca şiddetiyle pantolonun paçalarına sıçramıştı.

Geceydi. Hem de gecenin ikisi. Dert etmedi. Kimseler görmezdi zaten. Eve de hem ne kalmıştı ki şunun şurasında. Pantolonu, eşi Neriman hanım daha dün sabah ütülemişti. Ama olsun. Yapacak bir şey yoktu. Daha önemlisi eve az kalmış olmasıydı.

"Ev" dedi. Ev derken, dudakları kıpırdadı. Sesli düşündü.  Ve sonra ekledi: "Aile... Ailesini bir arada tutamayan bir Müslüman, ümmeti nasıl bir arada tutabilsindi ki? Ailesini mutlu edemeyen bir Müslüman, ümmeti nasıl mutlu edebilsindi ki? Ailesiyle bir araya gelemeyen, oturamayan, konuşamayan, sohbet edemeyen, dertlerini dinlemeyen, dinleyemeyen bir Müslüman, ümmet ile nasıl bir araya gelsin, ümmet ile nasıl otursun, konuşsun, sohbet etsin, dertleşsin, ümmeti dinlesindi ki, dinleyebilsindi ki?

Bu şekilde sesli düşünürken aynı zamanda kaldırım taşlarına da güveni kalmamıştı artık. Evine kadar olan mesafeyi asfalt yolun kenarında yürüyerek sürdürmeye karar verdi. Fakat, bu seferde yol kenarına park edilmiş arabalar vardı. Arkasına baktı. Gelen, geçen araba yoktu. Tehlikeli olmasına rağmen yol kenarındaki arabalara sürtüne sürtüne yürüme başladı.

Bulutların yer yer bıraktığı safların boşluğundan faydalanan yıldızlar ve mozaik görüntüsüyle ay, cılızda olsa siluetlerini asfalt yol üzerinde yağmur sularına yansıtıyordu. Bu manzara kartpostal bir tabloyu resmediyordu. Ya da kartpostal tabloluları oluşturan ressamlar böyle bir manzaradan esinlenebilirdi. Güzel bir görüntüydü. "Resim yapmak güzel şey. Aslında şimdi ressam olmak vardı..." dedi. Görüntü, insanın fıtrattan gelen o sanatsal yönünü ortaya çıkarmayı sağlıyordu. Kah kırmızı, kah sarı ve kah yeşil renkte yanıp sönen trafik lambalarını, birkaç evin kavun içi renginde yanan loş ışıklarını ve açık kalan TV ekranlarının solgun renklerini kendisinde yansıtan asfalt üzerindeki yağmur suları, adeta bir renk cümbüşü oluşturuyordu.

"İşte böyle..." dedi. Bu sözü söylerken tebessüm de etti. "Saflar sıklaşmazsa eğer bir şeyler muhakkak aradan kaçar veya araya kaçar!" diyerek ardından ekledi.

Kendisini arabaları ile bu havada eve bırakmak isteyen dostlarını, yani dava arkadaşlarını düşünüyordu. Ali'yi, Osman'ı, Ömer'i, Ebubekir'i ve diğerlerini düşünür gibi... Birkaç saat önce yaşanan o şiddetli tartışmaları... Bıçak sırtında gidip gelmeleri... Son zamanlarda ümmet yararına bir şeyler yapmamayı, yapamamayı... Kazanım veya üretime neden olmamayı, olamamayı... Bütün bu olumsuzlukları herkes birbirine fatura etmeye çalışmıştı. Herkes birbirini suçlamıştı.

Gerçek olan ise elbette bu değildi. "Fatura etmek, suçlamak... Hayır, hayır! Bu sözler ancak basit insanların ya da topluluk veya örgütlerin zihin dünyasına ait olabilir" dedi. Oysa, asıl olan dostlarının iyi, doğru ve güzeli ortaya çıkarmak için gerekirse birbirlerinin kalbini kırmayı göze almalarıydı.

Öyle de olmuştu. O an çoğu dostu, yani dava arkadaşı birbirlerinin kalbini kırmıştı. Birbirlerine darılmış, kızmıştı. Fakat saatler süren ve adeta bıçak sırtından geçiş seremonisine dönüşen bu tartışmaların finalinde, davanın geleceği kazanmıştı. Önemli olan da buydu. Bunları düşünürken tekrardan çehresini bir gülümseme sardı.

Yıldızların ve mozaik görüntüsü ile beraber cılız ışığıyla Ay'ın, asfalttaki yağmur sularına yansıyan görüntülerinin kaybolduğunu fark etti. Başını göğe doğru kaldırdığında alnının tam ortasına bir yağmur damlası düştü. Yağmur yeniden yağmaya başlamıştı. Çinli çisil bir yağmur... "Hamdolsun!" dedi.

Elleri ise hâlâ baba yadigarı olan kahverengi ve yakaları epeyce pörsümüş kabanının ceplerindeydi. Ellerini çıkarıp da alnında ki yağmur suyunu silmeye tenezzül dahi etmedi. Başını sağa sola oynatarak yağmur damlasını düşürmeyi denedi. Her ne kadar başını birkaç kez daha ve hızlıca sağa sola oynatsa da nafile... Yağmur damlası kendisinden daha inatçı çıktı. Yere bir türlü düşmedi. Onca çabanın karşılığı olarak sadece kaşlarının arasından süzüldü. Burnunun üst tarafından sağ gözüne doğru bir manevra yaparak oradan da dudaklarına kadar gelmeyi başardı. "Bir yağmur damlasısın ve koca ellerimi ceplerimden çıkarmayı başardın ya; ne kadar da acizim" dedi. Sağ elini hızlıca cebinden çıkarıp, şehadet ve orta parmağını birleştirerek ve her ikisinin bitimiyle de dudaklarından çenesine doğru süzülen yağmur damlasını sildi.

"Allah u Ekber! Ne büyük fedakârlık... Ne muhteşem sonuç... Ne güzel birliktelik... Ne iyi dostluk..." dedi. İçinden bir nida volkanı kaynadı. Bu gece yürüyüşü esnasında nadiren de olsa sesli düşünmüştü. Fakat bu kez her şey yüreğinde dile geliyordu.

"Dostlarım, yani dava arkadaşlarım... " dedi. Hiç öylesi görülmemiş tartışmalı gecenin sonunda dostları, yani dava arkadaşları; her biri iyiyi, doğruyu ve güzeli ama asıl olması gereken birlikteliği kendi nefislerine tercih etmişlerdi. "Benim dediğim" yerine "bizim dediğimiz" galip gelmişti. Şeytan ve dostları ise yenilmişti. Bilakis delirmiş, kudurmuştu.

Evlerinin kapısının önüne geldi. Anahtar ile gürültü yapmadan kapıyı açmak istediyse de, eşi Neriman Hanım uyumamış, kendisini beklemişti. Her zaman olduğu gibi o gülümseyen çehresiyle kapıyı ardına kadar açtı. Bu karşılama merasimi karşısında aşka gelen ve ayakkabılarını dahi çıkarmadan ve birazda ritim katarak; "Gözlerinin içini öpeyim / Yüreğim serinlesin / Şiirler yetmez sevdama / Öylesi derinimsin..." türküsünü söylenmeye başladı.

Eşi Neriman Hanım, "Yavaş ol Zahit... Komşular rahatsız olacak!" demesine rağmen, sesini kısmadı. Bu terennüm halinde tam içeriye giriyordu ki; Neriman Hanım, pantolonun paçasından damlayan suyu gördü. Bunun üzerine, "Pantolonun paçasından su akıyor. Kapının önünde bekle bir saniye..." dedi. Neriman Hanımın bu cümleyi söylemesiyle, devamını getirmeden türküyü söylemeyi bitirdi. "İçini öptüğüm gözünden de bir şey kaçmıyor ki arkadaş!" dedi ve bir kez daha gülümsedi.

 

YAZIYA YORUM KAT