1. YAZARLAR

  2. Ayşe Hür

  3. Yusuf Halaçoğlu ve gelenek
Ayşe Hür

Ayşe Hür

Yazarın Tüm Yazıları >

Yusuf Halaçoğlu ve gelenek

A+A-

Türk Antropoloji Tetkikat Merkezi'nin ilk işleri arasında, 'Karacaahmet Mezarlığı'ndan toplanan kafataslarının ölçümü' ile 'Türk, Ermeni, Rum ve Musevi gibi farklı ırki kökenlere sahip çocuklar üzerine' karşılaştırmalı araştırmalar yapmak vardı.

Türk Tarih Kurumu Başkanı Yusuf Halaçoğlu'nun ırkçılık kokan ifşaatları, Cumhuriyet'le birlikte başlayan "milli kimlik" inşasında, ırkçılığın yerinin ne olduğu tartışmalarına geri dönmeyi gerektirdi. Irkçılık Türk milliyetçiliğinin özünü mü oluşturur, yoksa onu besleyen damarlardan biri mi? Irkçılık dönemsel bir sapma mıdır, yoksa günümüze kadar varlığını sürdüren ontolojik bir durum mu? Mustafa Kemal'in ırkçı yönelimler karşısındaki tutumu neydi gibi sorulara, bir gazete yazısında cevap vermek kolay değil, ama herhalde bir ufuk turu yapabiliriz.

Türkiye'de ırkçılığı besleyen damarlardan biri, Osmanlı döneminden miras kalan "Adriyatik'ten Orta Asya'ya uzanan Büyük Türk (Turan) Devleti kurmayı hedefleyen" Panturanizm ideolojisi. Ancak Batı'nın medeniyet seviyesini yakalamayı takıntı haline getirmiş Kemalist elitlerin, Batı'da egemen olan bilimsel ve ideolojik görüşleri aynen transfer etmeye çok hevesli olmalarını da gözardı etmemek lazım. Nitekim, faşizmin dünya çapında yükselişe geçtiği 1930'larda Türk milliyetçiliğinin de şiarı "tek devlet, tek ulus, tek kültür, tek lider, tek doktrin, tek parti" idi. Bu tekçi anlayışa destek vermek için tarih, arkeoloji, filoloji, etnografya, etnoloji, öjenik ve antropoloji gibi "bilimsel" disiplinlerin yardımıyla "tek ırk" icadına girişildi.

Cumhuriyet döneminde Darülfünun'da (1933'ten sonra İstanbul Üniversitesi oldu) kurulan ilk bölüm antropoloji bölümüydü. 1932'de Afet İnan, Hamdullah Suphi Tanrıöver, Samih Rıfat, Sadri Maksudi Arsal, Reşit Galip, Yusuf Akçura ve Şemseddin Günaltay gibi "bilim adamları" tarafından geliştirilen Türk Tarih Tezi'nin ana teması, dünya yüzündeki tüm medeniyetlerin yaratıcısının Türkler olduğu idi. Türk ırkını, ikinci sınıf bir ırk olarak gören Batılı önyargıların tahrik ettiği savunmacı bir psikolojinin ürünü olan tez, "tarihi haklar" iddia ederek Anadolu'yu sahiplenmeye çalışacak Ermeniler, Rumlar, Kürtler gibi "gayri Türk" unsurların önünü kesmeyi de amaçlıyordu. Nitekim, daha 1930'da Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt "[B]u memleketin efendisi Türk'tür. Öz Türk olmayanların Türk vatanında bir hakkı vardır, o da hizmetçi olmaktır, köle olmaktır" diye buyurmuştu bile.

1934 yılında çıkarılan İskân Kanunu, halkı Türk ırkından olanlar ve olmayanlar diye ayırırken, vatandaşların sadece Türkçe soyadları almalarını zorunlu kılan Soyadı Kanunu din, mezhep ve alt kimlik ayrımlarını gizleyerek tek bir kimlik oluşturması sürecinde önemli rol oynadı. 1936'da dünya yüzündeki tüm kültür dillerinin kök dil olarak Türkçe'den türemiş olduğunu iddia eden Güneş-Dil Teorisi ile üst metinde "Türk ırkı dünyadaki bütün medeniyetlerin kurucusudur, dolayısıyla en üstün ırktır" denirken, alt metinde "Anadolu'daki tüm halklar aslında Türk'tür, fakat dil ve din gibi sapmalar yüzünden Türk olduklarını unutmuşlardır" denmek isteniyordu. Ultra ırkçı ideolojinin düşman kardeşleri Nihal Atsız ve Reha Oğuz Türkkan'ın yıldızları da bu yıllarda parladı.

Büyük araştırma

Aynı yıllarda kurulan Türk Antropoloji Tetkikat Merkezi'nin ilk işleri arasında, "Karacaahmet Mezarlığı'ndan toplanan kafataslarının ölçümü" ile "Türk, Ermeni, Rum ve Musevi gibi farklı ırki kökenlere sahip çocuklar üzerine" karşılaştırmalı araştırmalar yapmak vardı. 1925-1939 arasındaki yayın hayatında Maarif Vekillerinin "fahri reisliğini" yaptığı Türk Antropoloji Mecmuası, o dönemde, "bilimsel bir araç olarak" antropolojiyi kullanarak, Türk ırkının üstünlüğünü kanıtlamak için ne kadar kafa patlatıldığına dair örneklerle doludur. 1935-1945 arasında düzenlenen CHP Konferans Serisi'nde sunulan bildirilerden bazılarının başlıkları ise şöyledir: "Alpin Irk, Türk Etnisi ve Hatay Halkı", "Öjenik Tatbikatı", "Anadolu'nun Irk Tarihi Üzerinde Antropolojik Bir Tetkik", "Türk Beyinleri Üzerine İlk Antropolojik Araştırma", "Irk Hıfzısıhhasında Irsiyetin Rolü ve Nesli Tereddiden Koruma Çareleri"...

Türk Tarih Tezi'nin mucitlerinden Afet İnan, "Türklerin brakisefal [beyaz] Alpin ırkının mükemmel temsilcileri olduğunu göstermek üzere" yaptığı doktora çalışmasının önsözünde şöyle der: "...1936 yılında bütün memlekette büyük ölçüde antropometrik bir anket yaptırmak arzumu Atatürk'e anlattım. Uygun gördüler ve beni teşvik ettiler. Bunu hükümetten rica etmemi emir buyurdular". Nitekim tam 64 bin kişiyi kapsayan bu çalışma, Başbakanlık, Milli Güvenlik Bakanlığı, Sıhhat Bakanlığı ve Eğitim Bakanlığı'nın her türlü desteği ile yürütüldü, ölçümler sivil ve askeri doktorlar, sıhhiye memurları, beden eğitimi öğretmenlerince yapıldı, askerler gönüllü denek olarak Afet İnan'ın emrine sunuldu.

Bu "bilimsel" çalışmada kullanılan bazı yöntemler ise şunlardı: Yaşayan insanların başının ölçümü (sefalometri), kurukafanın ölçülmesi (kraniyometri), insanın bedensel özelliklerinin ölçülmesi (antropometri), kafatasından karakter teşhisi (freneloji), saç tiplerinin, boy ve bacak uzunluğunun, kafa şeklinin ve beyin ağırlığının ölçülmesi, yüz, göz, çene ve burun indekslerinin hesaplanması. Ama aslında görünüşte bile bilimsel kriterlere uyulmuyordu. Çalışmalar henüz vücut gelişimini tamamlamamış gençler üzerinde yapılıyor, ölçümlerde standart aletler kullanılmıyor, malzeme seçiminin hangi kriterlere göre yapıldığı açıklanmıyor, bazen malzeme sayısı hipotezi doğrulayıncaya kadar artırılıyor, bazen tek bir örnekle makaleler yazılıyor, bazen bir "araştırma" bile yapılmadan sonuca varılıyordu. Bütün bu manipülasyonlara rağmen "bilimsel" bulgular hâlâ ideolojik hipotezle çelişiyorsa, "sosyal koşullar", "adet ve anâneler", "köyde büyümek", "denize yakın yaşamak", "muhtelif sebepler" gibi özürler sıralanıyordu. Kısacası bilimin, istenildiği zaman nasıl da "sözde" bilim haline getirilebileceğinin mümtaz örnekleri sunuluyordu.

Dilaçar

Mustafa Kemal'in emri ile 1935'te Ankara'da, Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi'ne taşınan Antropoloji bölümünde ll. Dünya Savaşı'nın sonuna kadar devlet desteği ile (en verimli şekilde (!) Nazi Almanya'sında ve faşist İtalya'da kullanılan) "öjenik bilimi" çalışmaları yürütüldü. Aynen bugün Halaçoğlu'nun yaptığı gibi, "hipotezler", "gözlemler", "ölçümler", "deneyler", "testler" gibi büyülü kavramlardan oluşan kapalı devre bir metodoloji ile ideolojik doğrular bilimsel doğrulara dönüştürülmeye çalışıldı.

"Türklerin ve Ermenilerin ortak kökenleri" üzerine kitap yazmayı planlayan ve Mustafa Kemal'in "Dilâçar" soyadını verdiği Osmanlı Ermenisi, Bulgaristan vatandaşı dilbilimci Agop Martanyan'ın 1939'da Hatay'ın Türkiye'ye katılması vesilesi ile İskenderun Halkevi'nde söyledikleri, Halaçoğlu'nun tezlerinin ikizi gibidir. Dilâçar şöyle der: "... Birçok beşer toplulukları, tarihlerinin bazı noktalarında dil ve mezhep değiştirmişlerdir (.) Bugün Arapça konuşan Hatay Türklerinin Sâmiîlikle hiçbir alakaları yoktur. Onların kafatası endisi, vasati olarak 85 olduğunda, bunlar eski brakisefal Alpinlerin öz ahfadıdırlar (.) Bugün Hatay'da Arapça konuşan halk aslen Türk olup (.) Kemalizm Türkçülüğü bugün onlara kendi öz benliklerini, öz menşelerini bildirmiş ve Türk etnisitesinden olduklarını göstermiştir..."

İşler iyice çığrından çıkıyordu ki, Almanya'nın yenilmesi kesinleştiğinde, yönetici elitler ırkçılıkla aralarına mesafe koymak zorunda kaldılar. 1944'te Turancılar Davası'nda ceza alan sanıkların 1947'de beraat ettirilmeleri ve aynı yıl Afet İnan'ın yukarıda sözü edilen doktora tezini Türkçe olarak yayınlaması ırkçıların son çırpınışları oldu. Ancak Türk milliyetçiliğinden ırkçı damar sökülüp atıl(a)madı. 1960'lardan itibaren ırkçılık, "Türk-İslam sentezi" adıyla yeni bir evreye girdi ve Alparslan Türkeş'in Milliyetçi Hareket Partisi'nin (MHP) temsil ettiği bu pragmatik ultra-milliyetçilik, güçlü bir damar olarak günümüze kadar geldi.

Irkçılığın bu ikinci evresi ayrıca incelenmelidir, ancak bu kısa tarihçeden de görüleceği gibi, Yusuf Halaçoğlu'nun ırkçılık kokan iddiaları ne kişisel densizlik ürünü ne de ideolojik bir anomalidir. Aksine gelenekle büyük uyum içindedir.

Özet kaynakça

Nazan Maksudyan, Türklüğü Ölçmek, Metis, 2005; Suavi Aydın "Cumhuriyet'in İdeolojik Şekillenmesinde Antropolojinin Rolü: Irkçı Paradigmanın Yükselişi ve Düşüşü", Modern Türkiye'de Siyasi Düşünce, Kemalizm, C.2, İletişim 2002; Orhangazi Ertekin, "Cumhuriyet Döneminde Irkçılığın Çatallanan Yolları", a.g.e, C. 4. Milliyetçilik, 2003, s. 345-385.

Kafatası ölçümü nasıl yapılır?

Eğer gerekli ekipmanlara sahip değilseniz veya tam antropometrik ölçüm ayrıntılarına girmek istemiyorsanız, kafatası yapınızı kolay yoldan şu şekilde öğrenebilirsiniz: Kafanızın maksimum genişliğini (genellikle gözlerin üstünde bir yerdedir) kaşların arasındaki alın kemiğinden kafanızın arkasındaki en uzak yere kadar olan mesafeye bölüp sonucu 100 ile çarpın.

70'den az (Hiperdolikosefal)

70 ve 74.9 arası (Dolikosefal)

75 ve 79.9 arası (Mezosefal)

80 ve 84.9 arası (Brakisefal)

85 ve 89.9 arası (Hiperbrakisephal)

90'dan fazla (Ultrabrakisefal)

http://www.originofnations.org/McNa...is/Cephalic.jpg

Detaylı ölçüm için:

Erkekseniz http://dienekes.angeltowns.net/calc/rac/

Kadınsanız http://dienekes.angeltowns.net/calc/rac/indexf.html adreslerini kullanabilirsiniz...

Radikal Gazetesi

YAZIYA YORUM KAT

1 Yorum