1. YAZARLAR

  2. Orhan Miroğlu

  3. YSK ortak akla ve ortak vicdana davet ediyor
Orhan Miroğlu

Orhan Miroğlu

Yazarın Tüm Yazıları >

YSK ortak akla ve ortak vicdana davet ediyor

A+A-

Kim ne okuyor konulu bir araştırmaya göre, İstanbul’da aşkı anlatan kitaplar, Güneydoğu’da ise psikoloji kitapları çok satıyormuş.

Herhalde tersi olamazdı. Kürtler öyle anlaşılıyor ki, yıllarca altı tane partilerini kapatan Anayasa Mahkemesi’nin dağa çıkmak için çıkardığı davetiyelere, Yargıtay’ın Uğur Kaymaz ve babasını yaşadıkları evin önünde öldüren polisleri “nefsi müdafaa” diyerek oy birliğiyle beraat ettirmesine, ve yüksek yargının daha bir yığın vahim kararına, anlaşılan bol bol psikoloji kitapları okuyarak dayanabilmişler.

Dayanmakla da kalmamış, kendilerini siyasi sistemden koparmak isteyenlerin her türlü kararlarını boşa çıkarmış ve topyekûn dağa çıkmamak, şehirlerde yaşamaya devam etmek, ve her şeye rağmen Ankara’daki TBMM’den umutlarını kesmemek için çok ağır bedeller ödemeyi göze almışlar.

17 bin faili meçhul cinayet, yüzlerce toplu mezar, yakılan binlerce köy ve insanlık onurunu da ulusal onuru da yerle bir eden kahredici bir yoksulluk.

Bütün bunlar Kürtlere kâr etmedi.

Halklar arası sivil siyasete ve yaşadığı ülkeye bağlılık diye bir sınav olsa, bu sınavda Filistin halkı dâhil, kimse Kürtlerin eline su dökemez.

YSK’nın aldığı son karar, Kürtleri siyasal sistemin dışında tutmak zihniyetinin nasıl çalıştığını gösteriyor. Bu zihniyet maalesef yıllardır, hukuk-mevzuat-yasalar filan deyip, ülkeyi saran ateşe benzin döküp durdu.

Kürtlerle savaş asıl dağlarda değil, Anayasa Mahkemesi’nin odalarında, YSK’ da, ve Yargıtay’da, oy birliğiyle alınan kararlarla sürdürüldü.

Cengiz Çandar, “BDP yasal yollar tıkanmıştır dediği anda, bu hüküm binlerce Kürt gencinin dağların yolunu tutması teşviki anlamına gelir. YSK kararı bu yönüyle, TBMM’ye gelmeyin, dağlara gidin davetiyesi demektir” diye yazdı. Bu tesbite katılmamak mümkün değil.

Ama Çandar’ın sözünü ettiği davetiye ne yazık ki bir ilk değildir. Muhtemelen sonuncu da olmayacaktır.

Bu savaşın tarihini, Kürt gençlerinin binlercesinin hak aramak için dağa çıkışlarının ve Türk gençlerinin de onları öldürmek için dağlara yollanmalarının hikâyesini Anayasa Mahkemesi’nden ve yüksek yargıdan çıkan teşvik edici kararları görmezlikten gelerek anlamak imkânsızdır.

Arif Doğanlara, Veli Küçüklere, Cemal Temizöz’e tutulan projektörün ışıklarını, Anayasa Mahkemesi’ne, YSK’ya, Yargıtay’a tutmanın zamanı geldi artık.

Otuz yıl süren ve hâlâa da nasıl biteceği bilinmeyen bir savaşın devam etmesini sağlayan birtakım kararları alanların sorumluluğu JİTEM’i kuranların faaliyetlerine katılmış herhangi bir askerin sorumluluğundan az değildir.

Askerler, sonuç olarak koşullarını siyaset ve sivil bürokrasinin hazırlayıp önlerine koyduğu bir savaşın içinde buldular kendilerini.

Ama HEP’ten bu yana kurulan partiler hakkında verilen her kapatma kararı savaşı beslemiş ve Kürt gençlerinin de, Kürt halkının da sivil siyasetle hak arama arayışlarını, umutlarını yerle bir etmiştir.

DEP’liler Meclis’ten yaka paça alınıp polis aracına bindirildikleri gün, Diyarbakır Ziya Gökalp Lisesi’nin iki sınıfı birden boşaldı. 16-17 yaşlarında, aralarında genç kızların da olduğu gruplar dağa çıktı.

Öğretmenlerinin anlattıklarına göre, Orhan Doğan, Leyla Zana, Hatip Dicle ve Selim Sadak’a reva görülen muamele, gençlerin dağa çıkmasına yol açan yegâne sebepti.

Dağın sırrını, dağın hakikatini anlamak için, Kürtlerin bu ateş çemberinde önlerine koydukları yol haritalarına filan bakmayın. Olup biteni anlamaya yetmez bu.

Türk yargı sisteminin ve bir bütün olarak sivil bürokrasinin son otuz yıl boyunca aldığı kararlara bakın. Bu kararların dağa giden yolları nasıl da açtığını göreceksiniz.

Ateşe körükle gitmekten farksız bu siyasi kararların altına imza atanların hiçbiri bu savaştan zarar görmedi. Hiçbirinin askere giden oğlu vurulmadı. Onların çocukları hep savaştan uzak güvenli bölgelerde askerlik yaptılar.

Ne Anayasa Mahkemesi’nin üyeleri, ne yüksek bürokrasinin karar mercilerinde yer alanlar, savaş acısı nedir bilmediler. Ateş içine düştüğü yoksul ocakları yaktı hep.

Siyaset kurumu işine geldiği için hep sustu. Türk halkı olup biteni göremedi, ya da görmek istemedi.

İşçi sınıfı bir gün dahi 1 Mayıs’ı kutladığı alanlara çıkıp, bu savaşa bütçe istemiyoruz demedi.

Son YSK kararı bir yanıyla dağa davetiye, ama bir yanıyla da ortak akla davettir.

Bu kadar da vicdansızlık olmaz diyerek, her şeyi yeniden düşünmek için iyi bir musibet oldu bu karar.

CHP takdirle karşılanması gereken en tutarlı ve sonuç alacak yolu gösterdi. Meclis toplanmalı ve seçim barajı da dâhil çözümü mümkün kılacak kararlar almalıdır.

Ama Meclis toplanacaksa, önüne 2023 yılını hedef koyan Başbakan, yüzde on seçim barajını istikrar adına savunmaktan vazgeçmelidir.

Sayın Başbakan,

Siyasi istikrarı koruduğuna inandığınız bir uygulamanın bu ülkeye maliyeti koskoca bir iç savaştır.

50 bin ölüdür.

Bıçağın kemiğe dayandığını düşünen milyonlarca yurttaşın yaşadığı Türkiye gerçekliğidir.

Hâlâ biraradaysak, Kürtler hâlâ Meclis’te kalmak için YSK’ya, şuraya buraya belge sunmakla meşgulse, bunu sonsuza kadar sürecek bir bağlılık olarak görmesin kimse.

Gerilere gitmeyelim isterseniz daha yakın bir tarihe bakalım.

DTP’nin iki yıl önce kapatılmasından sonra Kürt vekiller Diyarbakır’a taşınsaydı ne olurdu şimdi?

Korumak istediğiniz seçim barajı, Leyla Zana’ya, Hatip Dicle’ye koyduğunuz yasaklar, YSK’nız, Anayasa Mahkemeniz, Yargıtayınız ne işe yarardı acaba?

DTP’nin kapatılmasından İki sene sonra Kürtlerin önüne aynı şeyi koyuyorsunuz, ve açıkça Diyarbakır merkezli bir tercih yapmalarını teşvik ediyorsunuz.

BDP halka gideceğini ve kararın halk tarafından verileceğini açıkladı.

Umarım Kürt halkı “Edi Bese-Artık yeter”, Diyarbakır’a gelin demez!.

Bu büyük adaletsizliğin duyulduğu andan itibaren, ortak aklın, ortak vicdanın her zamankinden fazla ve BDP’den yana attığını umarım Kürt halkı da görür.

Belki biraz geç oldu, ama kabul etmek lazım ki, bugün artık iki halkın yüreği de vicdanı da aynı tempoda atıyor.

YSK kararını alkışlayan aklı başında kimse yok.

AK Partiye oy veren, ‘hali vakti iyi’ kadın okurumun gönderdiği şu satırlar gayet iyi ifade ediyor bu gerçeği:

‘‘Türk’üm ben, ama ne Türklüğümün keyfini sürebiliyorum, ne de insanlığımın..

Dün YSK kararından sonra oy kullanmama kararı aldım.. Eğer her şeye rağmen Kürt kardeşlerim demokratik platformlarda kalma kararlılığını gösterirlerse de, önümüzdeki ilk seçimde Kürt kardeşlerime oy vereceğim.

Lütfen her ne olursa olsun, demokratik platformda kalsın BDP. Çünkü bu seçimde kafamız karışık olacak ama bu demokratik direnci gösteren bir BDP için önümüzdeki seçimde daha kararlı olacağız.

Umarım bu yüreğimin derinlerinden gelen iletimi Selahattin Demirtaş evladımıza ulaştırırsınız, çünkü ben nasıl ulaşacağımı bilmiyorum..”

orhanmir@hotmail.com

TARAF

YAZIYA YORUM KAT