1. YAZARLAR

  2. Ergun Özbudun

  3. YÖK’ün dili Kürdoloji demeye varmıyor
Ergun Özbudun

Ergun Özbudun

Yazarın Tüm Yazıları >

YÖK’ün dili Kürdoloji demeye varmıyor

A+A-

Mardin Artuklu Üniversitesi’nin bir Kürt Dili ve Edebiyatı Bölümü açılması başvurusuna ilişkin olarak YÖK’ün verdiği karar, gerçekten de, dağ ve fareye ilişkin meşhur meselimizi çağrıştıracak nitelikte. Kararda, Kürt ve Kürtçe kelimelerinin kullanılmasından özenle kaçınılarak, kurulacak birime “Yaşayan Diller Enstitüsü” gibi garip bir ad verilmiştir. Taraf gazetesinde Sivilay Abla’nın nefis esprisiyle bu ad, “Her Şeye Rağmen Yaşayan Diller Enstitüsü” de olabilirdi (Taraf, 17 Eylül). YÖK’ün sayın Başkanı ve Başkanvekili tarafından yapılan açıklamadan, Enstitünün çalışma alanına, Kürtçe’den başka, Arapça, Farsça, Süryanice ve Aramice gibi diğer “yaşayan diller”in de girdiği anlaşılmaktadır. Bu dillerden Arapça ve Farsça, onyıllardan beri üniversitelerimizde okutulmaktadır. Türkiye’de Süryanice veya Aramice öğrenmek için yanıp tutuşan çok sayıda vatandaşımızın olduğunu da sanmıyorum.

Dolayısıyla bu garip isim, sadece, Kürtçe kelimesini telaffuz etme konusundaki ürkekliğin bir sonucu gibi görünmektedir. Bu, bir bakıma, Milli Güvenlik Konseyi döneminde çıkarılan “Türkçeden Başka Dillerin Kullanılmasına Dair” 2932 sayılı ünlü kanunun, Kürtçe kelimesini kullanmadan sadece Kürtçeyi yasaklamış olmasındaki dahiyane yöntemi hatırlatmaktadır.

‘Ana dil’ mi ‘yabancı dil’ mi?

Söz konusu birime niçin “Kürt Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı” değil de, “Yaşayan Diller Enstitüsü” adı verildiği konusunda, YÖK adına yapılan açıklamalar (Taraf, 12 Eylül 2009) hayal kırıklığı yaratacak niteliktedir. Bu açıklamalarda, Anayasanın 42’nci maddesine değinilerek, Türkçeden başka hiçbir dilin eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dil olarak okutulamayacağı ve öğretilemeyeceği ifade edilmekte, Kürtçenin bir ana dil mi, yabancı dil mi olarak kabul edileceği konusunda tereddüt olduğu belirtilmekte ve anlaşılan, aynı fıkranın devamında öğretilmelerine izin verilen yabancı diller de sadece yabancı “devletlerin” dilleri ile özdeşleştirilmektedir.

Oysa hukuki değil, sosyolojik bir kavram olan yabancı dili, mutlaka yabancı bir devletin dili olarak kabul etmek için hiçbir sebep, Anayasada da buna dair hiçbir işaret yoktur. 

Üniversitelerimizde, devletleri binlerce yıl önce tarihe karışmış olan Sümer ve Hitit dilleri çok uzun zamandan beri okutulmaktadır. Bu yoruma göre, eğer 1948’de İsrail devleti kurulmamış olsaydı, ilâhiyat bilimleri bakımından son derece önemli bir dil olan İbraniceyi de okutmak mümkün olmayacaktı. Hukukî açıdan yabancı dil, Türkiye Cumhuriyeti’nin resmî dili olan Türkçe dışındaki bütün dillerdir. Bu dillerin, başka bir devletin resmî dili olup olmamasının, halen yaşayan veya Türkiye’de konuşulan bir dil olup olmamasının hiçbir önemi yoktur. Öte yandan, Anayasanın 42’nci maddesindeki, Türkçeden başka hiçbir dilin anadil olarak öğretilemeyeceği hükmünü de mâkul ve mantıklı bir biçimde yorumlamak gerekir.

Bu hükmün amacı, Türkçeden başka bir dilin, temel eğitim dili olarak, öğrenim hayatının tümüne hâkim olacak biçimde öğretilmesini yasaklamak olmalıdır. Yoksa Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları arasında, Kürtlerin dışında, ana dilleri Türkçe olmayan pek çok kişi, meselâ Türkiye’ye yerleşmiş ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığını kazanmış İngilizler, Almanlar ve daha birçok ana dil sahipleri vardır. Bunlar yüzünden İngilizce veya Almanca okutulamayacak mıdır? Mehmet Aurelio veya Gökçek Vederson nedeniyle, Portekizce öğretimi yasak mı olacak?

Elbette böyle bir yorumu hiçbir mantık ve izan sahibinin kabul etmesi mümkün değildir. Bu argüman, ilk ve orta dereceli okullarda Kürtçenin seçmeli ders olarak okutulması konusunda da geçerlidir. Çünkü bir dilin seçmeli ders olarak okutulması, onun ana dil olarak okutulması demek değildir. Dolayısıyla, Anayasanın 42’nci maddesi değiştirilmeden Kürtçenin seçmeli dil olarak okutulamayacağı da, tümüyle mesnetten yoksun bir iddiadır.

Demokratik açılıma köstek!

Kurulan “Yaşayan Diller Enstitüsü”nün lisans-üstü, master ve doktora programları mı açacağı, yoksa sadece doktora sonrası (post-doc) çalışmalarla mı yetineceği konusunda henüz bir açıklık yoktur. Ancak bu enstitünün lisans eğitimi vermeyeceği kesin görünmektedir. Gene bu konuda medyaya yansıyan gerekçe, lisans eğitimini yürütecek sayıda uzman öğretim üyesinin bulunmamasıdır.

Oysa aynı gerekçe lisans-üstü eğitimi verecek öğretim üyeleri bakımından da söz konusudur. Kanımızca, Türkiye’de akademik sıfatları olmasa bile, Kürt dili ve edebiyatı alanında ders verecek nitelikte birçok kişi vardır ve bunların “öğretim üyesi” olarak değil, “öğretim görevlisi” olarak görevlendirilmeleri mümkündür. Akademik sıfatı olmayan fakat belli bir alanda uzmanlıkları bulunan kişilerin, “öğretim görevlisi” sıfatıyla görevlendirilmeleri, hemen bütün üniversitelerimizde sık rastlanan bir durumdur.

Gene pek çok üniversitemizin sık sık başvurduğu bir uygulama, yabancı uyruklu öğretim üyelerinden “misafir öğretim üyesi” olarak yararlanmaktır. Artuklu Üniversitesi Rektörü Sayın Prof. Dr. Serdar Bedii Omay’ın belirttiği gibi Kürdoloji “halen dünyadaki 30 kadar üniversitede enstitü, bölüm, kürsü gibi birimler bünyesinde ele alınmakta”dır (Taraf, 15 Eylül 2009).

Dolayısıyla öğretim üyesi kadrosundaki açığın bu yoldan kapatılması pek âlâ mümkündür ve bu imkân lisans öğretiminin verilmemesi hususundaki gerekçeyi inandırıcı olmaktan uzaklaştırmaktadır. Nihayet, bir alanda lisans eğitimi görmemiş kişilerin, o alanda nasıl master veya doktora çalışması yapabilecekleri de, kolayca cevaplandırılamayacak bir sorudur. Sonuç olarak, YÖK’ün söz konusu kararı, tatmin edici olmaktan ve gündemdeki demokratik açılıma katkı sağlamaktan uzaktır.

İdare-i maslahatçı zihniyet, bir kere daha hâkim olmuş görünmektedir. İşin daha da üzücü tarafı, bu zihniyetin, akademik mesleğin doğası gereği, hoşgörü ve farklılıklara saygı duygusunun en güçlü olması gereken üniversitelerimizin en yüksek idari organı olan YÖK tarafından da benimsenmiş bulunmasıdır.

STAR

YAZIYA YORUM KAT