Yoksullar teknik ile vicdan arasında

21.05.2011 01:03

Nazife Şişman

BM Bosna'daki etnik kıyım ve Ruanda'daki katliam sırasında kötü bir sınav verdi ve dünyanın pek çok bölgesindeki çatışmalarda uluslararası bir vicdan, uluslarüstü bir merci olma konusundaki iddiasını gerçekleştiremedi

. Ama 1970'lerden bu yana küresel sorunların tartışma çerçevesini belirlemede etkin olmaya devam ediyor. Başta çevre bilinci olmak üzere bu gezegende meydana gelen değişikliklerden dünya çapında bir etkilenme yaşanacağı konusunda bir bilinç artışı ve pek çok olayın birbirine bağımlı olduğu konusunda yaygın bir kabul oluştu. J. Rosenau'ya göre dünyadaki pek çok olayın birbirine bağımlı olduğu şeklindeki bu kabul, "global problematik" denen kavramın ortaya çıkmasına neden olmuş ve bu kavramın ortaya çıkışı da BM sponsorluğunda gerçekleşmiştir.

BM'nin 1970'lerden beri izlediği 'bilinç yükseltme' ve 'politika eğitimi' olarak tanımlanan siyasetinin uygulama alanlarından biri de çeşitli konularda düzenlediği periyodik toplantılardır. Geçen hafta İstanbul'da yapılan En Az Gelişmiş Ülkeler (EAGÜ) Konferansı'nın da gelişme, kalkınma ve yoksulluk gibi meselelere küresel düzeyde nasıl yaklaşılacağını belirleyen, problematiğin tespitini yapan ve kavramlarını ortaya koyan bir toplantı olduğu söylenebilir.

EAGÜ (Least Developed Countries - LDC), BM'nin 1971'de yaptığı bir tanımlama. Yıllık kişi başına geliri 900 dolardan aşağı olanlar bu gruba dahil ediliyor. Ama bu ülkelerin pek çoğunda değil bu rakama ulaşmak, kişi başı gelir günde bir doları zor buluyor. EAGÜ dünya nüfusunun yaklaşık yüzde on ikisini oluştururken üretime katkıları iki binde bir. 1971'de bu grupta yer alan ülke sayısı 24 iken yakın dönemde 51'e yükselmiş. Sonuncusu Maldivler olmak üzere bu listeden bugüne kadar üç ülke çıkış yapabilmiş. Yani EAGÜ'den mezun olmak zor. Mezun olamayan 48 ülkeden 33'ünün Afrika'da olması da ayrıca dikkat çekici.

2001'de Brüksel'de üçüncüsü yapılan toplantıya AB ev sahipliği yapmıştı. Dördüncüsü ise Türkiye'nin ev sahipliğinde İstanbul'da yapıldı (9-13 Mayıs). Brüksel'deki toplantıda uluslararası toplum, kötüye gidişi durduracak önlemleri alma yükümlülüğünü üstlenmişti. Sivil toplum örgütlerinin talebi ise bunların sadece iyi niyet ve güzel söz düzeyinde kalmayıp bizzat yükümlülük haline dönüştürülmesi. İşte son on yılda neler yapıldı, önümüzdeki on yılda neler yapılmalı konusu tartışıldı İstanbul'da.

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu konferansa hazırlık mahiyetinde 16 Şubat'ta Katmandu'da, 18 Şubat'ta da Yeni Delhi'de yaptığı toplantılarda Türkiye'nin tavrının bu konferansları eylem odaklı kılmak üzerinde yoğunlaşacağını vurgulamıştı. İstanbul Deklarasyonu'nda da aynı vurgu hakim. Çünkü az gelişmiş ülkelerin nakdi yardım taleplerine demokrasi, paylaşım, şeffaflık gibi konuları öne süren bir ahlak dersiyle karşılık veren gelişmiş ülkelerin bu şartlı yardım tavrının ötesine geçmek gerekiyor. Tabii ki yapılan yardımların uygun alanlarda kullanılmaması, denetimsiz harcanıp çarçur edilmesi ciddi bir problem. Ama bu gerekçeyle ülkelerin uluslararası kurumlar tarafından denetim ve kontrol altına alınması, zayıf durumlarından istifade edilmesi ya da "vere vere nereye kadar!" gibi bir aldırmazlık içine girilmesi, uluslararası toplumun bir vicdanı olması gerektiği çağrısını haklılaştırıyor.

Aslında bu vesileyle yoksulluk, gelişmemişlik gibi meselelere nereden bakmamız gerektiği ile ilgili daha kavramsal soruları da sormamız gerekiyor. Hem bir ülke dahilindeki yoksullara devlet ve bireyler bazında nasıl bakıldığını hem de küresel düzeyde yoksul toplumlar ve ülkeler konusunda nasıl bir yaklaşım sergilendiğini görmemiz gerekiyor öncelikle.

Bu konudaki yaygın ve baskın yaklaşım, yoksulluğu bireysel düzeyde bir yetersizlik ve ülkeler düzeyinde de bir teknik eksikliği olarak yorumluyor. BM'nin ve gelişmiş ülkelerin yoksulluğa bakışında bu aşırı teknikleştirici yaklaşımını görmek mümkün.

Yoksulluğu sadece teknik bir mesele olarak gördüğümüzde bazı ülkelerin uygun teknikleri uygulamadığı için bu duruma mahkum olduğu ve bu nedenle de sorunun kendilerinde olduğu anlayışı kabul görür. Halbuki yoksulluk güç ilişkilerinden bağımsız bir gerçekliğe sahip değildir, bu nedenle de sadece teknik bir mesele olarak görülemez.

Teknik yaklaşım, piyasa, her şeyi düzenlediği gibi, bu sorun için de en optimum düzenlemeyi yapacaktır, der. Eğer insanlar hâlâ yoksulsalar, bu onların fırsatları değerlendirememesi ile alakalı bir mevzudur ve bunun sonuçlarının toplumun/uluslararası toplumun diğer üyelerinin üzerine bir kambur gibi yüklenmesi 'adil' değildir. Böyle der liberal piyasa yanlıları. Altta yatan mesaj şudur aslında: yoksullar kendi yazgılarının sorumluluğunu taşırlar. Halbuki açıkça bilinen bir husus ki, piyasa eşitsizlik yaratan bir ortam. Yani işi iktisadın "görünmeyen el"ine bırakırsak eşitsizlik kaçınılmaz olacak ve yoksulluk daha da derinleşerek artacaktır. Bu, bir ülke içindeki yoksullar için de dünyanın kıyısında yaşamaya mahkum edilen yoksul ülkelerin yoksulları için de geçerlidir.

Yoksulluk da kalkınma da esasında siyasi meselelerdir. Bu nedenle meseleyi tekniğe hapseden kalkınma kavramı yerine küresel adaleti ve küresel eşitsizliği konuşmaya başlamamız gerekiyor. Türk Dışişleri'nin önerisi ve girişimiyle konferansa ilk defa bir akademik konseyin eklenmesi ve entelektüeller forumunun organize edilmesi, bizzat BM'nin terminolojisinin ve hiyerarşik yaklaşımının eleştirilmesine katkı sağlaması bakımından anlamlı. Nitekim Prof. Richard Falk başkanlığındaki konseyin de en fazla vurguladığı nokta, meseleye küresel adalet perspektifinden bakma gereğiydi.

Yoksulluk birtakım insanların bir şeylerinin eksik olması olarak tanımlanır genellikle. Böyle tanımlandığında sorumlu olan eksik taraftır ve bizim onlardan bir şekilde eksiklerini tamamlamalarını beklemek hakkımızdır. Halbuki yoksulluk daha ziyade ilişkisel ve bağlamsal olarak ele alınmalıdır. Mesela EAGÜ'ler küresel ısınma sonucu yaşanan iklim değişikliğinden en fazla etkilenen ülkeler. Peki bu ülkelerin küresel ısınmaya katkıları ne oranda? Hemen hemen hiçbir etkileri yok. Böyle olmasına rağmen dünyanın başka bölgelerindeki insanların fazla tüketmelerinin ceremesini onlar çekmek zorunda kalıyorlar. Bu ülkelerden bazıları ise gelişmiş ülkelerin eski sömürgeleri. En az gelişmiş ülke olmaları en fazla sömürülen ülke olmalarından kaynaklanıyor.

Yani yoksulluk dünyada hâkim olan hegemonya ilişkilerinden kopuk, siyasetten bağımsız bir vakumda ortaya çıkmış olan teknik bir beceriksizlik meselesi olarak görülemez. Bu sebeple öncelikle gelişmiş ülkeler konuya yaklaşımlarını ortaya koyan sorularını değiştirmeli. "Ne olacak bu fakirlerin hali?", "Bunları ne yapacağız?" gibi buradan oraya bakan ve kendisini meselenin uzağında konumlandıran sorular, doğru sorular değil. Çünkü fakirliğin gelişmiş dünyanın uzağında ve "başkasının acısı" olarak görülmesine yol açıyor. Bu uzaktaki fakirler, göçmen olarak kapıya dayandığındaysa mesele rahatsız edici görüldüğünden ancak o zaman yerinde kalmalarına yönelik yardımlar devreye girebiliyor. Hatta bu son toplantıda vicdana yapılan çağrılar ses vermeyince bu tür tehditlerle yardıma ikna edilmeye çalışıldı gelişmiş ülkeler.

Halbuki bu konudaki doğru soru "Ne olacak bunların hali?" değil, "Bizim halimiz nicedir?" olmalı. Yani 'Küresel toplumun üyeleri olarak bu insanlarla ilişkimiz nasıl? Nasıl bir küresel iktisadi sistem var ki dünya nüfusunun yüzde onu böyle bir fakirlik düzeyinde?' diye sormalıyız. Soruyu böyle ortaya koyduğumuzda sadece terimler değişmiş olmayacak, meseleye bakış açımız da değişecektir. LDC Watch'un Nepalli sorumlusu Dr. Arjin Karki "sadaka değil hak istiyoruz" derken işte böyle yeni bir kalkınma paradigmasına dikkat çekiyor.

Esasında yerküreyi çepeçevre kuşatan savaşlar, felaketler, açlık, yoksulluk gibi sorunlara küresel çözümler bulabilmemiz de, ızdırabın altındaki insan onurunu görebilmemiz de öncelikle bir acıyı "başkasının acısı" olarak görmemeyi başarabilmemize bağlı. Bu açıdan bireysel olarak vicdan çağrısı anlamlıysa da 'Uluslararası kamuoyunun bir vicdanı var mı?' sorusuna henüz olumlu bir cevap veremiyoruz. Ama en azından başkalarının yaşadığı koşulları, onların hak ettiği koşullar olarak gören kolaycı ve konforlu yaklaşımı sarsmak üzere yoksulluğun teknik bir mesele değil, siyasal bir mesele olduğu gerçeğini ve bölgesel değil, küresel bir sorun olduğu gerçeğini gelişmiş ülkelerin rahatını bozacak şekilde vurgulamaya devam etmeliyiz.

ZAMAN

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim