1. YAZARLAR

  2. SEZAİ ARICIOĞLU

  3. Yine kol kırılır, yine kangren olur
SEZAİ ARICIOĞLU

SEZAİ ARICIOĞLU

Yazarın Tüm Yazıları >

Yine kol kırılır, yine kangren olur

A+A-

“Her şey halkın dışında, üstünde olup bitiyor “ diyen Roni Marqulies, aynı zamanda bir itirafta bulunuyor. On yıllardır sistemle mücadele eden, sisteme muhalif kimliklerini ön plana çıkartarak, alternatif bir söylemle kendilerini ifade eden muhalif kesim, her şeyin halkın dışında ve üstünde gerçekleştiğini yeni fark ediyor olmalılar. Ya da bu fark ediş artık daha somut bazı gerçekliklere tekabül ediyor.

Hangisi olursa olsun Marqulies’in bu tesbitini yıllar önce bizler de yapmamış mıydık? Nitel farklılıklar taşısa da, hemen hemen aynı cümleleri kurmuyor muyduk? Evet kuruyorduk, bugün de hala kuruyor olabiliriz. Ancak, bir nokta var ki; bunu somutlaştırıp müşahhaslaştıran şey, İslami düşüncenin, İslami hareketin ilerlemesi yani en genel tanımıyla dindarlığın sosyal boyut kazanması olmuştur.

Kürtlerle birlikte rejimin cüzamlıları olan dindar kesim/İslamcılar, belki de, farkında olmadan Türkiye’deki “halk” gerçeğini somutlaştıran itici güç oldular. Yıllar yılı sağcılığın oy deposu olarak görülen bu kesim, sağcılığı ve muhafazakârlığı sorgulayarak ve bundan ayrışarak İslamcılığın alternatif olabilme özelliğini kanıtlamış oldular. Tek fark, az önce vurguladığımız gibi bunun farkında olunup olunmadığıdır. Farkında olunmadı diyebiliriz, çünkü sağcılığın sığınmacı anlayışını deşifre eden bu kesim, bunu başarırken aynı zamanda kendi içinde “halka inememenin”, “halktan kopuk olmanın” özeleştirilerini yapıp duruyordu. Muhtemeldir ki bugün de yapılıyor olmalı.

Toplumsal dinamikleri iyi okuyamadan /okumadan kendi kavgalarını içselleştiren İslamcı kesimlerin asıl sorunu; bir önceki yazımızda genel hatlarıyla değinmeye çalıştığımız gibi vahyi kuşanmamış olmak, vahyi düsturların çizdiği ve kısaca “sıratı mustakim” diye isimlendirebileceğimiz yolda bulunmanın bilinç ve sorumluluğunu sağlam ve kavi bir kale getirememekti diyebiliriz.

Öz olarak H.Türkmen’in İslamcılık adlı kitabında vurguladığı “Kur’an esaslı aynılaşma” hedefi ile de açıklanabilecek olan bu temel ilkenin yanında İslamcılığın ve Müslümanların yaşadığı ve yaşamaya devam ettiği sorunlar olarak şunları da sayabiliriz.

I -İslami düşünce veya hareket en temelde bir kaynaklara dönme öze dönme projesi olarak anlaşılmalıdır. Ancak bu çoğu zaman bir “ötekileştirme” hamlesi gibi uygulamaya geçmiştir. Kur’an’a ve sünnete dönüş, temel amaç iken uygulamada bu kendisinden başkasını dışlayan “ben bilirimci”, kimseyi takmayan uyarılara kulak asmayan, taşıdığı zaaflara yine Kur’an ve sünnetten delil bulmaya çalışan, başına buyruk ve zaman içerisinde de “nemelazımcı” tiplerin sıkça görüldüğü bir şekle bürünmüştür.

II -İslamcılık adına ortaya çıkanların sosyal hayatta ortaya koymuş olduğu örneklik ve yaşam tarzlarının Müslüman şahsiyeti ile ya da en azından Kur’an ve sünnet iddiası uyuşmaması, derin tezatları bünyelerinde barındırmaları tahrip edici hayal kırıklıklarına yol açmış amaçtan araca indirgenen İslami hareket sahip olduğu fonksiyonelliği bu yüzden yitirmiştir.

III -Yirminci yüzyıl siyasetinin en belirgin unsuru olan ulus devlet yapılanması modernize olmuş şekliyle İslamcıların düşünce sistemlerine olumsuz etkiler yapmıştır. Yakın bir tarihe kadar “devlet” kavramı veya hedefi etrafındaki öbeklenmeler yoğun bir yekünü oluştururken bugün itibariyle hedef boyutundan çoktan düşmüş sadece nostaljik bir boyutta unutulmak üzeredir. Bu kadar etkileşime açık bir topluluğun zaman içerisinde farklı siyasi projelere iltifat etmesi ve kendisini koruyamaması elbette ki kaçınılmazdır.

IV -Hemen hemen her konuda (Kürt sorunu,işsizlik,pahalılık,eşik bölüşüm,F tipi,AB süreci demokrasi,laiklik,çift başlı siyaset,Ergenekon)gibi güncel ve popüler konularda söylenenlerin, yapıp edilenlerin net ve anlaşılır olmaması,verilen mesajların anlaşılamayacak derecede sığınmacı unsurlar içermesi,İslami düşüncenin en önemli açmazlarından birisi olmuştur ve halen de olmaya devam etmektedir. Mesela Kürt sorunu ile alakalı olarak çoğu zaman “pekeke” veya “teseka” belirleyen unsurlar olmuşlar İslamcılar hep vaziyeti kurtarma güdüsüyle hareket etmişlerdir. Yine mesela AB süreci ile veya Ergenekon ile ilgili net ve anlaşılır hiçbir taktik veya strateji belirlenememiştir. Temel hak ve özgürlüklerini kendi özgün siyasetleri ile üretemeyince ak partinin kuyruğunda olmak kader olmaktan çıkmış gerçeğe dönüşmüştür.

V -İslamcı düşünce eleştiride belli bir vasat çizgiyi yakalayamamış geleneksel kesimlere yönelik şekilcilik ve benzeri eleştiriler yepyeni bir şekilciğinin de kapısını aralamıştır. Derinlemesine değil yanlamasında bir anlayış yüzeyde gezinmiş durmuş kök salamamış ve nihayetinde tatsız –tuzsuz bir görüşün temsilcileri olan bireyler zamanla bu eleştirilerini birbirlerine yöneltmişler ve sonuçta vahim manzaralar yaşanmıştır.

VI -Yaklaşık ikiyüz yıldır İslam’ın yaşamış olduğu ağır mağlubiyetler izleri silinmesi imkânsız bir yenilgi psikolojisi oluşturmuştur. TC’nin kuruluş felsefesinde İslam’ın tamamen dışlanması ve yok sayılması ve buna karşı olan aydın kesimin(M.Akif, S.Halim Paşa, E.Edip v.b.) güçlü ayakları yere basan bir muhalefeti örgütleyememiş olmaları yıllar yılı İslam’ın sadece geleneksel bir motif olarak dahi barınmasına olumsuz etki etmiştir. İslam’ın ve Müslümanların üzerine adeta bir karabasan gibi çöken Kemalist elit kadronun baskıcı zorba ve dayatmacı uygulamaları Müslümanların tamamen sinmelerine kendilerini gizlemelerine yol açmıştır. Bu sebeple aslında diğerinden hiçbir farkı olmayan DP’ye sonrasında AP’ye, ANAP’a ve AK PARTİ’ye olan ilgi yoğunlaşmıştır.

VII -Müslümanların çok geniş bir kesiminin antikomünist, sağcı muhafazakar Amerikancı bir tutum ve düşüncenin etkisi ile sağcı ve Amerikancı bir yapıyı sahiplenmeleri İslamcılığın en büyük handikap ve açmazlarından birisi olmuştur. Yeniliklere şüphe ile kuşku ile bakıp, kendini korumak isteyen ve en geniş anlamıyla “ gelişim”e ayak uyduramayan, atalarına öykünüp duran bir sağcılık hastalığı hala en ciddi sorun olarak Müslümanların önünde durmaktadır. Gelişen sosyal şartlar ile birlikte; şeklen de olsa, kendilerini çağa uyduracak argümanları kullanmaya başlayan bu kesimler, sahip oldukları imkanlarla Kemalist ideolojiye payanda olmaya yada onun zulüm ve haksızlıklarına ses çıkartmamaya devam etmekte hiçbir sakınca görmemektedirler. Toplumun sırtından geçinen bu fasit azınlık; sağcı ve muhafazakar anlayışın bu tutumu sayesinde gününü gün etmeye devam etmektedir. Bununla baş edemeyen İslamcılar lokal veya yerel unsurlara yönelmeyi yeğlemişlerdir.

VIII -Egemen vesayet rejiminin dışarıdan almış olduğu desteklerle uyguladığı İslamizasyon politikaları ve neoislamcılık açılımları da bir diğer tehditi oluşturmaktadır. Yıllar önce “milli egemenlik” gazıyla uyutulan Müslüman halklar bugün ise “insan hakları”, ”düşünce özgürlüğü”, sivil toplum”,uygar toplum” gibi kavramlarla bloke edilmeye çalışılmaktadır.

IX -28 Şubat’ta ve sonrasında hemen hemen her yıl ortaya çıkan darbe planları da yine rejimin manipülasyon hamleleridir. İslamcılar 28 şubatta rejimin ne menem bir şey olduklarını anladıkları anda her şey olup bitmişti. Buna rağmen darbenin “suçlu” iddiasını üzerlerine aldılar ve suçlu olduklarını dolaylıda olsa kabul ettiler. Böylelikle gömlekler çıkartılıp “milliyetçi modern muhafazakar demokrat” gibi ucube bir tanımlamanın içerisine düştüler. Onlara göre her şey yeniden başlamalıydı. Geçmişte yapılanların hepsi külliyen kötüydü, hatırlanmamalıydı, toplumsal hafıza acilen formatlanmalıydı. Öyle de yapıldı. Müslümanlar hafızalarını bir kez daha yitirmekle yüz yüze geldiler.

X -Öteden beri kerih ve hatta kimilerinde şirk olarak görülen “demokratik yollarla seçime katılmak” olgusu da İslamcıların önemli açmazlarından birisini teşkil etmektedir. Bunu iyiden iyiye gevşeten kesimler olduğu gibi hala sıkı sıkıya “ilkelilik” adına taviz vermekten kaçınmaya gayret eden kesimler de vardır. Müslümanlar kendilerine demokrasiyi ve sandığı şirk olarak anlatanları bil boardların peşinde görünce korkunç bir paradoksun ortasına düştüler. Bu paradoks halen de için için tüm yapıları kemirmeye devam etmektedir.

XI -İslami Hareketin üyelik ve liderlik portföyleri konusunda istişaresi yapılmış temel disiplinleri kazanamaması da ciddi kayıplar ortaya çıkartmaktadır. Her şeye rağmen fikri önderliği savunan kesimleri ayıracak olursak diğer kesimler ciddi yanılgılar yaşamışlar resmi ideoloji tarafından beslenip büyütülen yapılarda İslamcılara çok büyük zararlar vermişlerdir. Buna yıllar yılı merkez siyasetin oy depoluğunu yapanlardan tutun da doğuda hunharca Müslüman katledenleri örnek olarak versek herhalde abartmış olmayız.

XII  -En temel kaynağımız Kur’an’a yaklaşım konusunda Kur’an’ın bir Furkan kitabı olmaktan çıkartılıp tarihin bir kesitine sıkıştırılmak istenmesi ya da bilimsel teknolojik buluşlara işaret ettiğinin ispatlanmak istenmesi, geniş Müslüman kesimlerin Kur’an’a olan yoğun ilgisine rağmen, yıllardır duvarlarda asılı duran Kur’an’ı ayağa düşürmeye çalışmak demektir. Bu ifsad çabalarına karşı ciddi bir programın ortaya konamaması da yine en büyük sorunların başında gelmektedir. Şu anda Türkiye’de ikiyüz farklı meal çalışmasının piyasada dolaşıyor olması bir şeylerin işareti olsa gerektir.

XIII -İslamcılığın iyi formüle edilememesinden kaynaklanan bir zaaf olarak saray-molla ve ezilenler üçgeninde İslamcılığın yaşadığı kimlik bunalımının da hemen gündeme alınması gerektiren bir unsur olduğu açıktır. Tevhidin ikamesi, güçlüler-güçsüzler çatışması, adalet arayışı ve tesisi gibi en temel konular İslamcılığın daha kendi içerisinde çözümleyemediği hususlardır.

XIV -Kur’ani kavramların yeterince gündemleştirilememesi ve topyekun bir sahiplenmenin sağlanamaması ve bunun sağlanması için hiçbir çabanın olmayışı da yine Müslümanların programsızlığının bir sonucu olarak görülebilir.

Sonuç olarak;

Ali Şeriati’nin vurguladığı gibi İslamcılık en önemli darbeyi karşıtlarından değil Müslüman maskesi takan başka bir dinin mensuplarından görmüştür. Hayatın boşluk kabul etmeyeceği açıktır. Bizim boş bıraktığımız alanlara dünyevileşmenin, ifsadın, sağcılığın veya başka bir şeyin girmesi kaçınılmazdır. Ezenler ile ezilenlerin mücadelesinde, acı ile sefahatin yüzleşmesinde ifsad ile ıslahatın hesaplaşmasında ve Türklerle(!) Kürtlerin(!) mücadelesinde İslam ortada duramaz, durmamalıdır…

Sürekli olarak kolun kırılıp kangren haline gelmediği hatta mümkünse kolların da kırılmayacağı bir Kur’an (İslam) toplumu Müslümanların en tabi hakkıdır. Ve bu hak;  hiç kimseye bırakılmayacak kadar önemlidir ve acildir.

YAZIYA YORUM KAT

1 Yorum