1. YAZARLAR

  2. Ayşe Hür

  3. Yıllar sonra Ahtamar’da
Ayşe Hür

Ayşe Hür

Yazarın Tüm Yazıları >

Yıllar sonra Ahtamar’da

A+A-

MÖ 5. yüzyılda Ege’deki Milet’te yaşamış ‘Tarihin Babası’ Herodot, Historia adlı ünlü eserinin 5. kitabının 52. babında şöyle der: “Kilikya ile Ermenistan arasında sınır, içinde gemilerin yüzebildiği bir ırmaktır ki adı Fırat’tır. (...) Bu bölgeyi gemilerin yüzebildiği dört ırmak sular. Birincisi Dicle’dir, ikincisi ve üçüncü aynı yerden çıkmadıkları ve bir tek ırmak olmadıkları halde aynı adı taşırlar. Birincisi Ermenistan’dan, ikincisi Matien’lerin ülkesinden gelir. Dördüncüsünün adı Gyndes’dir.”

Beceriksizlik mi?

Bugün eğer yazı baskıya girerken yeni bir aksilik çıkmadıysa, Herodot’un tarif ettiği bu coğrafyada hüküm süren Vaspuragan Hanedanı’nın ünlü kralı I. Gagik’in, Van Gölü’nün güneyindeki Ahtamar Adası’nda, 915-921 yılları arasında mimar Manuel’e yaptırdığı kilisede uzun bir aradan sonra ayin sesleri yükseliyor olması lazım. ‘Aksilik’ dediğim, 2005-2007 yıllarında Türk ve Ermeni uzmanların işbirliğiyle restore edilen ve 29 Mart 2007’de yine gerilimli şekilde açılışı yapılan anıt-kilisenin olmazsa olmazı olan 100 kiloluk haçın, Van Valisi Münir Karaloğlu’nun deyimiyle “teknik ve zor bir iş olması nedeniyle” kubbedeki yerine yerleştirilmemesi yüzünden ayinin Ermeni cemaati tarafından protesto edilmesi ihtimaliydi. İnşaat şirketlerinin 270 metrelik gökdelenler dikebildiği bir ülkede, topu topu 100 kiloluk bir demir haçı topu topu 10-15 metrelik (?) yüksekliğe dikmeyi başaramamak valiyi nasıl olur da mahcup etmez diye düşünüyordum ki, bölgenin sağduyulu iş adamları meseleye el koydular da, haç kubbeye değilse bile, Ermeni cemaatinin onayladığı bir yere konuldu ve kriz aşıldı.

Mimari hazinenin talanı

Ayine ev sahipliği yapacak olan kilisenin duvarlarındaki din dışı avcılık, bağcılık ve hayvan tasvirlerine bakılırsa, Gagik burayı daha çok dünyevi ihtiyaçları için kullanmış. Nitekim dönemin bir vakanüvisti, hem Ahtamar hem de yakınlarında Vosdan adacığında, Gagik’in inşa ettirdiği şehirleri öve öve bitiremiyor. Yazara göre adalarda güzel konaklar, meyve ve çiçek bahçeleri, şırıl şırıl akan dereler, binlerce kayığı alacak dalgakıranlar varmış.

Surp Haç Kilisesi bu güzelliklerden geriye kalan nadir örnekten biri. Daha önce de yazmıştım, dönemin İstanbul Patriği Mağakya Ormanyan’ın hazırlattığı bir rapora göre 1913-1914 arasında Osmanlı ülkesinde Ermeni cemaatine ait 2.538 kilise, 451 manastır ve 2000 okul vardı. Bu yapıların bir bölümünün fotoğraflarını, Birzamanlar Yayıncılık 100 Yıl Önce Türkiye’de Ermeniler (Yay. Haz. Osman Köker, 2005) adlı albümde yayımlamasaydı, bu yapılardan haberdar bile olamayacaktık çünkü İttihat ve Terakki’nin korkunç planı uyarınca 1915’ten itibaren zorla boşaltılan Ermeni köy ve şehirlerine yerleştirilen Müslüman ahalinin ilk işi, okulları ahıra, kilise ve manastırları camiye çevirmek olmuştu.

Gidenlerin gömdüğünü düşündükleri altın ve değerli eşyayı bulmak için yapılan acımasız kazıların eşlik ettiği imha harekâtı, Cumhuriyet döneminde tüm hızıyla devam etti. Nitekim 1923 tarihli Lozan Barış Antlaşması’nın 42. maddesinde “Türk hükümeti kiliselerin, sinagogların, mezarlıkların ve diğer dini yapıların tam koruma altına alınmasını garanti eder” dendiği halde, 1974 yılında yayınlanan UNESCO Raporu’na göre, geriye sadece 913 kilise ve manastır kalmıştı. Gayri resmi araştırmalara göre, 1974’ten sonra bunların 464’ü tamamen yıkıldı, 252’si yıkılmaya terk edildi, 197’si ise ciddi restorasyona ihtiyaç duyuyor. Halen UNESCO’nun ‘Dünya Mirası’ listesinde olan Ani bunların en önemlisi.

Hassasiyetlere binaen ‘Anı’

Bundan iki yıl önce, Garanti Bankası’nın Anadolu Sohbetleri programı kapsamında, bir grup gazeteci ile Kars’ı ziyaret ettiğimde, içinde pek çok kilise, manastır, kale, saray ve köprü kalıntılarını içeren dev bir açık hava müzesi olan Ani’den çok etkilenmiştim. Bir zamanlar gazetemizin yazarı olan sevgili Sevan Nişanyan’ın rehberliğinde Ani’yi gezerken, tanıtım tabelalarında 59. Hükümet’in Kültür Bakanı Atilla Koç’un “Türklerin hassasiyetlerini göz önüne alarak” koyduğu hatıra anlamına gelen ‘Anı’ adıyla müşerref olmuştuk. Elbette, tabelalarda Ermeni kelimesine de rastlamak mümkün değildi.

Boş hoşgörü retoriği

Tabelalar değişti mi bilmiyorum ama devlet büyüklerimizin tutumu pek değişmemiş görünüyor. Çünkü Başbakan Erdoğan, atalarımızın 1915’te soykırıma uğrattığı Ermeni halkının evlatlarının hassasiyetlerinin farkında olduğuna dair tek kelime sarf etmediği gibi, alt tarafı yılda bir gün kilisede ayine izin verdiğimiz için “Türklerin derin hoşgörüsünden” dem vuruyor. Daha önce de Dışişleri Bakanımız, Azerbaycanlı soydaşlarımızın ve Türk milliyetçilerinin hassasiyetlerine yenik düşüp büyük gürültülerle başlatılmış ‘Ermeni Açılımı’nın rafa kaldırıldığını teyit eden “Ermenistan sınır kapısı açılmayacaktır!” açıklamasını yapmıştı. Evet, yılda bir kez de olsa ayine izin vermek çok güzel bir davranış ama moda deyimle söyleyelim: “Yetmez!” Şimdilik burada kesip, bir tarih yolculuğuna çıkalım.

Sımpat’ın görkemli şehri

Kalkolotik Çağ’dan (MÖ 5500-3200) beri yerleşim yeri olduğu anlaşılan Ani, Pakraduni Hanedanı’ndan gelen Ermeni Kralı III. Aşod’un, 961 yılında 45 bin kişilik ordusunun huzurunda taç giydiği şehir. Ama asıl çehresini 977 yılında yine Ani’de tahta geçen II. Sımpat zamanında kazanmış. Sımpat’ın Kars’ın doğusunda, Arpaçay (Arpassus) Irmağı’nın batı yakasında, derin koyaklarla çevrili bir plato üzerinde kurduğu yeni şehrin o tarihlerde 100 bin kişiye ev sahipliği yaptığı rivayet olunuyor.

Dönemin Ermeni tarihçilerinden Asoğig, “[Sımpat] Ani’nin hendeklerini doldurdu ve üstüne Akhutyan Irmağı’ndan Dzağgotsatzor (Çiçekler Vadisi) denen vadiye kadar uzanan daire şeklinde bir sur inşa etti. Bu suru kireçle harçladığı taşlardan bina etti ve yanlarına burçlar ve yüksek kuleler dikti. Eskisini kat kat aşan bu sur, şehrin yayıldığı alanı bütünüyle kapsıyordu. Sedir ağacından kapıları, demirden bir parçayla ve sağlamca gömülmüş büyük çivilerle teçhiz edilmişti. Yine Ani şehrinde daha önce Argina’daki patrikhanenin kilisesini inşa etmiş olan mimar Dırtad yönetiminde muhteşem bir kilisenin temellerini attı” diyor. Dırtad, bir depremde hasar gören Aya Sofya Kilisesi’ni tamir etmesi için Konstantinopolis’e çağrılan büyük bir usta aynı zamanda. Bu tarihten itibaren, Ani’de Kral Aşod’un inşa ettirdiği surlarla çevrili eski şehir ile Sımpat’ın inşa ettirdiği çifte surlarla çevrili yeni şehir iki ayrı bölüm halinde var olmaya devam etmiş.

Selçukluların şansı

Buraya kadar her şey iyi ama 12. yüzyıl tarihçisi Urfalı Mateos’a bakılırsa, Bizans İmparatoru IX. Konstantinos Monomakhos tarafından bir saray ve Kapadokya’da bereketli topraklar verilerek kandırılan Ermeni Kralı II. Gagik’in şehrin anahtarını 1045’te Patriği Bedros aracılığıyla Konstantinopolis’e teslim etmesinden sonra Ani’nin kaderi tümüyle tersine dönüyor. “İmparator, Gagik’in Ani’yi görmesine bir daha asla izin vermedi. Gagik’e gelince bir sürgün gibi hain Grek milletinin arasında yaşadı” diye bağlıyor hikâyeyi Mateos.

O yıllarda Selçuklu-Türk akıncıları ile Bizanslıların arasında sıkışıp kalan Ani, Ermeni Takvimi’nin 513.yılında, Meryem Ana’nın göğe kaldırılması yortusunun, yani Surp Asdvadzadzin’in ertesi günü, 16 Ağustos 1064’te, şehri savunan Bizans garnizonunun panik içinde kaçması üzerine Selçuklu ordularının eline geçer. Bu umulmadık zafer karşısında şaşkına dönen Selçuklu Hükümdarı Alparslan’ın şöyle haykırdığı rivayet olunur: “Bu ele geçirilmez şehri bizim ellerimize bırakan onların tanrısı!”

1094’te İskit Tatarlarının, 1236’da Moğolların eline geçen, 1319’daki depremde büyük hasar gören şehir, Osmanlı döneminde tümüyle yıkılmaya terk edildi. Yine de 1965’lere gelindiğinde, ortada pek çok değerli kalıntı görülebiliyordu. 2005 yılına kadar ‘askeri yasak bölge olan’ bölgenin son durumunu ne yazık ki bilmiyorum ama Ahtamar’daki ayinin, bölgenin diğer zenginliklerini hatırlama vesilesi olmasını diliyorum.

Osmanlı’nın iktisatçı Ermeni paşaları

Bu topraklardaki Ermeni varlığını mimariden, edebiyattan, tiyatrodan, gazetecilikten veya müzikten örneklerle somutlaştırmak mümkün ama ben daha iyi bildiğim bir alandan, iktisat dünyasından üç örnek vereceğim.

Bilindiği gibi, Osmanlı padişahları II. Abdülhamid’e gelene kadar şahsi mülk edinmiyorlar ancak geliri saltanat makamının harcamalarına tahsis edilen arazilerin yanı sıra, hanedan mensuplarının ikametlerine tahsis edilen binaları hayatta oldukları sürece kullanabiliyorlardı. Tanzimat’ın ilanıyla sultanlara bu haklarının dışında yıllık 12 bin 500 lira maaş bağlandı. Bu o günün parası ile 12 milyon franka denk geliyordu. (Aynı dönemde Rus Çarı yılda 34 milyon, Avusturya-Macaristan İmparatoru ve Alman İmparatoru 19,5 milyon, İtalya Kralı 16 milyon, İngiltere Kralı 13,5 milyon frank ödenek alıyordu.) Daha şehzadeliği sırasında borsada oynayarak gelirini katlamayı başaran Abdülhamid başa geçtiğinde ilk olarak güvenebileceği bir Hazine-i Hassa Nazırı aramış ve şehzadeliği sırasında Osmanlı Bankası’ndan tanıdığı Agop (veya Hagop) Kazazyan’ı (1833–1891) seçmişti. O sırada Kazazyan, Galata Voyvoda Kaymakamlığı’ndan geldiği Osmanlı Bankası’nda Muhaberat-ı Türkiye Kalemi Müdürlüğü yapıyordu.

1879’da ‘Paşa’ unvanı ile Dolmabahçe Sarayı’nda bir daireye yerleştirilen Agop Kazazyan, kendisine güvenenleri mahcup etmedi ve iki defa da Maliye Nazırı oldu. Üstelik bu dönemlerde Hazine-i Hassa Nazırlığını da bırakmadı. Türkçe, Ermenice, Fransızca, İtalyanca ve Slavca konuşabilen Agop Paşa’nın hızlı yükselişinin ‘hoşgörülü’ Müslüman-Türk kesimde ne gibi hisler uyandırdığı Şair Eşref’in şu dörtlüğünden anlaşılıyor: “Sadrazam yap/ Denînin üstüne varsın gelen de bir denî olsun/ Sadaret mührü memnu’ ise vermek müsülmana/ Yahudi’den usandık, bir zaman da Ermeni olsun”.

Agop Paşa’nın suçu

Denî bilindiği gibi ‘alçak’ demek. Peki, Agop Paşa Müslümanlara ne gibi bir kötülük yapmıştır da, Şair Eşref’in hakaretine uğramıştır? Gelin siz karar verin: Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde sık sık memur maaşları ödenemezdi. 1888’de de benzer bir kriz yaşanmıştı. Memurların maaşlarını ödeyebilmek için Avrupa ülkelerine başvurulmuş, Galata sarraflarına bile borçlanılmıştı ama durum hala düzelmemişti. Şeker Bayramı’na birkaç hafta kala, gazetelerde, Maliye Nazırı Mahmud Celaleddin Paşa’nın merhum Ali Paşa’nın yalısını 30 bin liraya satın alma pazarlığı içinde bulunduğuna dair haberler çıkmıştı. Bir yıl önce Girit ihtilafını halletti diye Abdülhamid tarafından mükâfat olarak Maliye Nazırı yapılan Paşa haberi tekzip etti, fakat birkaç hafta sonra Levant Herald gazetesinde, Celaleddin Paşa’nın bayramdan önce Galata sarraflarından ‘memur maaşlarını ödemek için’ kısa vade ile otuz bin lira borç aldığı, vade geldiği halde borç ödenmediği için sarrafları temsilen Unciyan, Şişmanoğlu, Eseyan, Yeni Dünya adlı kişilerin Babıâli’ye başvurarak paralarını istedikleri yolunda bir haber çıktı.

Celaleddin Paşa’nın sarraflardan ‘memur maaşlarını ödemek için’ aldığı borç ile almaya çalıştığı iddia edilen yalının fiyatının 30 bin lira olması çok şüphe çekiciydi. Sonuçta, padişahın konuyu araştırmak için kurdurğu komisyon Celaleddin Paşa’yı azletti, yerine Agop Paşa tayin edildi. Birkaç ay sonra gazeteler Eylül maaşlarının verileceğini bildiriyor, işleri düzelten Agop Paşa’nın çalışmalarını övüyorlardı.

Kır atın ettiği

Agop Paşa, devletin kredi ilişkilerinde o zamana kadar tek kaynak olan Osmanlı Bankası’na alternatif olarak Kredi Liyone Bankası’nı (Banque Crédit Lyonnais) devreye sokan kişiydi. Ancak bu nedenle de Osmanlı Bankası’nın hışmına uğrayıp Maliye Nazırlığı’ndan uzaklaştırılacaktı.

Agop Paşa’nın ölümü ise Abdülhamid’in 1891’de kendisine hediye ettiği kır at yüzünden oldu. Yeniköy’de yaşlı annesiyle yaşayan Agop Paşa atıyla gezerken, çalıların arasından fırlayan bir kediden ürken at gemi azıya almış, Paşa’yı Kalender Kasrı’nın duvarına çarparak yere yuvarlamıştı. Ölümünden sonra Abdülhamit şöyle demişti: “Büyük bir servet yapabildiysem bu Agop Paşa’nın dirayeti sayesinde olmuştur. Mülkümü gayet iyi idare etmiş, yılda 500 bin altın gelir getirecek hale koymuştur. Özel kişilere ve vakıflara ait olmayan araziyi Sultan malı ilan etmek fevkalade bir fikirdi...”

İlk Osmanlı Liberalleri

Bu coğrafyada modern anlamda iktisat ile ilgilenmiş ilk Osmanlılar, Ermeni asıllı aydınlardır. Örneğin Nigoghayos Zorayan’ın (1821-1859) 1849 yılında İstanbul’da, Mühendisyan Matbaası’nda basılan Kaghakagan Dindesutyan Vra Deghegutyunner [Ekonomi politik hakkında malumatlar] kitabı, bu alanda bir ilk olarak kabul edilir. Zorayan, devrin Sadrazamı Mustafa Reşit Paşa’nın şahsi sarrafı ve Gümrük Emini Mıgırdıç Cezayirliyan’ın muhasebeciliğini yapıyordu. Bu ilişkileri sayesinde Cezarlıyan’ın Hasköy’de kurduğu okulun başına geçirilmiş, kitaplarını eğitim dünyasına tanıtma fırsatı bulmuştu.

Bu konudaki bir başka öncü eser, Bab-ı Âli Tercüme Odası Reisi Sahak Abro[yan]’ın (Osmanlı kaynaklarında Sehak Ebru olarak geçer) 1852’de İstanbul’da yayımlanan, yarı tercüme yarı telif eseri İlm-i Tedbir-i Menzil adlı kitabıydı. (Bu bölümdeki bilgileri veren Garo Aprahamyan’a teşekkür ederim. )

Mikael Portukal Paşa

Ama ilk Osmanlı liberalleri denince akla, Mikael Portukal Paşa (1842-1897) ile Sakızlı Ohannes Paşa (1836-1912) gelir. 1860’lardan itibaren Mülkiye Mektebi’nde maliye dersleri veren Mikael Portukal Paşa, 1888’de Celaleddin Paşa’nın başını yiyen mali skandal sırasında Nazırlıkta Nezaret Müsteşarı idi. Celadettin Paşa’nın yerini Agop Paşa alırken, Portukal Paşa da görevinden olmuştu. Ancak paşa işsiz kalmadı. II. Abdülhamid şahsi servetinin idaresini Paşa’ya teslim etti. Maden ve petrol işletme imtiyazlarını Abdülhamid’in şahsi mal varlığı haline getiren Mikail Portukal Paşa’ydı.

Sakızlı Ohannes Paşa

Mikail Portakal Paşa1897’de öldüğünde, Abdülhamid’in Hazine-i Hassa Nazırlığı görevini Sakızlı Ohannes Paşa devraldı. Ohannes Paşa, 1860’lardan beri Maliye Mektebi’nde kısaca ‘İlm-i Servet’ diye anılan iktisat derslerini veren çok yönlü bir fikir adamıydı. O yıllarda Mekteb-i Mülkiye’de öğrenci olan Ahmet İhsan bu iki paşanın önemini şöyle anlatır: “Dünyada hayatın ancak iktisat üzerine kurul­muş olduğunu, milletlerle memleketler kuvvetinin her şeyden ziyade mâlî teşkilat ve sa’yden (emek) çıkaca­ğını Mülkiye mezunlarına hep bu hocalar telkin etmişti. Sarıklı hocalardan ve evlerimizdeki atala­rımızdan dinlediğimiz batıl itikatları, yani fena surette tefsir edilmiş olan ‘kısmet’, ‘kanaat’ ve ‘fânî dünya’ akidelerinin boşluğunu, garpte i’tilâ etmiş (Batı’da ortaya çıkmış) olan ilmî ve fennî görüşler sayesinde tetkik ve hallolunması lazım gelen meseleleri; kurûn-ı vustâ (Ortaçağ) kafasıyla düşünmekteki tehlikeleri bu iki ho­cadan öğrenmiştim. Hülasa bütün Mekteb-i Mülkiye’de okuyanlar başka türlü yetişiyordu. Babala­rımızın görüş ve kanaatlerinin zıddına mefkûreler alıyorduk.”

Çok yönlü bilim adamı

Liberal düşünceleri ile Jön Türk hareketini derinden etkilemiş olan Sakızlı Ohannes Paşa’nın 1881 tarihli Mebad-i İlmi Serveti Milel adlı ders kitabı, Osmanlı Devleti’nde yayımlanan ilk klasik iktisat kitabı sayılır. Kitabın adı, İskoç iktisatçı Adam Smith’in Milletlerin Zenginliği adlı kitabının hemen hemen aynıdır. Ohannes Paşa’nın imparatorluğun kalkınması için serbest rekabeti gerekli gördüğü, himayecilik, devletçilik ve tekel usulüne, narha (devletin fiyatları belirlemesi) karşı olduğu görülür.

Devletin ulaşım hizmetlerini, özellikle demiryolu ve demiryolu alanındaki yapım ve işletme faaliyetlerini bütünüyle özel şirketlere bırakılması gerektiğini belirten Ohannes Paşa, serbest ticaretin temeli olan mülkiyet hakkı üzerinde durmuş, bireysel çıkarlarla, toplumun genel çıkarları arasındaki uyumun serbest ticaret ve rekabet sayesinde adeta kendiliğinden sağlanacağını vurgulamıştır. Paşa’nın, o dönemde Avrupa’da tartışılmakta olan sosyalizmi eleştirdiği ve insan doğasına aykırı bulduğu görülür. Ohannes Paşa’yla başlayan liberalizm düşüncesinin izleyicileri Münif Paşa, Cavit Bey, Prens Sabahattin, Ahmet Ağaoğlu gibi isimler olacaktır. (Doğan Avcıoğlu’ya göre Cumhuriyet döneminin başbakanlarından ve 1930’da kurulan Serbest Fırka’nın genel başkanı Fethi Okyar da bu ekoldendir.)

İlk estetik kitabı

Bu arada, Sakızlı Ohannes Paşa’nın Mekteb-i Fünun-ı Nefise-i Şahane’de estetik üzerine verdiği ders notlarını bir araya getirerek yayınladığı Fünun-u Nefise Tarih-i Medhali (Güzel Sanatlar Tarihine Giriş) adlı eserin Osmanlı’da ‘estetik düşünce’ tarihinin ilk kitabı sayıldığını, idare usulü derslerine ilişkin ulaşılabilen ilk kaynağın da yine 1884 yılında Mektebi Mülkiye dördüncü sınıf öğrencileri için hazırladığı ders notları olduğunu belirtelim. Ekim 1908’e kadar Hazine-i Hassa Nazırlığı’nı yürüten Ohannes Paşa, bu tarihte kendi rızası ile emekliliğe ayrılmış, bütün zamanını filoloji ve sözlük çalışmalarına hasretmiştir.

Özet Kaynakça: Herodot Tarihi (Çev. Müntekim Ökmen), Remzi Kitabevi, 1973;Rene Grousset, Başlangıcından 1071’e Ermenilerin Tarihi, Aras Yayıncılık, 2005; Arzu Tozduman Terzi, “Osmanlı Maliyesinde Söz Sahibi Üç Ermeni Nazır: Agop, Mikail ve Ohannes Paşalar”, 23-24 Nisan 2002 Uluslararası Türk-Ermeni İlişkileri Sempozyumu’na sunulan bildiri; Ahmet İhsan, Matbuat Hatıralarım, C. 1, Ahmet İhsan Matbaası, İstanbul 1930; Tevfik Çavdar, Türkiye’de Liberalizm (1860-1990), İmge Yayınları, 1992. Fotoğraflar Günay Göksu Özdoğan, Füsun Üstel, Karin Karakaşlı, Ferhat Kentel, Türkiye’de Ermeniler (İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2009) adlı kitaptan alınmıştır.

hurayse@hotmail.com

TARAF

YAZIYA YORUM KAT