Yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfâdıyız!

14.12.2011 09:45

Yasemin Çongar

Dün Melih Altınok yazdı. “Hıdır Amca” dediği Dersimli Hıdır Öztürk’le bir kahvehanenin arka odasında buluşmuş. Öztürk, 1992’de kızı Ayten’in JİTEM tarafından kaçırılıp, işkenceyle öldürülmesini anlatmış. Melih sessizce dinlemiş.

“Hıdır Amca’yı dinlerken boğazıma bir yumru oturdu fakat çocuğum yok” diyor yazısında, “günlerce işkence edilen kızını, gözleri oyulmuş, kafa derisi yüzülmüş şekilde bulan bir babanın acısını anlayamıyorumdur belki.”

Onlar konuşurken, bir yakını aramış Hıdır Amca’yı. Arayana, “Korkma” demiş, “korkmak yok artık, gazeteci yanımda, vekiller dinleyecek beni.”

O vekiller Hıdır Öztürk’ü dün dinlediler. Meclis İnsan Hakları İnceleme Komisyonu bünyesindeki “Terör ve Şiddet Olaylarına İlişkin Alt Komisyon” belki de ilk kez adına uygun bir iş yaptı; terörün ve şiddetin en kötüsünü yıllarca bu toprakların insanına uygulayan JİTEM’in kurbanlarından birinin hikâyesini dinledi.

Sonrasında vekillerle konuşmadım; Ayten Öztürk’ün nasıl öldürüldüğünü dinlediklerinde neler hissettiklerini sormadım. Ama biz, Taraf ’ın yazıişlerinde Hıdır Öztürk’ün komisyona söylediklerini yüksek sesle okuyamadık sonuna kadar; vahşeti anlatan cümlelerin ortasında düğümlendik. Sustuk. O anda Melih’in cümlesini düşündüm; “fakat baba değilim.”

Ben anneyim ve çocuğumun “iyi” olduğu bilgisi, en kötü zamanlarda bile, ışıklı bir hâle gibi çevreliyor baktığım her şeyi. “Yeter ki o iyi olsun” sözünü hamaset olmaktan çıkaran bir şey annelik; bencilliği azaltırken, derdi de dermanı da çoğaltan bir şey. Yine de Öztürk’ün “Cesedi parçalanmış, gözleri çıkarılmış, kulakları kesilmiş bir evladın babası olarak buradayım” diye başlayan sözlerindeki acı, bir “anne” gibi burkmadı beni; o acıyı anlamak hiçbir özel hale ihtiyaç yok, o acıyı anlamak için evlat sahibi olmak gerekmez, insan evladı olmak yeter, bunu hissettim.

Ama Öztürk ailesinin tarife gelmeyecek acısını, benim ve benim gibiler için katmerlendiren bir şey var, bunu da hissettim. Ayten Öztürk’e reva görülen ölümü ancak yıllar sonra öğrenen herkes için, hepimiz için bu acıyı büsbütün dayanılmaz kılan keskin bir sızı var. Bu devletin, bu ordunun, bu cinayet şebekesinin günahları karşısında bugün hâlâ yarı cahil oluşumuzun ve bu cehaletteki sorumluluğumuzun, “faili meşhur” bir zulmün faillerinden hâlâ hesap soramamışlığımızın, hesap sormak için belki de gereğini yeterince yapmamış olmamızın ağırlığı var. Bu topraklarda doğup büyümüş olmanın ve bu toprakları kanla sulayanlara bir türlü “dur” diyememiş olmanın, “dur” desek de kanı hâlâ durduramamış olmanın utancı var.

Sanırım ben, Hıdır Öztürk’ün gözlerine utanmadan bakamazdım; dün onu dinleyen vekiller bakabildiler mi, bilmiyorum. Ama onlardan biri, İnsan Hakları İnceleme Komisyonu Başkanı Ayhan Sefer Üstün yine Melih Altınok’a, utandığını ve bu utancın gereğini yapmak istediğini düşündüren sözler söylemiş:

“Meclis’te bir faili meçhulleri araştırma komisyonu olması bir ihtiyaçtır.”

Nihayet! Evet nihayet, daha önce CHP ve BDP’nin bu konudaki girişimlerine destek vermeyen AKP’nin bir üyesi, faili meçhuller için özel bir komisyon istiyor.

Belki Ayten Öztürk’ün bundan on dokuz yıl önce, çalıştığı un fabrikasının çıkışında beyaz bir taksiyle kaçırılıp, paramparça bir halde Elazığ Asrî Mezarlığı’na bırakılan cansız ve hâlâ gencecik bedeninin zihinlerimizden kovmaya çalıştığımız o korkunç görüntüsü, gecikmiş bir hayra vesile olur ve Meclis, cehaletini ve bu cehaletteki sorumluluğunu gidermek için bir adım atıp, JİTEM’in günahlarını bir bir incelemeye başlar. Belki bu sayede, hep birlikte utana utana öğrenir, öğrendikçe hesap sorar ve belki yavaş yavaş iyileşiriz.

Aslında bilen biliyordu tabii, konuşan konuşuyordu. Ayten Öztürk’ün Diyarbakır’ın Şehitlik semtindeki JİTEM binasında tutulduğunu ve “Yeşil” ile ekibi tarafından öldürüldüğünü PKK itirafçısı ve JİTEM tetikçisi Abdülkadir Aygan anlatmıştı. Baba Hıdır Öztürk de, ifadesinde, kızının kaçırılmasından önce, ailecek Tunceli İl Jandarma Alay Komutanlığı’na götürüldüklerinde, kendileri hakkında not tutan polis memurunu “Yeşil” yani Mahmut Yıldırım olarak sonradan teşhis ettiğini söylüyor.

O gün “Yeşil”e Ayten Öztürk’ün ve kardeşlerinin isimlerini dikte ettiren subayın ise dönemin Jandarma İl Alay Komutanı Ahmet Yıldırım olabileceği, arkadaşımız Remzi Budancir’in bugünkü haberinde yer alıyor.

Meclis komisyonu, işe, bu iki Yıldırım’ın Ayten Öztürk’ün katlindeki muhtemel rolü üzerinde durarak başlasın bence. Belki biz de böylece, “yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfâdı” olmanın utancından arınmaya başlayabiliriz.

ycongar@mac.com

TARAF 

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim