Yıkılsın bu rejimler de.. Yerine neyi koyacağımızın hazırlığı yok ise..

30.01.2011 01:51

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

secakirgil@yahoo.com

Müslüman coğrafyalarındaki, özellikle diyar-ı arabdaki sosyo-politik çalkantılar devam ediyor.. General Zeyn-el’Âbidin bin Ali’nin Tunus’taki 23-24 yıllık iktidarının bir anda tuz-buz olması ve 14 Ocak 2011 akşamı, ülkeden kaçtığının anlaşılmasıyla; sadece o iktidarın değil, diğer birçok iktidarların da, emperyalist güçler karşısında kuzu, kendi halkları karşısında bir canavar kesilen ve gerçekte ise, bir ’kağıt kaplan’ veya bir ’mukavva kale’  olduğu ortaya bir daha çıktı..

Bir farkla ki, bu kez, gelişmeler belirli bir sosyal grubun organize ettiği gösteriler şeklinde değil, sırf, iktidarda bulunan güç odaklarına karşı çıkmaktan başka bir özelliklerinin olmadığı anlaşılan kalabalıkların patlaması şeklinde gelişiyor..

1989’da Cezayir’de, ekmek ve şeker gibi temel ihtiyaç maddelerine zam yapılmasıyla başlayan protesto gösterileri kısa zamanda İslamî bir muhalefete dönüşmüş ve Abbas Medenî gibi seçkin şahsiyetlerin liderliğinde yükselen ’İslamî Selamet Cebhesi (Front Islamique Salvation- FİS), yapılan bir seçimde kesin zafer kazanmış ve amma, bu seçim sonucunu, hemen o gece, Cezayir ordusunundaki laik generaller, Batı emperyalizminin yaktığı ’yeşil ışık’la ve demokrasiyi kurtarmak adına, bir askerî darbeyle kanundışı ilan etmişler ve yüzbinlerce müslüman, açık hava zindanlarında kızgın çöl güneşi veya dondurucu çöl soğuğu altında yıllarca tutularak eritilmiş ve dışarda da, onbinlerce insan, kanlı bir savaşla telef edilmişti..

Ve aradan yıllaaar geçtikten sonra, yine bir ekmek ve şeker zammı üzerine Cezayir’de  başlayan sokak gösterileri, bir-iki gün sonra Tunus’daki benzer protestolar şeklinde bir yansıma yaptı, beklenmedik bir sür’atle ve beklenmiyen şekilde  Gen. Bin Ali’nin iktidarının sonunu getirdi..

Gen. Bin Ali de, en azgın bir ’arab kemalisti- laik’ olan Habib Burqiba’nın 30 yıllık diktatörlüğünün son yıllarındaki en katı uygulayıcılarından bir İçişleri Bakanı iken, Burqiba’yı beklenmiyen bir şekilde, bir saray darbesiyle kenara itivermişti, bir doktor raporuyla..

Ve Burqiba’nın devrilmesinden sonra, Bin Ali, geçmişteki şiddet uygulamalarının mimarı oluşuna bir kılıf uydurmak için, ’Burqiba’dan hepimiz korkuyorduk, sadece halk değil..’ diyor ve Tunus sosyal hayatında hemen her üniversiteden medyaya ve iş hayatına kadar hemen her sahada etkili ve hattâ bir iktidar alternatifi durumunda olan ’İslamî Yöneliş Hareketi’nin liderlerine uygulanan idâmları ve diğer zulümleri böyle mâzur göstermeye çalışıyordu..

İlginçtir, Bin Ali’nin kaçışından sonra, ondan geride kalan hükûmet’in başbakanı olan Muhammed Gannûşî de, ’Bin Ali’den hepimiz korkuyorduk, sadece halk değil.. Artık özgürleştik..’ diyordu.. Yani, tarih, tekerrür ediyordu..

Ancak, 25 sene öncelerde gerçekten de çok güçlü olan İslamî hareketin bağlıları, tarafdarları, bu çeyrek yüzyıllık katı laik uygulama sonunda âdetâ buharlaşmışcasına, bu son iktidar değişikliği ve halk patlaması karşısında, hemen hiçbir varlık gösteremediler.. O zamanlardaki İslamî hareketin en seçkin liderlerinden (ve de, şimdiki başbakan Muhammed el’ Gannûşî ile irtibatı bir soyadığı benzerliğinden ibaret olan) Râşid el’Gannûşî, mülteci olarak yaşadığı İngiltere’den‚ ’ülkeme en kısa zamanda döneceğim..’ demesi ve aradan iki hafta geçmesine rağmen muhtemelen, eski dostlarından kimseyi yanında bulamıyacağının endişesiyle, dönememiştir.

Ve, yıkmakta birleşen kitleler, bugün, neyi yapacaklarını bilememek konusunda tam bir ittifak manzarası sergiliyorlar.. Organize bir gücün de, öyle bir organize gücü yönlendirecek bir beyin ekibinin de olmadığı anlaşılıyor olmalı ki, Başbakan Gannûşî, Bin Ali döneminin bütün ’Bakan’larını değiştirdiği halde, kendisi istifa etmemekte direniyor..

Onun için, Bin Ali yönetimine karşı çıkmak dışında, ne yaptığını kimsenin bilmediği gibi görüntü veren bir ’halk patlaması’ndan söz etmek, yanlış olmasa gerek.. Teşkilatlı bir sosyal güç bulunsaydı, muhakkak ki tablo sadece yıkmaktan ibaret olmaz, yerine neyin nasıl konulacağının proğramlarına sahib bir siyasî hareket ortaya çıkabilirdi..

Bizim toplumumuz da bu konuda çok yüzağartıcı bir durum sergiledi-sergiliyor denilemez..

Çünkü, bırakınız inkılabçı bir yöntemle harekete geçecek bir sosyal hareketi, hattâ uzlaşma yöntemiyle iktidara gelenlerin yaptıklarını bile ütopik bir takım itirazlarla reddeden bazıları; Tunus’daki hareketin diğer arab diyarlarına da sıçramasından büyük ümidlere ve hayallere kapıldılar; ama, T.C.’deki kemalist-laik rejimin temel kurumlarına karşı verilmesi gereken mücadeleden pek söz etmiyorlar..

İşte böyle bir durumda, Tunus’daki halk patlamasının Mısır’da da yankıları görüldü..

Ama, Enver Sedat’ın 5 Ekim 1981 günü, bir askerî tören sırasında, (merhûm) Tğm. Khâlid İstanbulî tarafından öldürülmesinden itibaren -yardımcısı olduğu Sedat’ın yerine alan ve- 30 yıldır iktidarını sürdüren ve Amerika ve İsrail’in ’Yes, Man../  Evet efendim’cisi durumundaki General Husnî Mubarek, Tunus’daki mevkıdaşı Zeyn-el’Âbidin bin Ali gibi, hemen kaçıp gitmek gibi bir yolu izlemiyeceğini gösteriyor..

Hattâ denilebilir ki, Husnî Mubarek kaçmak istese bile, Amerika ve İsrail, onu kendi haline bırakmak istemiyeceklerinin işaretini veriyorlar..

Hatırlayalım ki, siyonist İsrail rejimiyle ilk barış andlaşmasını imzalayan ve bunun için de öldürülen Enver Sedat’ın yerine, hemen Husnî’yi de aynı güç odakları oturtmuş ve halk kitlelerinin hiç ilgi göstermediği cenaze törenine katılmak için Kahire’ye koşmuşlar ve kendilerine hizmet eden bu kişiyi, halksız olarak, yapayalnız toprağa verip, Hüsnî’nin iktidarını iyice perçinleyerek ülkelerine öyle dönmüşlerdi..

Aynı güç odaklarının şimdi de bütün dikkatleriyle, Mısır’ı kendi haline bırakmamak için teyakkuz halinde oldukları görülüyor..

Amerikan başkanı Obama ve Dışişl. Bakanı Hillary Clinton, Husnî Mubarek’e, halkın rızasını kazanacak reform proğramlarını hayata geçirmesini tavsiye ederken; diğer taraftan da, Mısır halkına, sabırlı, temkinli olmaları tavsiyesinde bulunuyorlar.. Husnî Mubarek ise, ’değişim vaadi’nde bulunuyor ve amma, ’değişimin kaosla değil, dialog yoluyla olması gerekliliği’ne vurgu yapıyor..

Mısır’daki bir rejim değişikliğinden en fazla tedirgin olan rejimlerin başında siyonist İsrail rejimi gelmekte.. Çünkü, Türkiye’yle bozuştuktan sonra, İsrail rejimi, bölgedeki en büyük müttefiki olan Mısır’ı da kaybedeceğinin korkusunda..  

Mısır halkının nasıl ağır bir sosyo-ekonomik ve politik şartlar altında yaşadığını az çok bilenler, bu halkın bugün gösterdiği bu vurdumduymazlık karşısında ister istemez, kahroluyorlar..

Ama, bu halk, öylesine yanılmalarla karşı karşıya kaldı ki.. Öylesine yanıltıcılıklarla  hep karşılaşmış bulunan bir halktan çok sağlıklı tepkiler ve hareketler beklenmemelidir.

Şöyle bir hatırlayalım:

Lord Cromer’in (ki, Mısır halkının dilinde Kromer Paşa olarak bilinirdi) 1895’den 1920’lere kadar, 25 sene süren bir süre boyunca, İngiliz Genel Valisi olarak hükmettiği Mısır’da.. İngiliz işgalinden kurtulmak yolundaki mücadele fikirleri filizlenirken..

Sa’d Zağlul Paşa, 1919 yılında, İskenderiye’de ingilizlere karşı -güya- istiklal talebiyle tertiblenen bir büyük mitingde, onbinlerin huzurunda, hanımının ve kızının başörtülerini çıkarırken, geniş kitleler, ilk şoku yaşamışlardı..

Zağlul Paşa’nın istiklal fikri, müslüman hanımların örtülerini atmaları temeli üzerine oturtulmuştu..

1929’larda İkhvan-ul’Muslimîyn teşkilatını kurup toplumun derinden İslamîleştirilmesi için bir yeni yöntem geliştirmeye çalışırken, muhakkak ki hayırlı adımlar atıyordu.. Ama, 1948’de siyonist haydutlar çetesi, kendilerini dünya kamuoyuna, müslümanların topraklarından bir kısmını işgal ve gasb ederek İsrail adında bir devletin varlığını dünyaya ilan ederken.. Siyonist İsrail ordusu karşığında ağır bir yenilgiyle noktalanan savaşta, binlerce İkhvan mensubunu, Kral Faruk’un emrine vermiş ve böylece artık müslümanların eskisi gibi zulmü uğramayacağını da hayal etmişti.. Ama, bizzat Hasan’ul’Bennâ başta olmak üzere, nice İkhvan liderlerinin öldürülmesi gibi bir acı gerçekle karşılaşılmıştı..

Temmuz-1952’de, General Necîb liderliğinde, ’Hür Subaylar Hareketi’  bir darbe yaparak Kral Faruk’u devirmiş ve sürgüne göndermişti.. O da ömrünü, 1960’larda, Roma ve Monaco kumarhanelerinde tamamlamıştı..

İhtilali yapanlar arasında bulunan Alb. Cemal Abdunnâsır, İkhvan’a yakın bir isim olarak biliniyordu..

Aradan bir sene geçmekteyken, Nâsır, General Necîb’i kızağa çekiyor ve ihtilalin liderliğini üstleniyordu..

’İkhvan’ da ona daha bir sempatiyle bakıyordu..Ve ama o Nâsır, 1954 yılında, ’İkhvan’ın seçkin isimlerinden ünlü İslam hukukçusu Abdulkadir Udeh’i idâm ettiriyordu..

Mısır halkı, 1956’daki Süveyş Savaşı’nı, arkasından Haziran-1967’daki korkunç yenilgiyle neticelenen savaşı da gördü..

1970’de Nâsır öldüğünde, yerine Yardımcısı Enver Sedat geçti.. Sedat, Abdulkadir Udeh’e idâm hükmü veren askerî mahkemenin başkanıydı..

Ekim- 1973’de ilk kez, siyonist İsrail rejimine karşı büyük bir zaferin kazanıldığı Ramazan Savaşı’ndan sonra ise.. O zaferin kendisine verdiği itibarla, halkı üzerinde bir otorite kuran Enver Sedat, İsrail’i resmen tanıyan Camp David Andlaşması’nı imzalayabildi, Mart- 1979’da...  Ve arkasından da, kendisini ’Ben Mısır’ın yeni firavunuyum, ikinci Ramses’im’ diyen  Enver Sedat, Ekim-1981’de, Tğm. Khâlid İstanbulî tarafından, Ekim-1973’deki Ramazan Savaşı zaferinin askerî törenleri sırasında öldürüldü..

İktidarın sınırlandırılamaması, asıl mes’elemiz..

Ondan sonrası da 30 yıldır Husnî Mubarek..

Müslüman coğrafyalarındaki iktidar sahiblerinin en büyük mes’elesi, iktidarı yönetilen kitlelerin, halkın iradesiyle değil, entrikalarla, darbelerle veya saltanat geleneğiyle ele geçirip, ölünceye kadar sürdürmek istemeleri..

Mısır’daki durum da bunun en çarpıcı örneklerinden birisini oluşturuyor.. Ve bu gibi rejimlerde, Hükûmet  genel olarak âdeta emperyalistlerin emirlerini icra eden bir mekanizma.. Kendisine verilen vazifeyi yerine getiriyor..

Halk ise, genelde, İkhvan’ul’Muislimiyn’in geniş sosyal yardım organizasyonu sâyesinde, halkın mustaz’af (hakkları gasbedildiği, ellerinden zorla alındığı için zayıf duruma düşürülmüş)  kesimlerinın ihtiyaçları, büyük çapta, karşılanıyor..

Ama, bu durum, bu toplumun derinden derine kaynayan bir toplum olduğunu  acı gerçeğini gizleyemiyor..

Ayrıca, İkhvan’ın mücadelede benimsediği, pasif mukavemet metodu da bir ayrı konu..

Şimdi bu halktan, başlarındaki tâgûtu devirmeleri bekleniyor, diğer müslüman toplumlarca..

Belki bu zâlim gidebilir, ama, bu zâlimin yerine bir yenisinin gelmemesi için ne gibi bir hazırlığı ve organizasyonu, ne gibi bir mücadele yöntemi ve umut bahşedecek ne gibi bir mücadele tecrübesi vardır bu halkın?

Husnî Mubarek, böyle bir halkın başında, o ülkeyi bir marketi işletir gibi, tek başına yönetti, 30 yıldır..

Ve şimdi de, siyonist İsrail rejimiyle sıcak ilişkilerin mimarı olan Ömer Süleyman’ı kendisine Cumhurbaşkanı Yardımcısı olarak açıkladı ve Mısır Hava Kuv. eski komutanı General Ahmed Şefiq’i de başbakanlığa getirerek, durumu kurtarmaya çalışıyor..

Ancak, şunu da hemen hatırlayalım ki, Gazze Kuşatması’nda, İsrail’le sıkı işbirliği yapan ve Refah şehrinin Gazze’ye ulaşan sınır kapılarını açtırmayan  kişidir, Ömer  Süleyman..

Ama, ne yazık ki, siyonist İsrail’in zulmüne haklı olarak tepki gösteren müslüman grupların hemen tamamı, Mubarek rejiminin bu zulümlerine karşı hemen hiç itiraz geliştirmemiştir..

*

Aynı şekilde, Mısır halkından beklediklerimizi, Yemen halkından ve Ürdün’den de bekliyoruz..

Ama, 41 yıldır iktidarda olan Libya Lideri’nin devrilmesini pek sempatiyle karşılamıyacağız galiba..

Çeyrek yüzyildır Yemen’de hükûmet eden Ali Abdullah Salih’in gitmesi için de dua ediyoruz.. Ama, unutuyoruz ki, Ali Abdullah Salih, ikiye ayrılmış olan Yemen’i birleştiren ve Güney Yemen’deki 25 yıllık marksist rejimi yenilgiye uğratıp, kanlı bir iç savaştan sonra, ülkesinin birliğini silah zoruyla da olsa yeniden sağlayabilen bir kimse olarak, prestijli bir gücü temsil etmektedir..

Ama, Umman Krallığı’ndan, Sultanlığı’ndan haberimiz bile yok.. Suûd Krallığı’na ise nicelerimiz  hâlâ sempati ile bakıyor..

Belki, Hâfız Esad’ın baskıcı rejiminden sonra Beşşar Esad Suriyesi, üstelik, kuzeyindeki Türkiye’yle oldukça sıcak münasebetler geliştirdiği için epeyce rahat sayılabilir..  

İran Körfezi’ndeki petro-dolar şeyh ve emirlikleri ise, daha bir ayrı âlem ve problem..

Irak’a gelince.. Zâten durumu ortada..

Halk kitleleri, Saddam’ı bile arar vaziyetteler..

İran da, İslam İnkılabı’nın 32. yıldönümünün eşiğinde, ikibuçuk yıl önceki cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra bünyesine ârız olan derin iç siyasî ihtilaf ve çatlaklar sebebiyle, pek de huzurlu sayılamaz..

Ve hattâ Türkiye’nin bile, geçmişte nice tahriklerle ne korkunç oyunlara geldiği görülmüşken ve daha birkaç ay önce de Dörtyol ve İnegöl gibi yerlerde, bir anda, ağır tahribata ve çeşitli etnik gruplar arasındaki bir boğuşmaya sürüklenildiğini hatırlarsak..

Söylenmek istenen, arab diyarlarındaki bu karışıklıkların sadece o coğrafyalara mahsus olmadığı hususudur..

Oradaki Hükûmetlerin devrilmesi halinde, yerine neyin konulacağının bilinememesi ayrı bir facia..

Yani, belki bir takım diktatörler ve zulüm rejimleri devrilecek ve yerine yenileri gelecek..

Çünkü, milletin iradesine, inancına, doğru ölçülerine uygun yönetimler oluşturmak çok ayrı bir konu.. Ve uluslararası denklemleri de gözetmek gerekiyor, elbette..

Ayrıca, başka ülkelerin halklarını suçlayabiliriz, ama,  TC. halkı da, 100 yıllık bir geçmişi olan İttihadçı ve kemalist dönemin halk kitlelerine karşı tezgahladığı korkunç entrikaları, derinden derine düşünmeye henüz de başlamadığı, bir acı gerçek değil midir?

Bugünkü dünyada, Kuzey Kore dışında, hangi ülkede, ölmüş bir siyasî lider’in ilke ve devrimleri, temel ölçüsü olarak kabul edilmektedir? 

Böyleyken, kendimizde yapamadığımızı Mısır’dan bunu nasıl bekleyelim?

Kaldı ki, arab beldelerindeki melikler, sultanlar, krallar, c.başkanları vs. liderler, uzun süreli başta kalsalar bile, hiç değilse iktidarları ölümleriyle sona eriyor..

Bizde ise, bir ölünün kutsallaştırılan isminden, resminden; büstünden, heykelinden ve 80 yıl öncesinin şartlarına ve emperyalist dayatmalarına göre geliştirdiği pragmatist ilke ve devrimlerinden hâlâ meded umuluyor, onlar anayasa da kaynağı olarak ele alınıyor ve o kişinin bir laik-kutsal mekan haline getirilen mezarını bir türbe halinde getirmenin en ilkel örnekleri sergileniyor..

Evet, başka halklardan fazla beklentilerimiz olabilir, ama, bu, başka halkların bizden beklentilerini bize unutturmamalıdır.. Unutmayalım ki, 1992’de ’Cezayir’de oynanan laik oyun Türkiye’de tekrarlanacak olsa, buna asla seyirci kalmayıp karşı çıkacaklarını’ söyleyen nice medya gülleri vardı ki, sonra, 28 Şubat 1997 Zorbalığı günlerinde, eski hastalıklarını tekrar sergilediler..

Bunları gözönünde bulundurmadığımızda, genelde çoğumuz da şunu söyleriz:

’İslam ülkeleri bir birlik olsa, olabilse.. Yahu, niye olamazlar, bu kadar mı zordur?

Halbuki, bu gibi kukla rejimlerinin başlarındaki insanlar durdukça, zâhiren bir birlik görüntüsü sağlansa bile, bunun etkisi n’olur?

Önce, evet, bu zulüm rejimlerinin devrilmesi, yok edilmesi ve milletin iradesine, inancına zıd düşmeyen, halkın inancından, iradesinden neş’et eden sosyal nizamların gerçekleştirilmesi olmaksızın, bu yöndeki denemelerin herhangi bir fayda sağlamıyacağı anlaşılmalıdır..

Sadece yıkmak değil, yıkılanın yerine neyin konulacçağını baştan iyi belirlemek..

Gerisi, evet, kaosun ve yeni zâlimlerin yolunu açar..

*

’Tarihteki boğuşmalar kalkış noktası olacaksa, Avrupa’da kimse kimsenin yüzüne bakamaz!’

Bir diğer konuya da kısaca değinelim..

Cumhurbaşkanı Gül, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi'nde ilginç bir konuşma yaptı, 25 Ocak günü.. Ve sorulan suallere de, çok net  karşılıklar verdi.. Her ne kadar, Türkiye C. Başkanı’nın AB m. vekillerince sorguya çekilmesi gibi hoş olmayan bir görüntü ortaya çıkmış olsa bile.. Ancak, Gül’ün pek çok cevabı, günlük diplomatik lafların ötesinde, her zaman ve mekanda savunulacak tipte net beyanlardı..

Gül, gelecek 10 yılda gelişen ekonomilerin dünyada önemli yere sahip olacağın, farklı büyüme hızlarıının yeni bir küresel güç dağılımına yol açmakta olduğunu, bugün artık güün, dünyanın başka yerlerine, özellikle de Asya'ya kaymakta olduğunu, bu trendin devam etmesi halinde Avrupa'nın rolünün ve ekonomik gücünün azalacağını’ da dile getiriyor ve şöyle devam ediyordu:

’Son yıllarda üye devletler sosyal bağların da zayıflamasından etkilenmiştir. Radikalleşme, farklı dini, etnik, kültürel gruplar arasındaki uçurumun artması uluslarımızdaki sosyal dokuya zarar vermiştir. Bugünkü trendler,  Avrupa toplumlarının birlikteliğini ve bütünlüğünü tehdit etmektedir. Hattâ, Avrupa'nın demokratik muktesebatını da tehlikeye düşürmektedir. Irkçılık ve yabancı düşmanlığı, ekonomik kriz ile el ele ilerliyor. Siyasî elitler ve bazı  hükümetler göç karşısında çok sert önlemler almak zorunda kalmaktadır. Roman  halkı, Müslüman ve Yahudiler, farklı olanlar pek çok toplumda sosyal dışlanmayla  karşı karşıya.. Güvensizlik, işsizlik, suç, fakirlik ve sosyal problemlerin en önemli nedeni olarak göçü gören siyasi partiler seçimlerde büyük destek alabilmektedir.. Bu trend hepimizi endişelendirmelidir. Çünkü bu patoloji Avrupa'yı  zayıflatmaktadır.’

Avrupa toplumlarında uyumun gerekli olduğunu dile getiren Gül,  ’Avrupa'daki Müslümanların yeni eğilimlerden daha fazla etkilendiğini ifade  ederek, özellikle 11 Eylül 2001 olaylarından sonra Müslümanlara bakış farklılığının  belirginleştiğini, terör örgütlerinin İslam’la alâkası olmadığını, Müslüman hedefleri de vurduğunu, amacın ütopik  fikirlerin gerçekleştirilmesi olduğunu’  da söylüyor ve şöyle devam ediyordu: ’Avrupa kıtası, Avrupa'nın diğer kültür ve dinlerle savaşmakta olduğunu iddia eden politikacılarla güvenlikte olmayacaktır. Tam tersine, kontrol  altına alınmadığı takdirde bu argümanların etkisi giderek artacak, bunun  sonucunda da Avrupa daha az hoşgörülü, daha az demokratik ve yaşanması daha  tehlikeli bir yer olacaktır. (..)Yahudi düşmanlığına destek 1920'lerde yüzde 5 civarındaydı,  1930'larda çığ gibi büyüdü ve zehirli bir nefrete dönüştü. Tarihin  tekrarlanmasına izin vermeyelim. Yani, Avrupa’da demokrasi ve insan hakları her zaman var olacakmış gibi addedilemez..’

Gül, Ermeni Soykırımı iddialarına ilişkin bir soru üzerine ise,  soykırım” sözünü doğru bulmadığını söylüyor ve şöyle diyordu:

“Tarihimizde soykırım yapıldığını kabul etmiyoruz. Eğer bunu kabul edenler ve iddia edenler varsa -ki var,- onlara çok açık bir çağrıda bulunuyoruz, 'gelin, ortak bir komisyon kuralım. Soykırım yok diyen ve var diyen bilim adamları bir araya gelsin, sonuna kadar sivil, askerî arşivlerimizi açalım, bu komisyon çalışsın ve neyse kabul edelim. Hatta üçüncü bir taraf varsa, o tarafın bilim adamları da katılsın, çalışsınlar neticeyi açıklayalım' diyoruz. 100 yıl önceki olaylar, I. Dünya Savaşı'nın olduğu dönemlerde cereyan etti. Çok acı olaylar yaşandı ve tabiî ki üzgünüz. Osmanlı dört cephede savaşırken, bazı vatandaşlarımızın tahrik edilmesiyle ayaklanmalar olunca bu vatandaşlarımızın yerleri değiştirildi o zamanki şartlarda.. Çatışmalar, kaybolan insanlar oldu. Bunlar üzülünecek olaylardır. Bir şeyin soykırım olması için bir dine ya da ırka mensup olanları ne olursa olsun kasıdlı öldürmeniz gerekiyor. O dönemde Ermeni vatandaşlarımız Osmanlı devletinin yüksek mahkemelerde üyelik, başkanlık yapmış, bazı merkezlerde Osmanlı'yı temsil eden büyükelçilerdir.. İstanbul’daki bütün Ermeni kiliseleri açık. Buna soykırım derseniz bu kabul edilemez. (…) Halbuki o savaşlarda bütün Balkanlar'dan milyonlar Türkiye'ye dönerken 3 milyona yakın insan öldü. Şimdi bu acıları yeni nesillere aşılayıp komşularla düşmanlık içine sokmamak için uzun yıllar bunlar anlatılmadı, hep öne bakıldı.

Tarihle beraber yaşarsak, Avrupa'da kimse birbirinin yüzüne bakamaz. Yapacağımız iş şu; hep beraber geleceğe bakmamız lâzım. Tabiî ki acılara üzülmemiz lâzım, ama gelecekte dostluk, beraber olma ve dayanışma içinde halklarımızın kardeşçe yaşamasını temin etmemiz lâzım. Suçlamanızı kabul edemeyeceğim. Varsa iddialar, buyurun diyorum. Çalışılsın, hep beraber görelim.”

Gül’ün, AB kurumunda, açıkça, Avrupa tarihinin bu acı gerçeğini hatırlatması, çok çok yerindeydi.. Çünkü, gerçekten de, geçmiş yüzyıllardaki uzuuun ve korkunç iç boğuşmalar bir yana, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları’nın asıl çatışma ve boğuşma alanlarının Avrupa coğrafyası olduğu ve bu kıt’adaki yüzmilyonların birbirini korkunç şekilde boğazladığı görülmez ve sadece Avrupa’nın bugün barış ortamında yaldızlı olan çehresine bakılırsa, bu yanıltıcı olur..

Bu arada, Türkiye'nin eksen kayması geçirip geçirmediğine dair soruyu da Gül, şunları söylüyordu:

“(…) Türkiye'nin ekseniyle ilgili tereddütleri doğru görmem. Türkiye'nin bütün ülkelerle işbirliği içine girme hakkı var. Türkiye'nin jeopolitik ve jeostratejik konumu açısından bunu değerlendirmesi de hakkı. İngiltere'ye biz hiç 'Commonwealth içinde aktifsin, Malezya'dan Kamerun'a kadar herkesle işbirliği içindesin' diye tenkid yöneltebilir miyiz? Ya da, Fransa'nın Afrika'da tarihten gelen ilişkilerini canlandırmasına bir şey denebilir mi? Türkiye'nin de çok yanlı dış politika çerçevesinde, tarihten gelen dostluğu olan ülkelerle daha çok işbirliği içinde olmasını herkesin normal karşılaması gerekir.”

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün dile getirdiği bu gerçekler, bu zamana kadarki hiç bir selefince dile getirilmemiş olması açısından da yerinde ve düşündürücüdür.

 

  • Yorumlar 10
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim