Yeni Tehdit Algısı: ‘Taşralı İslamcılığı’

28.12.2015 09:21

KENAN ALPAY

Polemik yazıları yazmak bazen heyecan verse de aslında fazlasıyla can sıkıcı bir meşguliyet. Ancak öyle zamanlar ve tartışmalar oluyor ki görmezden gelmek imkân dâhilinde olmuyor. Özellikle de geniş manada içinde bulunduğunuz camiadan birileriyle siyasi-ideolojik bir tartışmaya girişmenin zannedilenden daha fazla gerilimi oluyor.

Meseleyi zorlaştıran başlıca unsurlar araya giren dostlar ahbaplar, itiraz ve eleştiriyi sonucu kaçınılmaz bir biçimde çatışmaya dönüşeceği kaygısıyla izleyen okuyuculara oluyor.

Tartışmayı şahsileştirmek elbette yanlıştır. Ama eleştirinin öznesini, mantığını, misyonunu meçhulleştirecek kadar müphemleştirmek de faydasız bir uğraş oluyor. Eleştiri-kritik geleneğinin diğer mahalleye dönük yüzü kimi zaman usul ve üslupta çiğnenen ilkelere rağmen takdir görürken camia içine yöneldiğindeyse ne yazık ki usul ve üslupta takip edilen esaslara rağmen rahatsız edici hatta zararlı bulunabiliyor.

Bu sebeple meşru ve lüzumlu eleştirinin yokluğu, azlığı gayrı meşru söylemin, sonu hakaret ve tehdide kadar varan ithamların da önünü açmış oluyor. Yani eleştiri bir hak olduğu kadar sorumluluktur da, vakti ve zemini dâhilinde.

Taşralı’nın Taşralı İthamları

Genellikle kaleme aldığı hiciv yazılarıyla bilinen, en ciddi konularda dahi makara sarmakla maruf bir köşe yazarı zaman zaman siyasal-diplomatik alanlarda da kimi analizler yapmaya çalışıyor. Lakin argo sınırlarını zorlayacak kadar aşırıya kaçan hiciv dilini, muhataplarını sürekli tahkir eden ekâbir mantığını hemen hiç değiştirmeden yazıp çizmekte de ısrar ediyor.

İsmini anmasak da sadece kullandığı birkaç başlığa veya literatürüne adeta rengini veren kimi kelime ve kavramlarına baksak yeterli olur sanırım. Daha geçen gün muhataplarını ‘eleman’ olarak andığı yazısına “Orayı da cenabet etti” diye bir başlık atacak kadar yüzümüzü kızartmayı göze almıştı maalesef. Eleştirileri ‘laf çakma’ olarak nitelediği bir diğer yazısınaysa “Bu lafları it yese kudururdu ama o ıslık çalıyor” gibi son derece yakışıksız ve provokatif başlıklar iliştirmekten hiç gocunmuyordu. Bu dil ve üslubun, böyle bir cedel ve polemiğin de alıcısı var ama “temsil ettiği kesimlere ne kazandırıyor ve neler kaybettiriyor?” gibi ciddi bir muhasebeye ihtiyaç olduğu muhakkak.

Çünkü Hasan Cemal, Koray Çalışkan, Fazıl Say gibi kamuoyunda çoktan karikatürize olmuş kimi seküler-sol aktörleri hicvederken merkeze alınan mantık son derece sığ bir çekişmenin, bir taraftarlık duygusunun tezahürü olarak tebarüz ediyor.

Peki diğer konuları bir tarafa bırakıp Suriye üzerinden konuşacak olursak mezkûr köşe yazarı nerede durur, neye itiraz eder ve ne önerir? İşte diğer gelişmeler hakkında sarf ettiği cümleleri bir tarafa bırakacak olursak asıl sıkıntı kaynağı burada neşet etmektedir. Yazar, sürekli olarak ‘keşke’ler üzerinden tahlil yapmaktadır ama nedense Suriye üzerindeki İran ve Hizbullah’ın işgal ve katliamlarını görmezden gelerek hatta Şii-Sünni çatışması çıkmasın diye tolere edilmesini tavsiye ederek yapmaktadır tüm bunları. Ancak bu itiraz ve önermelerini Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Davutoğlu’nun dikkatini çekmeyecek bir biçimde satırlara dökmektedir.

Enteresan tutarsızlık ve hızlı dönüş hikâyeleri anlatan yazar, güya dün İrancılıklarını frenleyemedikleri birilerinin bugün de İran düşmanlıklarını frenleyemiyormuş. Kim bunlar, bilemiyoruz çünkü meçhul. Muhtemeldir ki çevresinde bulunan ve istisna kabilinden bu işlere teşne birilerini İslami camianın geneline teşmil etmeyi deniyor. Bir nevi hayali döneklerin kronik tutarsızlıklarını konu edinen adressiz mektuplar antolojisine lüzumsuz bir katkı.

Diğer taraftan ulusolcu-paralelci cenahın pek sevdiği ve İran muhibbi çevrelerde de revaçta olan o retorik sayın yazar tarafında da şöyle tekrar ediliyordu: “dün Eset kardeşim deyip tozutuyordunuz, Emevi camisinde namaz kılacağız diye coşuyordunuz, bak şimdi nasıl morardınız yaa!” Peki, sayın yazar kimi kastediyordu? Elbette yerlere göklere sığdıramadığı Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kendisini kast ediyordu. Ama sözü kendilerine kulak verildiği için dış politikayı bataklığa sürükleyen baş belası taşralı İslamcılara isnat ediyordu. İsterseniz o meşhur konuşmayı hatırlayalım: 5 Eylül 2012’de gerçekleştirilen bir toplantıda Tayyip Erdoğan CHP’nin Suriye politikasını eleştirerek “Siz zaten Suriye’de de Baas’la beraber çalışıyorsunuz” dedikten sonra şu vurgulu cümleleri paylaşmıştı: “İnşallah biz en kısa zamanda Şam’a gidecek, Selahaddin Eyyubi’nin kabri başında Fatiha okuyacak Emevi Camii’nde de namazımızı kılacağız. Kardeşlerimizle muhabbetle kucaklaşacağız, kardeşliğimiz için özgürce dua edeceğiz.” Tozutma, coşma diye aşağıladığı, taşralı İslamcılığa mal edip alay konusu yaptığı konuşma işte bu.

Atlanmaması gereken çirkin ithamlardan biri de “taşralı İslamcıların yalapşap duyguları” olsa gerek. Yalapşap duygular, ister bir duygu bozukluğunu isterse bir duygunun istismarını mı işaretliyor olsun her halükarda edepsizce bir yakıştırma. Mesela kamil duyguların, müşfik hislerin timsali sayın yazar bir defa olsun Suriye’de ve Irak’ta İran, Hizbullah ve Şii milisler eliyle katledilen insanların acılarını kalbinin ta derinliklerinden idrak etti mi? Bir kez olsun İran ve Hizbullah’ın Esed/Baas rejimini ayakta tutmak üzere giriştiği işgal ve katliamlarına yüksek sesle itiraz etti mi? Türbeler adına Esed’i kırmızı çizgi ilan etmenin, Rusya’nın tetikçiliğine soyunmanın İslam coğrafyasına ne büyük musibetler getireceğini İranlı ve İrancı dostlarına hatırlattı mı? Hayır, kesinlikle hayır. İran’ın Suriye ve Irak’taki cinayetkâr hegemonyasına hiçbir eleştiri ve itiraz yok. Dolaylı (esasen takıyyeci) bir müdafaadan, alaycı bir psikolojik yıpratma savaşından başka kayda değer bir kayıt bulamıyoruz biyografisinde. Belki Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Davutoğlu’nun bu süreçte daha fazla dikkatle üzerine eğilmesi gereken konulardan biri de İran hesabına konuşanların Eren Erdem gibi uzakta olmadıklarıdır.

Diplomasinin romantizm kaldırmayacağını, hep dengeli hareket etmenin gerektiğini salık veren yazar Suriye konusundaysa AK Parti Hükümetine “yalapşap duyarlılığıyla bilinen ufuksuz Taşralı İslamcılığından uzak durmasını” salık veriyor. Öyle ki bu taşralı İslamcılar Tunus’tan Libya’ya, Mısır’a, Yemen’e, Filistin’e kadar bir dizi macerayı örgütlemişler ve nihayetinde İhvanı Müslimin’i Sisi cuntasına toslatmışlardı. Tipik ulusolcutezler, bildik komplo teorileri deyip geçebiliriz. Fakat biraz olsun üzerinde duralım.

Sütre Gerisinden Konuşmanın Konforu

Öteden beri ‘taşralı-kasabalı’ ithamları sosyolojik açıdan hep kendini merkeze yerleştiren iktidar sınıflarının kavramsallaştırması olduğunu hatırlatmak gerekiyor. İttihatçı kadrolardan Kemalistlere ve liberal-sol kesimlere sirayet eden hastalığın semptomları bakın kimlerde görülüyor şu vakitler? Ciddi bir kibrin, istiğnanın tezahürü bu kavramsallaştırmanın sahibi kim? Tipiyle, şivesiyle, literatürüyle hatta yazılarındaki üslubuyla bile tepeden tırnağa bir ‘taşralı’. Ama gelin görün ki sözkonusu ‘taşralı’ yazar, yedi göbek İstanbullu Paşa çocuğu rolleri kesiyor mahallesinde büyüdüğü insanlara.

Tuhaf, hüzünlü bir sonradan görmenin hikâyesi duruyor karşımızda. İktidar değil iktidara yakın durma, başı okşanmış ve sırtı sıvazlanmış olma hissi bile ne kadar da hızlı çürütüyor.

Hep itidalli olmuş biri olarak aşırı uçlara da itidalli olma makamından hitap eden yazar, özellikle Suriye politikasının değiştirilmesini öngörüyor. Tartışmaya açıktır elbette. Sınırları taciz eden Rusya savaş uçağını düşürmek yanlıştı, diyor. Türkiye-İran işbirliği zaruri, diye ekliyor. Rusya ve İran’ın Suriye’deki işgal ve tutumunun nasıl sonlandırılacağına dair bir itiraz veya tavsiye yok. Zımnen önerilen şu: Suriye ve Irak, İran ve Rusya’ya teslim edilsin, başımız ağrımasın.

Esasen tam olarak şuydu önerisi: Suriye’yi İran-Rusya bloğuna, Irak’ı ise İran-Amerika bloğuna terk etmekten başka çare ve seçenek yok. Peki, Rusya’nın tacizine rıza gösterecek, İran’ın altını oymasına safça onay verecek bir siyaset tavsiye eden sayın ‘fakir’ Türkiye’yi hangi ‘yörünge’ye oturmanın mücadelesini veriyor sizce? Eğer Türkiye’yi ABD’ye doğru iten, İsrail’le anlaşmaya zorlayan bir süreç varsa bu sürecin doğrudan müsebbibi İran ve Rusya’dan başkası değildir herhalde.

Duygusal davranmayalım repliği bildiğiniz Makyavelizm’i işaretliyor. İç-dış dengeler değişiyor ve görülmeyecek gibi de değil. İyi ama daha dün Bülent Arınç ve Abdullah Gül’ün hatta Fethullah Gülen’in Mavi Marmara’yla başlayan dış politika sürecine dair söylediklerinden bir-iki tık geride olmaktan başka sizin kattığınız yenilik nedir? Sonra İran mevzusuna Fethullahçılık-Vahhabilik çerçevesi dışında başka bir yaklaşım yokmuş gibi “Feryadımdır” ağlaşmaları hiç yakışık almıyor. 

Yeni Akit

  • Yorumlar 3
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim