Yeni bir zümre: 'Sosyal bilimci' gazeteciler

27.12.2008 06:05

Kürşat Bumin

Söze işin geneline ilişkin bir tespitle başlayalım. “Sosyal Bilimler” adı altında toplanan disiplinlerin ülkemizde epeyce tembel davrandığını söylemek yanlış olmasa gerek.

Oysa toplum olarak bu disiplinlerin ortaya koyduğu çalışmalara-araştırmalara ne kadar ihtiyacımız var. Sosyal bilimler bugüne kadar bizi bize alıştığımız ve sürekli tekrarladığımız çerçevenin dışına çıkarak anlatma yolunda daha gayretli olsalardı, her şey çok daha değişik olurdu herhalde.

İsterseniz söylediklerimi bir örnekle biraz daha açmaya çalışayım. Ve bu örnek, hiç kimsenin alınganlığına yol açmamak için, neredeyse hiç dokunulmamış -düzelteyim: çok az dokunulmuş- bir “saha”ya, mesela Almanya'daki Türkiyeli göçmenlerin hayatlarının bin cephesinde 50 yıldır yaşadıkları dönüşümlere ilişkin olsun.

Bu büyük “sosyal dönüşüm”e ilişkin “yabancı kaynaklı” birkaç çalışmayla karşılaşmıştım bir zamanlar. Ama nedense, bu “saha”, az (hem de çok çok az) “Türk sosyal bilimci”nin ilgisini çekebildi.

Neden acaba? “Merak” edilmeyecek bir konu mudur bu? Birçoğu Türkiye'de kasabaya-ilçeye bile uğramadan bir Alman şehrine ulaşarak şu kadar kuşaktır hayat süren bu göçmenlerin ne derecede ve nasıl “dindar ve muhafazakar” oldukları ya da olmadıkları, yeni vatanlarında karşılaştıkları kimleri “ötekileştirme” sevdasında oldukları filan gibi sorulara cevap aramak yararsız bir uğraş mıdır?

Bu alana girilmesi, her şeyden önce, kimi araştırmalarda ve aldıkları tepkilerde sıkça karşımıza çıkan “özcü” yaklaşımların önünü kesmez miydi?

Sosyal bilimler keşke bizde de rolünü ve işlevini daha ciddiye alarak bizi bize anlatmak için ortaya çok sayıda yeni kavramlar koyabilse, yeni ilişkiler kurabilseydi. O zaman içinde hâlâ çırpındığımız pek çok sorun kafamızda çok daha netleşirdi muhakkak. “Aleviler”i, “Dindarlar ve muhafazakarlar”ı, “sadece muhafazakarlar”ı, “sadece dindarlar”ı, “laik dindarlar”ı, “dindar laikler”i, “milliyetçi dindarlar”ı vs mutlaka çok daha iyi anlardık.

Sözün döne dolaşa Prof. Binnaz Toprak'ın sorumluluğu altında yapılan ve -yine- büyük bir tepkilere neden olan “Din ve muhafazakarlık ekseninde ötekileştirmeler” başlıklı çalışmaya gelmekte olduğunu tahmin etmişsinizdir.

“Yine tepkiler” dedim. Çünkü bu da bize mahsus bir tarz!

Her şeyi tartışmaya çok hevesli olduğumuz için, üzerine atladığımız konunun “bilimsel bir araştırma” olmasının bu çerçevede hiçbir önemi yok gözümüzde. Önce araştırma sonucuna bakıyoruz; eğer bizi memnun edecek türden ise, başlıyoruz övgüler dizmeye... Bu araştırmanın bizi haberdar olmadığımız konularda bilgilendirip bilgilendirmemesi de bizi fazla ilgilendirmiyor. Kafamızda mevcut olan “kolektif hipotez”in doğrulanması yetip de artıyor bile...

Mesela şu soruya aldığımız cevap: “Ülkede başörtülü kadın oranı yüzde kaçtır?”

“Bilimsel araştırma”nın sonucu “çok yüksek”e mi işaret ediyor, o zaman yaşasın “bilimsel araştırmalar”!

Oysa üzerinde biraz düşünsek, bu tamamen “niceliksel sonuç”un elde edilebilmesi için “bilimsel araştırma” filan gerekmiyor. Bu yönde gerçekleştirilen -ve “bilimsel” olmayan!- bir “araştırma” yeter de artar bile.

Haksız mıyım; bu herkesin malumu “sonuçlar”la yetinerek karşımıza dikilen bir “sosyal bilim”den ne bekleyebilir, ne umabiliriz ki... Bu araştırmalar mı bize bizi bilmediğimiz yönlerimizle anlatacak, açıklayacak?

Neyse, gelelim büyük tepkilere neden olan şu son araştırmaya:

Bu araştırmanın -bence- en zayıf halkası Prof. Binnaz Toprak'ın “ekibi”dir.

(Bu arada hatırlatayım: Toprak, söz konusu ekibin Açık Toplum Türkiye temsilciliği tarafından önerildiğini söylüyor.)

Bu “ekip” en zayıf halkadır, çünkü üç “gazeteci”den oluşmaktadır.

Bana sorarsanız, gazetecilerle, hele de “Türk medyası”ndan üç gazete ile “bilimsel araştırma”ya koyulmak, maçı kaybettiğinizi işin daha başından ilan etmek, demektir.

Düşünebiliyor musuz; “Türk medyası”ndan üç gazeteci “bilimsel bilgi” peşinde! Bu kadarı bile insanı gülümsetmeye yetiyor.

Bu üç gazetecinin ikisini hiç tanımıyorum. Üçüncü gazeteciyi ise, yakınlarda şahit olduğum bir televizyon programından hatırlıyorum. Ama bu hatıra -bence- önemli ve de belirleyici nitelikte. Çünkü bu üçüncü gazeteci, bir eski özel kuvvet polisinin -ne münasebetle gerçekleştirildiğini hâlâ anlayamadığımız- konuk olduğu bir “Arena” programının stüdyodaki ikinci dereceden ev sahibiydi . Söz konusu eski polis memurunun “kaç kişiyi öldürdüğünü hatırlamadığı”nı açıkladığı bu programda programın sahibinin pişekârlığını yapıyordu.

Şimdi söyleyin: Bu gazetecinin “ötekileştirme” meselesinin anlaşılması için “derin mülakat” yapabilecek nitelikte birisini olduğunu düşünüyor musunuz? Sizi bilmem ama ben düşünmüyorum. Dolayısıyla, araştırmanın yöntemi olarak benimsenen “derin mülakat”ın bu kadro ile hızla “deruni muhabbet”e dönüşmeyeceğini kim garanti edebilir?

Evet benim gözümde araştırmanın en zayıf halkası bu idi. Binnaz Toprak'ın yanında yer alan ekipten haberdar olunca aklımdan ilk geçen düşüncenin “Sonunda bu da oldu; 'Türk medyası' sosyal bilimler alanına da el attı!” olduğunu da açıklayayım.

Bitmedi; buraya kadar karaladıklarım işin bir yönüne ilişkin yorumum. İşin öteki yönünü de yarın gözden geçireceğiz.

YENİ ŞAFAK

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim