Yaseminler Gülümsüyordu Ellerimiz Kavuştuğunda –7

12.12.2011 04:12

İbrahim Sediyani

 0.jpg“Bizler, doğup büyüdüğümüz köylerimizin, çocukluğumuzun geçtiği ilçelerimizin, bazen sevgiyi paylaşarak bazen de kavga ederek büyümeyi öğrendiğimiz şehirlerimizin, bir şiirin mısrâları gibi akan nehirlerimizin, şarkılarımıza ilhâm kaynağı olan yaylalarımızın, ağıtlarımıza işleyen dağlarımızın gerçek isimlerine yeniden kavuşmasını arzuluyoruz.

Yeşiliyle, mavisiyle, turuncusuyla, eflâtunuyla, gönlümüzdeki sevgiliye benzettiğimiz, akan her damla suyuna, tohum ektiğimiz her karış toprağına, kırlarında açan her çiçeğine, meyvâ veren ağaçlarının her yaprağına, insanlarına, hayvanlarına, bitkilerine, göllerine, akarsularına, derelerine, şelâlelerine, dağlarına, yaylalarına, mütevazi evlerimizi bembeyaz bir örtü altında bırakan karına, çocuklarımızın kadife saçlarını ıslatan yağmuruna, kızkardeşlerimizin yazmalarını dalgalandıran rüzgârına, yaşlılarımızın üretken ellerini nasırlaştıran toprağına, kışına ve yazına, baharına ve güzüne, güneşine, bulutuna, ayına, yıldızlarına, gecelerine ve gündüzlerine iflâh olmaz bir aşkla sevdâlandığımız coğrafyamızın kadim isimlerine, âzîz ve cefakâr milletimizin halen günlük yaşamında kullanmaya devam ettiği gerçek isimlerine yeniden kavuşmasını istiyoruz.

Tek derdimiz budur.

Bu ülkenin tüm aydın ve onurlu insanlarını, erdem ve fazilet sahibi bireylerini, ister Türk, Kürt, Laz, Çerkes, Ermenî, Arap veya Gürcü olsun, Alevî veya Sünnî olsun, bu ülkenin tüm yurttaşlarını, özgürlük, ilerleme ve aydınlık yarınlardan yana olan tüm yurttaşlarını, yaşadığımız coğrafyada egemen olan şoven siyasanın yüz yıla yakın bir zamandır bizlere yaşattığı bu utanca son vermek için sorumluluk almaya çağırıyoruz.

Yasakçılar, inkârcılar, ırkçılar, bu topraklara kin ve nefret tohumları ekenler, âzîz milletimizin farklı mezhebî inançları olan ve farklı diller konuşan insanları arasına düşmanlık ve ayrımcılık tohumları ekenler, farklılıkları yok etmeye çalışıp herşeyi “tek”leştirmeye çalışanlar eninde sonunda kaybedeceklerdir.

Çünkü onlar haksızdırlar. Haklı olan bizleriz.

Biz kazanacağız.”

Masa-yı Esma

 

Doğan Özlük ve ben, Tahran’ın sembolü olan Özgürlük Meydanı (Fars. ﺁﺰﺍﺪﻯ ﻤﻴﺪﺍﻨﻰ [Meydanê Azadî])’ndaki gezintimizi sürdürürken, bugün aynı numaradan dördüncü kez aranıyor telefonumuz:

- Selamun aleykum.

- We aleykum selam, Ağa-yê Zeki Savaş. Halê to çıtorest?

- Xub, xêyli memnun. Halê şoma çıtorest?

- Ba teşekkur. Arabanın işi bitti mi abi?

- Bitti bitti. Siz hâlâ Azadî’de misiniz?

- Belê.

- Güzel. Ben şimdi yola çıkıyorum size doğru. Yalnız yol uzun, vakit kaybetmeyelim. Siz de tramvaya binip İnqılâb-ı İslamî’ye kadar gelin, orada inin. İnqılâb-ı İslamî’de buluşalım, ordan alırım sizi.

- Tamam abi.

Telefonu kapattıktan sonra, tramvay durağına doğru yöneliyoruz. Buluşma vaktimiz nihayet gelmişti.

Birkaç saat önce Firdevsî Meydanı (Fars. ﻔﺮﺩﻭﺴﻰ ﻤﻴﺩﺍﻨﻰ [Meydanê Ferdovsî]) ile Özgürlük Meydanı (Fars. ﺁﺰﺍﺪﻯ ﻤﻴﺪﺍﻨﻰ [Meydanê Azadî]) arasında yaptığımız “biarti” yolculuğunu yeniden, fakat bu kez tersinden yapacaktık.

Ancak Firdevsî’ye kadar gitmeyecektik. Özgürlük Meydanı (Fars. ﺁﺰﺍﺪﻯ ﻤﻴﺪﺍﻨﻰ [Meydanê Azadî])’nda tramvaya binecek, İslam Devrimi Meydanı (Fars. ﺍﺴﻼﻤﻰ ﺍﻨﻘﻼﺒﻰ ﻤﻴﺪﺍﻨﻰ [Meydanê İnqılâb-ı İslamî])’nda inecektik.

İslam İnqılâbı Meydanı’nda buluşacaktık, Zeki abiyle.

Durakta tramvaya biniyoruz ve uzun süren bir yolculuk sonunda, İslam Devrimi Meydanı (Fars. ﺍﺴﻼﻤﻰ ﺍﻨﻘﻼﺒﻰ ﻤﻴﺪﺍﻨﻰ [Meydanê İnqılâb-ı İslamî])’nda iniyoruz.

Meydanda indikten sonra, bu kez biz arıyoruz Zeki abiyi.

Güzel Şehir Sineması (Fars. ﻘﺸﻨﮛ ﺸﻬﺮ ﺴﻴﻨﻤﺎ [Sinema-yê Şehrê Qeşeng]) önünde park ettiğini, orada beklediğini söylüyor.

Hemen yürüyoruz Doğan’la birlikte Güzel Şehir Sineması’na doğru.

Yürürken kalbim heyecanla çarpıyor. Kendi kendime, “Acaba çok değişmiş midir? Görünce tanıyabilecek miyim?” diye sorular soruyorum. O’nu yıllaaar sonra yeniden görecek olmanın heyecanı var içimde.

Tâ 90’lı yılların başında, Diyarbakır’da üniversite okuduğum yıllardan yakın arkadaşım, can dostum, ağabeyim... Tahran’da yaşıyor.

Tam 18 yıldır görmemişiz biribirimizi. 18 yıl aradan sonra görüşeceğiz.

18 yıl; dile kolay...

Biraz yürüdükten sonra varıyoruz sinemanın önüne. Güzel şehir Tahran’ın Güzel Şehir Sineması’nın önünde, güzel yüzlü bir adam el sallıyor bizi görünce...

Yüzünde 18 yıl önceki o aynı “Diyarbekir gülüşü”; gözlerinde o aynı “kristal bakışlar”...

Benim de gözlerim “kristalleşiyor” O’nu görünce; buğulanıyor.

O’nda sevinç ve gülümseme var fakat, neden bilmiyorum, bende hüzün var. Kimbilir; belki de 18 yıl geriye gidip, Diyarbakır’daki Dilan Sineması’nın önünde sarılıp kucaklaşıyormuşuz hissine kapıldım. Tahran değil Diyarbakır; Güzel Şehir Sineması değil Dilan Sineması; belki de.

 “Aç mısınız? Bir yerde oturup birşeyler yiyelim” diyor. “Tamam, ondan sonra bizim otele gideriz, orda oturup sohbet ederiz” diye cevap veriyorum ben de. Doğan daha pratik bir yol öneriyor; “Abi o zaman iki işi aynı anda yapabiliriz, niye fazladan vakit harcayalım ki, direk otele gidelim, otelde de yemek var ya, orda hem yemek yer hem sohbet ederiz” diyor.

Tevekkeli dememişler, “Akıl yaşta değil baştadır” diye; kabul ediyoruz ikimiz de Doğan abimizin bu teklifini.

Arabaya atlayıp yola veriyoruz. Sohbet ede ede gidiyoruz.

Birkaç dakika süren bir yolculuktan sonra Ayetullâh Taleganî Caddesi (Fars. ﻄﻠﻘﺎﻨﻰ ﺁﻴﺖﺍﷲ ﺨﻴﺎﺒﺎﻨﻰ [Xiyabanê Ayetullâh Taleqanî])’ne varıyoruz. Arabayı Huweyze Oteli (Fars. ﻫﻭﻴﺰﻩ ﻫﺘﻞ [Hotel Huweyze]) önünde park edip, giriyoruz otelin kapısından içeri.

Önce mescîdde namazlarımızı kılıyoruz. Sonra da yemek için 2. kattaki restorana gidiyoruz.

Restoranda boş bir masa bulup oturuyoruz. Biraz sonra garsonlar geliyor; “Temayil darid çı?” (Ne arzu edersiniz?) diye soruyor.

Doğan “kebab” istiyor; Zeki abi de O’na uyup aynı şeyi istiyor. Sonra bana soruyor garson. Ben de – sanki anlıyormuş gibi yapıp – menü kartını uzun uzun inceledikten sonra,

- Ben havyar istiyorum, diyorum.

Ağzımdan “havyar” kelimesi çıkınca, Zeki Savaş ve Doğan Özlük, önce kısa bir şaşkınlık geçirip yüzüme aval aval bakıyorlar, sonra da aynı anda başlıyorlar gülmeye...

İkisini de gülme tuttu şimdi. Garson da – olayı anladığı için – aynı şekilde gülüyor onlarla birlikte.

Zeki abi bir yandan gülerken, bir yandan da soruyor:

- Sen hiç hayatında havyar yedin mi, İbrahim? :) :)

- Yok abi, bilmiyorum, ilk defa yiycem herhalde. :) :)

- Var yaaa, hiç değişmemişsin. Hâlâ aynı İbrahim’sin.

- :)

- Ben çok iyi biliyorum ki senin canın şu anda kebab istiyor. Fakat sırf İran’a gelmişsin diye, sırf bu yemeği İran’da yiyeceksin diye havyar istedin, değil mi? Yani nereye gidersen git, oranın kültürüne göre yaşa; hemen entegre ol, ordaki insanlar nasıl yaşıyorsa sen de onlar gibi yaşa. Mantık bu, değil mi? Canın kebab çektiği halde mahsus havyar istedin; İran balığı olduğu için.

- :) :)

- Dedim ya; hiç biraz olsun değişmemişsin. Hâlâ aynısın...

Biraz sonra yemeklerimiz geliyor. Garson, tabakları tek tek koyuyor masaya. Zeki Savaş ile Doğan Özlük önümdeki havyar tabağına bakıp gülüyorlar.

Baktım bunların duracağı yok, madem bu kadar neşelenmişler, bu neş’elerini daha da arttırayım dedim. Kasıla kasıla geriye yaslanıp, “günün anlam ve önemini belirten” şu konuşmayı yapıyorum:

- Evvvet arkadaşlaaaaar! İslam İnqılâbı’na verdiğimiz 30 yıllık desteğin karşılığı olarak, bir porsiyon havyar hak ettikkk!!!...

Bu süperdi işte... Üçümüz de gülmekten masaların altına girmiştik...

Yemekten sonra kalkıyoruz yerlerimizden. Bu otelden çıkıp, başka bir otele gideceğiz.

Ayetullâh Taleganî Caddesi (Fars. ﻄﻠﻘﺎﻨﻰ ﺁﻴﺖﺍﷲ ﺨﻴﺎﺒﺎﻨﻰ [Xiyabanê Ayetullâh Taleqanî]) üzerindeki Huweyze Oteli (Fars. ﻫﻭﻴﺰﻩ ﻫﺘﻞ [Hotel Huweyze])’nden çıkıp, Tahran’ın kuzeyinde, Çemiran (ﮀﻤﺮﺍﻥ) semtinde bulunan Persian İstiklâl Oteli (ﺍﺳﺘﻘﻼﻝ ﭘﺮﺳﺘﺎﻥ ﻫﺘﻞ [Hotel Persian İstiqlâl])’ne gideceğiz.

Orada, başka bir program için Türkiye’den dâvet edilmiş olan kardeşlerimiz var.

Kimler mi? Kimler kimler yok ki? Güzel yurdumun en güzel insanları...

Tahran’ın bir yerinden diğer bir yerine gidiyoruz diye, öyle şıp diye oraya varacağımızı sanmayın sakın. Huweyze Oteli ile İstiklâl Oteli arasında tam 11 km’lik bir mesafe var.

Eh, Tahran bu; Tiran değil.

Zeki abinin arabasıyla yola koyuluyoruz.

Ayetullâh Taleganî Caddesi (Fars. ﻄﻠﻘﺎﻨﻰ ﺁﻴﺖﺍﷲ ﺨﻴﺎﺒﺎﻨﻰ [Xiyabanê Ayetullâh Taleqanî])’ni bitirip Bahar Caddesi (ﺑﻬﺎﺮ ﺨﻴﺎﺑﺎﻨﻰ [Xiyabanê Bhar]) caddesini de geçtikten sonra direksiyonu sola kırıp Ali Şeriâtî Caddesi (Fars. ﺸﺮﻴﻌﺘﻰ ﻋﻟﻰ ﺨﻴﺎﺑﺎﻨﻰ [Xiyabanê Ali Şeriâtî])’ne giriyoruz. (NOT: Seyahatname’nin ilerleyen bölümlerinde hem büyük filozof Ayetullâh Mahmud Taleganî’nin, hem de büyük sosyolog Dr. Ali Şeriâtî’nin mübarek hayatlarını, mücadelelerini, eserlerini ve fikirlerini çok detaylı ve ayrıntılı bir şekilde ele alacağız, inşaallâh.)

Ali Şeriâtî Caddesi (Fars. ﺸﺮﻴﻌﺘﻰ ﻋﻟﻰ ﺨﻴﺎﺑﺎﻨﻰ [Xiyabanê Ali Şeriâtî]) üzerinde 350 m kadar gittikten sonra direksiyonu tekrar sola kırıp bu kez Şiraz Baharı Caddesi (Fars. ﺸﻴﺮﺍﺯ ﺑﻬﺎﺮ ﺨﻴﺎﺑﺎﻨﻰ [Xiyabanê Bharê Şiraz])’ne giriyoruz. Bu cadde üzerinde de 280 m kadar yol aldıktan sonra bu kez direksiyonu sağa çevirip Müderris Otobanı (Fars. ﻤﺪﺭﺱ ﺑﺯﺮﮜﺮﺍﻩ [Buzurgerahê Mûderrîs])’na varıyoruz.

Artık yolu tamamen Müdderis Otobanı üzerinde alıyoruz. Gideceğimiz adrese kadar sapmıyoruz bu yoldan.

Bu otoyol üzerinde sohbet ede ede giderken, sağımızda ve solumuzda sırasıyla şunlar çıkıyor karşımıza:

- Şehîd Beheştî Meydanı (Fars. ﺑﻬﺸﺘﻰ ﺸﻬﻴﺪ ﻤﻴﺪﺍﻨﻰ [Meydanê Şehîd Beheştî])... (NOT: Seyahatname’nin ilerleyen bölümlerinde Ayetullâh Mûhâmmed Hûseyn Beheştî’nin mübarek hayatını, mücadelesini, eserlerini ve fikirlerini de çok detaylı ve ayrıntılı bir şekilde ele alacağız, inşaallâh. Bizler, İran’da bulunduğumuz süre içinde, İslam Devrimi’nin bu öncü isimlerinin kabirlerini ziyaret etme şansı bulup, mezarları başında bir Fatihâ okuduk.  İşte burada isimlerini okuduğunuz her şahsiyeti, kendi mezarı başında Fatihâ okuduğumuz bölümde anlatacağız. Böyle bir metod takip etmeyi daha uygun gördük. İki kişi hariç: İmam Humeynî ve Ali Şeriâtî. İmam’ı, mütevazi evine misafir olduğumuz bölümde anlatacağız. Ali Şeriâtî’nin ise, bildiğiniz gibi mezarı İran’da değil. İslam Devrimi’ni göremeyen ve devrimden iki yıl önce Londra’da şehîd edilen Ali Şeriâtî, Suriye’nin başkenti Şam’da, Peygamber Efendimiz’in torunu ve Hz. Ali’nin kızı Hz. Zeyneb annemizin yanına defnedilmiştir. Ali Şeriâtî’yi, habis Şâhlık rejimi zamanında yıllarca kalıp her türlü insanlıkdışı işkencelerden geçirildiği hapishaneyi gezerken anlatacağız.)

- İmam Humeynî’nin Türbesi (Fars. ﺨﻤﻴﻨﻰ ﺍﻤﺎﻡ ﻤﺼﻼﻯ [Musalla-yê İmam Xomeynî])...

- Bünyad Mustaz’âflar (Fars. ﻤﺴﺘﻀﻌﻔﺎﻦ ﺒﻨﻴﺎﺪ [Bûnyad Mustaz’âfan])... (NOT: Bünyad bünyesinde faaliyet gösteren Mustaz’âflar ve Şehîdperverler Kurumu hakkında daha ayrıntılı bilgi için bkz. Yaseminler Gülümsüyordu Ellerimiz Kavuştuğunda – 2)

- İslamî Kültür ve İletişim Teşkilatı (Fars. ﺍﺴﻼﻤﻰ ﺍﺮﺘﺑﺎﻂﺎﺖ ﻔﺮﻫﻨﮛ ﺴﺎﺰﻤﺎﻥ [Sazmanê Ferheng û İrtibatatê İslamî]; İng. Islamic Culture and Communication Organization)...

- Ayetullâh Taleganî Parkı (Fars. ﻂﺎﻠﻘﺎﻨﻰ ﺁﻴﺖﺍﷲ ﭙﺎﺮﮎ [Park Ayetullâh Taleqanî])...

Taleganî Parkı’nı geçtikten sonra Müderris Otobanı’nı terkediyor ve burada sola dönüp Heqqanî Otobanı (Fars. ﺤﻘﺎﻨﻰ ﺒﺰﺮﮜﺮﺍﻩ [Buzurgerahê Heqqanî])’na giriyoruz.

Heqqanî Otobanı (Fars. ﺤﻘﺎﻨﻰ ﺒﺰﺮﮜﺮﺍﻩ [Buzurgerahê Heqqanî]) üzerinde sadece 200 m kadar yol aldıktan sonra, KÜRDİSTAN OTOBANI (Fars. ﻛﺮﺪﺴﺘﺎﻦ ﺒﺰﺮﮜﺮﺍﻩ [BUZURGERAHÉ KÚRDİSTAN])’nın hemen önünde, Venek Meydanı (Fars. ﻮﻨﮏ ﻤﻴﺩﺍﻨﻰ [Meydanê Venek])’nda Veli-yi Asr Otobanı (Fars. ﻋﺼﺮ ﻮﻠﻰ ﺒﺰﺮﮜﺮﺍﻩ [Buzurgerahê Weli-yi Asr])’na çıkıyoruz.

İsmi bile kalplere huzur veren, kör gözlere ışık, işitmeyen kulaklara sedâ olan, gönüllere şifâ, dertlere devâ KÜRDİSTAN OTOBANI’na paralel bir şekilde yol alıyoruz şimdi...

Veli-yi Asr Otobanı (Fars. ﻋﺼﺮ ﻮﻠﻰ ﺒﺰﺮﮜﺮﺍﻩ [Buzurgerahê Weli-yi Asr]) üzerinde giderken karşımıza şunlar çıkıyor:

- İstiklâl Tennis Kulübü (Fars. ﺍﺴﺗﻘﻼﻞ ﺗﻨﻴﺱ ﺒﺎﺸﮝﺎﻩ [Başgehê Tennis İstiqlâl])...

- İran Kızılay Merkezi (Fars. ﺍﻴﺮﺍﻦ ﺍﺤﻤﺮ ﻫﻼﻞ ﻤﺮﻜﺯﻯ [Merkezê Hilâl-ı Ahmer İran])...

- Millet Parkı (Fars. ﻤﻠﺖ ﭙﺎﺮﮎ [Park Millet])...

Otele varmamıza az bir süre kala, Zeki Savaş ağabey, cep telefonundan M. Ali Akbulut ağabeyi arıyor. Geldiğimizi haber veriyor; bizi otel kapısında karşılaması için.

Gaziantepli bir gazeteci kardeşimiz olan M. Ali Akbulut, organizasyonda görevli. Kendisi de Zeki abi gibi Tahran’da yaşıyor ve İran devlet radyosunun Türkçe servisinde çalışıyor.

M. Ali Akbulut, ismini sıklıkla duyduğum ve âşina olduğum bir isim. Fakat yüzyüze ilk defa tanışacağız biribirimizle. M. Ali abi, hem Türkiye medyasına hem de İran medyasına uzun yıllar büyük hizmetler vermiş bir gazeteci; fakat en önemlisi de, benim Haksöz’deki yazılarımı sürekli İran devlet televizyonunun web sitesinde de yayınlayarak tüm İslam dünyasına hizmet etmiş bir insan.

Uzun süren bir yolculuk sonucunda Veli-yi Asr Otobanı’ndan çıkıp sola kırıyor ve Zuhrebî Caddesi’ne giriyoruz. İstiklâl Oteli, bu cadde üzerinde.

Otelin parkında arabayı parkedip çıkıyoruz dışarı.

M. Ali Akbulut, otelin kapısında karşılıyor bizi. Sarılıp kucaklaşıyoruz. Hal hatır derken, hemen soruyorum:

- Abi kimler var içeride?

- Kimler yok ki Sediyani? Burhaneddin Rabbanî, Halid Meşal; kimi istersen?

- Ciddî misin abi? Meşal de var, haa?

- Evet. Hangisiyle ropörtaj yapmak istersen söyle, görüştürürüm seni. Haksöz için de iyi olur bu ropörtajlar.

- Süpersin abi yaa...

- Haaa, Kürdistan’dan İslam âlimleri de dâvet edilmiş, içerideler. Erbil’den geldiler. Görsen, hepsi peşmerge kıyafetiyle dolaşıyor içeride. Senin onlarla mutlaka tanışman lazım. Çok şeker insanlar. Ben sohbet ettim kendileriyle.

- Harika.

 (NOT: Bu konuşma, Üstâd Burhaneddîn Rabbanî’nin Afganistan’da hain bir saldırı sonucu şehîd edilmesinden sadece 3 gün önce gerçekleşmiştir. Biz o anda otelin kapısının önünde sohbet ederken, Merhum Rabbanî de içeride diğer misafirlerle birlikte yemek yiyordu.)

Yemek saatinde geldiğimiz için, içeri girmiyoruz. Otelin avlusuna geçip oturuyoruz.

O akşam, çok güzel bir akşam yaşatıyor Tahran bize... Bahçede akşam serinliğinde, asude bir ortamda, Türkiye’den gelmiş olan pekçok güzel kardeşimizle oturup saatlerce sohbet ediyoruz.

Hem benim için, hem de Doğan için, unutulmaz güzellikte bir akşam, o akşam.

Kimler kimler yok ki?

Prof. Dr. Mustafa Kamalak

Saadet Partisi (SP) Genel Başkanı... 1948 Kahramanmaraş doğumlu; avukat kökenli bir siyasetçi. Lisansını Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde, yüksek lisansını da aynı ünivesitenin Hukuk Fakültesi’nde tamamladı. Sivas Cumhuriyet Üniversitesi İktisadî ve İdarî Bilimler Fakültesi’nin kurucu dekanı olarak bu üniversitede öğretim üyeliği yaptı. İki dönem milletvekilliği de yapan Kamalak, evli ve iki çocuk babası.

Ahmet Varol

Yeni Akit Gazetesi Yazarı ve Ortadoğu Uzmanı Gazeteci... 1962 Artvin – Yusufeli doğumlu. İlk, orta ve lise öğrenimini kendi memleketinde tamamladıktan sonra Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ni bitirdi. Bu fakültede “Hadis” dalında yüksek lisan yapan Ahmet Hoca, 1984 yılında gazetecilik mesleğine adım attı. Basın hayatında ilk olarak İslam Dergisi’nde kalem oynattı; derginin “dış haberler sorumlusu” olarak görev yaptı. Daha sonra Altınoluk Dergisi’ne geçerek bu derginin “İslam Dünyası” bölümünü hazırladı. Aynı süreç zarfında Erkam Yayınevi’nin editörlüğünü yaptı. Aynı dönemde haftalık olarak yayınlanan Vahdet Gazetesi’nin “Dış Haberler” bölümünü hazırlıyor ve gazetede İslam dünyasındaki gelişmelerle ilgili makaleler yazıyordu. Ekim 1996 – Ekim 2000 arası aylık olarak tam dört yıl (48 sayı) yayınlanan Vahdet Dergisi’nin “yazıişleri müdürlüğü”nü yaptı. Aynı gazetenin günümüze dek çizgisi içinde, Vakit Gazetesi, Beklenen Vakit Gazetesi, Anadolu’da Vakit Gazetesi ve Yeni Akit Gazetesi sürecinin tamamında köşe yazarı olarak emek harcayan Ahmet Varol, bu değerli hizmetlerine halen ilk günkü aşk ve heyecanla devem etmektedir. Hocamızın Yeni Akit Gazetesi’nde haftada dört gün makalesi yayınlanmaktadır. Ahmet Varol Hoca, gazetedeki yazı çalışmalarının yanısıra aylık Ribat Dergisi ve aylık Vuslat Dergisi’nde düzenli olarak makaleleriyle katkıda bulunmaktadır. Bütün bu hizmetlerle ve örnek temposuyla da yetinmeyen Ahmet Varol, aynı zamanda değişik yayın organlarında İslam dünyasındaki gelişmelerle ilgili yazılar kaleme almakta, bazı radyolarda periyodik olarak programlar yapmaktadır... Mavi Marmara gemisindeki 587 yolcudan biri de olan Ahmet Varol, benim hapishanedeki koğuş arkadaşımdır. İsrail zindanlarında aynı koğuşta kaldık kendisiyle... Ahmet Varol Hoca’nın yayınlanmış biribirinden değerli kitapları şunlardır: Kûr’ân-ı Kerîm Meali, İslam Ülkeleri Ansiklopedisi (Seha Neşriyat), İslam Dünyasından Kesitler (3 Cilt; Seha Neşriyat), Filistin’de İslamî Direniş; FKÖ Nereye? (Seha Neşriyat), Filistin’de Cihad Sürüyor, Emperyalizmin Oyunları (Seha Neşriyat), Filistin Dâvâsının İslamî Temelleri, Kudüs Dâvâmız, Batı’nın Öteki Yüzü, Afganistan Gerçeği, Filistin Hakkında Yanılgılar.

Çiğdem Topçuoğlu

Avrupa Bayanlar Taekwondo Şampiyonu ve Avrupa Bayanlar Poomsae Şampiyonu... 1962 doğumlu, Adanalı; millî takwondocu ve taekwondo hocası... Mavi Marmara Şehîdi, Dünya Taekwondo Şampiyonu ve Türkiye Taekwondo Millî Takımı Antrenörü Çetin Topçuoğlu’nun hânımı... Mavi Marmara gemisinde karı – koca birlikteydiler; Çetin Hoca siyonist saldırıda şehâdet şerbetini içip “cennet madalyasını” kazanırken, Çiğdem Hoca da insanlıktan nasibini almamış İsrail askerleri tarafından darp edildi. (NOT: Çiğdem Topçuoğlu, geçtiğimiz Mart ayı başında İzmir’de düzenlenen Türkiye Taekwondo Poomsae Şampiyonası’nda, “Büyük Bayanlar Kategorisi” de denilen 41 – 50 yaş kategorisinde birinci olarak altın madalya kazandı. Fakat ne hazindir ki, bu olaydan Türkiye’deki Müslüman kamuoyunun doğru dürüst haberi bile olmadı; İslamî yayın organlarında haberi bile yayınlanmadı. Oysa ki bu madalya, Çiğdem ablanın Mavi Marmara hadisesinden sonra kazandığı ilk altın madalya idi. Yazık, gerçekten yazık!...)

Hasan Kanaatlı

Ehl-i Beyt Âlimleri Derneği Başkanı ve Evrensel Değerler Yayıncılık Sahibi... Muhterem hocamız Hasan Kanaatlı’nın “Peygamberlerin Hayatı” isimli 2 ciltlik değerli bir kitabı vardır. Ayrıca onlarca güzide kitabın Türkçe’ye çevirisini yapmıştır.

Nureddin Şirin

İsra Kültür Merkezi Başkanı, Kudüs TV Genel Koordinatörü ve Velfecr Sitesi Genel Yayın Yönetmeni... Trabzonlu... 90’lı yılların başlarında İstanbul’da yayınlanan ve benim de yazarı olduğum aylık Tevhid Dergisi’nin “yazıişleri müdürü” idi. 90’lı yılların sonlarında ise İstanbul’da haftalık olarak yayınlanan ve benim de yazar kadrosunda olduğum, yazılarımı Almanya’dan gönderdiğim ve “Bavyera Mektubu” isimli köşemde yazdığım Selam Gazetesi’nde makaleler kaleme aldı... 28 Şubat post – modern darbe sürecinin en büyük mağdurlarından biridir; 28 Şubat mezaliminin “sembol ismi”dir. Merhum Necmeddîn Erbakan’ın başbakanlığı döneminde, 1997’de Kudüs Günü etkinliğinde yaptığı konuşma üzerine Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından Ankara – Sincan’da tanklar yürütülmüş; 28 Şubat’a giden yolun en sert kilometre taşları döşenmiştir. Kudüs Günü etkinliğinde yaptığı konuşma yüzünden 17, 5 yıl hapis cezası alıp yıllarca cezaevinde yattı. Yarenleri arasındaki lakabı “Ağacan” olup, Kardeşlik Çağrısı müzik grubu tarafından seslendirilen “Ağacan” isimli o hoş ezgi, O’na ithafen bestelenmiştir.

Av. Hüsnü Tuna

Türkiye Hukukçular Derneği Başkanı ve Uluslararası Hukukçular Birliği Kurucu Üyesi... 1954 yılında Konya ili Bozkır ilçesinin Armutlu köyünde doğdu... İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. 1985 – 2007 yılları arasında serbest avukatlık yaptı. Bozkır Vakfı’nda ve Hukukçular Derneği’nde “başkan” olarak görev aldı. Hukukçular Derneği’ni temsilen İnsan Hakları Danışma Kurulu “üyeliğinde” bulundu. Bu süreçte Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT)’in “insanî boyut toplantılarına” katıldı. Aynı zamanda Uluslararası Hukukçular Birliği’nin “kurucu üyesi” olan Hüsnü abi, hukuk, insan hakları ve yargının işleyişi konularında pekçok değerli makale kaleme aldı. Siyaset gömleğini de giyen Av. Hüsnü Tuna, Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti)’nden “Konya Milletvekili” olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM)’ne girdi. Milletvekili olduğu dönemde, başörtüsüne yönelik ilkel yasağı eleştiren konuşmaları yüzünden Türk medyasının hışmına uğradı... Hüsnü Tuna’nın Karatay Akademi Yayınları arasından çıkmış “Faili Belli Meçhul Cinayetler ve Ergenekon” adlı bir kitabı vardır. Tuna kitabında 1960 yılından günümüze Türkiye’de işlenen faili meçhul cinayetlere ışık tutmaktadır... Arapça ve İngilizce bilen Hüsnü abi, evli ve üç çocuk babası.

Ahmet Faruk Ünsal

İnsan Hakları ve Mazlumlar İçin Dayanışma Derneği (Mazlum – Der) Genel Başkanı... Aynı zamanda İnsan Hak ve Hürriyetleri (İHH) İnsanî Yardım Vakfı “mütevelli heyeti üyesi”dir... Adıyamanlı bir ailenin çocuğu olarak 1963 yılında Diyarbakır’da doğdu. İstanbul Teknik Üniversitesi Sakarya Mühendislik Fakültesi “Makina” Bölümü’nü bitirip “makina mühendisi” oldu. TUSAŞ Havacılık ve Uzay Sanayiî A. Ş.’de mühendis olarak çalıştı. 22. dönemde Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti)’nden “Adıyaman Milletvekili” olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM)’ne girdi... Evli, iki çocuk babasıdır. İngilizce bilmektedir... Ahmet Faruk Ünsal, aynı zamanda Mavi Marmara gemisindeki 587 yolcudan biridir.

Zeki Savaş

Fıtrat Sitesi ve Ufkumuz Sitesi Yazarı Düşünce Adamı... Diyarbakırlı... Yazı hayatına 90’lı yılların başında, benim de yazı hayatıma başladığım yayın organı olan ve İstanbul’da yayınlanan aylık Tevhid Dergisi’nde başladı. Daha sonra yine 90’lı yılların başında yayınlanan, benim de yazar kadrosunda olduğum ve Diyarbakır’da yayınlanan aylık Hira Dergisi’nin “başyazarı” olarak makaleler kaleme almaya başladı. 90’lı yılların sonlarında ise İstanbul’da yayınlanan ve benim de yazar kadrosunda olduğum aylık Sebat Dergisi’nde yazıları yayınlandı. 2000’li yıllarda ise İran’ın başkenti Tahran’dan yayın yapan Nidamız Sitesi’nin “editörlüğünü” yaptı. Daha sonra İstanbul’dan yayın yapan Fıtrat Sitesi’nin yazar kadrosuna dahil oldu. Ardından yine İstanbul’dan yayın yapan Timetürk Sitesi’nde makaleler kaleme almaya başladı. Son olarak, Hakkari’den yayın yapan ve benim de yazar kadrosunda olduğum Ufkumuz Sitesi’nde yazmaya başlayan Zeki Savaş’ın Özedönüş Yayınevi arasından çıkan “Ortak Payda” adlı değerli bir kitabı vardır... Evli, üç çocuk babası.

M. Ali Akbulut

Gazeteci... İran Devlet Radyo ve Televizyonu (İRİB) Türkçe Radyo Servisi Görevlisi ve Hilal TV İran Temsilcisi... Pekçok Türk ve İran gazete ve televizyonlarında çalıştı. İran – Türkiye Dostluk Grubu’nun “koordinasyon sorumluluğunu” üstlendi. Yıllarca hem İran medyasında hem de Türkiye medyasında emek veren M. Ali Akbulut, şu anda İran devlet radyosunda, Türkçe servisinde mesai harcıyor. Aynı zamanda, Türkiye’deki Hilal TV adlı televizyon kanalının “İran temsilciliğini” yapıyor.

Av. Zübeyde Kamalak

Prof. Dr. Mustafa Kamalak’ın eşi... Hukukçu.

Mustafa Yılmaz

Gazeteci – Yazar... Bir dönem Merhum Necmeddin Erbakan’ın “basın danışmanlığını” yaptı; şimdi de Mustafa Kamalak’ın “basın danışmanlığını” yapıyor. Ayrıca uzun yıllar “parlamento muhabiri” olarak çalıştı... 1969 Balıkesir – Kepsut doğumlu. İlkokulu Kepsut’ta, orta ve liseyi Balıkesir’de okudu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi “Gazetecilik” Bölümü’nden mezun oldu. Uzun yıllar Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM)’nde “parlamento muhabiri” olarak görev yaptı. TBMM binasındaki esrarengiz masonik sembol ve işaretleri Türk medyasında ilk kez yayınlayarak önemli bir gazetecilik başarısına imza attı. Araştırma, inceleme, ropörtaj ve televizyon programlarının yanısıra yurt içinde ve dışında yüzlerce konferans verdi. Bu konferanslarda masonik örgütlenmeler ve bu örgütlenmelerin Türkiye ve dünya siyasetine etkilerini deşifre etti... Mustafa Yılmaz’ın masonik örgütlenmeler hakkında 10 yıllık araştırmalarının meyvâsı olan ve arasından çıkan “Dul Kadının Oğulları / Tapınağın Türk Şövalyeleri” adlı bir kitabı vardır... Evli; iki çocuk babası.

Mustafa Kamalak

Polis memuru. Prof. Dr. Mustafa Kamalak’ın koruması... Aynı zamanda amca çocuklarıdırlar; isim – soyisim aynı!

Vildan Akbulut

M. Ali Akbulut’un eşi.

Cumali Topçuoğlu

Mavi Marmara şehîdi Çetin Topçuoğlu’nun kardeşi; Çiğdem Topçuoğlu’nun kaynı...

Hüseyin Akça

İşadamı... Tahran’da inşaat firması var. Genç ve girişimci bir kardeşimiz.

Saliha Tuna

Av. Hüsnü Tuna’nın kızı... O da babasıyla birlikte gelmiş.

Persian İstiklâl Oteli (ﺍﺳﺘﻘﻼﻝ ﭘﺮﺳﺘﺎﻥ ﻫﺘﻞ [Hotel Persian İstiqlâl])’nin avlusunda biraraya gelip çok güzel bir sohbet ortamı oluşturuyoruz.

Sohbet grubunda şu isimler var: Prof. Dr. Mustafa Kamalak, eşi Av. Zübeyde Kamalak, koruması Mustafa Kamalak, Hasan Kanaatlı, Nureddin Şirin, Zeki Savaş, M. Ali Akbulut, Mustafa Yılmaz, Doğan Özlük ve ben.

Güzel bir “sohbet çemberi” oluşturmuşuz, loş bir hava, âsuda bir ortam. Sıcacık bir birliktelik.

Sohbetin konusunu, bu sohbeti başlatan kişi olan Zeki Savaş belirliyor; Prof. Dr. Mustafa Kamalak’a bir soru sorarak: “Ülkeler mi Önemli, Yoksa İlkeler mi?”...

Doğrusu oldukça estetik bir soru. Bir o kadar da sofistike...

Sohbet aslında sadece Mustafa Kamalak ile Zeki Savaş arasında geçiyor. Hasan Kanaatlı da arada bir araya girerek tartışmaya katkıda bulunuyor. Biz geri kalan diğerleri, sadece dinliyoruz; bu güzel sohbetten istifade etmeye çalışıyoruz. (Şu “istifade ediyoruz” ifadesini bu aralar çok mu kullanmaya başladım ne?)

Sohbette önemli değerlendirmelerde bulunan Saadet Partisi (SP) Genel Başkanı Prof. Dr. Kamalak, siyasî parti ve hareketlerin belli program ve ilkeler etrafında teşekkül ederek iktidara talip olduklarını, ancak yönetime geçtiklerinde ise ne yazık ki daha önce savundukları ilkelerden feragat ettiklerini ve merkeze entegre olduklarını belirtiyor. “Oysa iktidar olmak amaç değil araçtır” diyen Kamalak, muhalefetteyken başka türlü, iktidara geldikten sonra da başka türlü davranmanın insanî olarak da İslamî olarak da kritize edilmesi gerektiğini kaydediyor.

Asr-ı Saadet ve Hülâfâ-i Raşîdîn dönemlerinden örnekler vererek konuşmasını sürdüren Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi ve Hukuk Fakültesi mezunu Mustafa Kamalak, “İslam tarihinin o öncü insanlarına ve önderlerine baktığımızda görüyoruz ki, asıl iktidara geldikten sonra ‘dâvâ adamı’ bir kişiliğe bürünüyorlar, savundukları ilkeleri en mükemmel bir şekilde hayata geçirmek için çabalıyorlar. Oysa şimdiki İslamî veya Müslüman kimlikli partiler ve hareketler tam tersini yapıyorlar. Muhalefetteyken dâvâ adamıdırlar, ilkelerine sıkı sıkıya bağlıdırlar. Ancak iktidara geldikten sonra, daha önce savundukları ilkelerini bir kenara bırakıp sisteme entegre oluyorlar. İlkelerini hayata geçirmek yerine iktidarın nimetlerinden yararlanma yolunu seçiyorlar. Bu tutumlarını da ‘ülke menfaatleri’ gibi klişe laflarla, zaten egemen zulüm sistemi tarafından sıkça dillendirilen kavramlarla izah etmeye çalışıyorlar” tesbitinde bulunuyor.

 “Müslümanlar için aslolan ölçü, iktidar olmak değil, hak ve adaletin tesis edilmesidir” nasihatinde bulunan Sivas Cumhuriyet Üniversitesi İktisadî ve İdarî Bilimler Fakültesi Öğretim Eski Üyesi ve Kurucu Dekanı Prof. Dr. Kamalak, doğru ve hak olan davranış şeklinin edilgenken de etkenken de aynı tavrı ortaya koymak olduğunu söylüyor. 28 Şubat post – modern darbesi sonucu yıkılan Refahyol Hükûmeti’ni ve merhum Necmeddin Erbakan’ı örnek gösteren Mustafa Kamalak, “Necmeddin Erbakan Hocamız muhalefetteyken de iktidardayken de aynı tavrı ortaya koyan bir lider olarak müstesna bir örnektir” ifadelerini kullanıyor. Kamalak, güç sahibi olmak için değil, hak ve adaleti tesis etmek için iktidara talip olunması gerektiğini kaydederek, birinci amaçla çıkılan yolun yeni bir zulüm ve dikta yönetimine sebep olacağının aşikâr olduğuna dikkat çekiyor.

Araştırmacı – Yazar Zeki Savaş ise Sudan ve Afganistan örneklerini vererek yaptığı konuşmada, muhalefetteyken “ilke”yi, iktidara geldikten sonra da “ülke”yi kutsayan tutumun ne tür siyasî ve harekî felâketlere kapı araladığına işaret ediyor. Türkiyeli Müslümanlar’ın da halihazırda aynı ikilemin farklı bir versiyonuyla karşı karşıya olduğuna dikkat çeken Savaş, “İlkesiz ülke olamayacağı gibi, ülkesiz ilke de olmaz. Bu ikisi biribirlerinin alternatifi olarak değil, biribirlerini tamamlayan unsurlar olarak telakki edilmeli ve bu eksende yeni bir mücadele metodu ve stratejesi çizilmelidir” tesbitinde bulunuyor.

Ehl-i Beyt Âlimleri Derneği Başkanı Hasan Kanaatlı ise peygamberlerin ve imamların mübarek hayatlarının Müslüman kimlikli parti veya hareket önderleri için mükemmel bir örnek olduğunu belirterek, ancak onların hayatlarını örnek almak yerine siyasî konjüktürler, yerel ve zamansal şartlar dikkate alınarak hareket edildiği için ortaya kişiliksiz bir durumun çıktığını, bunun da kimliksiz bir duruma kapı araladığını kaydediyor.

Sohbetten ve konuşulanlardan, ortaya konan düşünce mantığından oradaki herkes memnun kalmıştı ama bir kişi hariç: Ben... Neymiş efendim, “ilkeler önemliymiş, ülkeler önemli değilmiş”... Yapppma yaaaaa!...

Ben şimdi bu kadar ülkeyi boşuna mı gezdim yani?... Bu sözleri bari bir “seyyâh”ın yanında konuşmayın! Ayıp ayıp...

Yaw arkadaş, nedir bu İslamî camiâlardan çektiğim Allâh aşkına? Ben sizin “ilkelerinize” laf söylüyor muyum; siz niye benim “ülkelerime” laf atıyorsunuz? Ben sizin bir tane “ilkenizi” beğenmesem, korkudan sesimi çıkaramıyorum, siz iseee, maşallâh, “ülkelerim” hakkında ağzınıza geleni söylüyorsunuz.

Sohbetten sonra; yerimden kalkıyor ve etrafı kolaçan ediyorum. Amacım, bu kez de “kendim bir sohbet oluşturmak”...

Orada çok değerli kardeşlerim var ve onlarla bir konuyu istişare etmem, görüş, düşünce, eleştiri ve tavsiyelerini almam lazım. Bu birliktelik, bunu yapmam için bulunmaz bir fırsat.

Ülkemizde “asimilasyon politikaları” sonucu isimleri zorla değiştirilmiş yerleşim birimlerimizin, köy ve kentlerimizin eski gerçek isimlerini geri almak amacıyla Van İnsan Hakları Eğitim Kültür Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği (Van İnsan – Der), Hakkari Özgür Yaşam Derneği, Norşîn Akabe Derneği (Norşîn Akabe – Der) ve Erciş Şafak Derneği (Erciş Şafak – Der) adlı dört derneğin ortaklaşa başlattığı, Hakkari’den “iki dilde” (Türkçe ve Kürtçe) yayın yapan Ufkumuz Sitesi’nin evsahipliği yaptığı ve benim de “sözcüsü” olduğum “Bütün İsimlerimizi Geri İstiyoruz” adlı girişim ve aynı isim altında başlatılan imza kampanyası hakkında bazı kardeşlerimin tavsiyelerini almam lazım.

Düşünüyorum; “Kimler benim kahrımı çekebilir?” diye. Üç ismi kestiriyorum gözüme: Ahmet Varol, Ahmet Faruk Ünsal ve Zeki Savaş.

Sohbet ettiğim ilk isim, Yeni Akit Gazetesi Yazarı ve Ortadoğu Uzmanı Gazeteci Ahmet Varol.

Ahmet Hoca, benim Mavi Marmara gemisindeki yol arkadaşım.  Ve sadece Akdeniz sularındaki mavi yolculukta birlikte seyahat etmekle kalmadık, esir edilip atıldığımız İsrail zindanlarında da aynı koğuşta kaldık O’nunla. Benim koğuş arkadaşım, Ahmet Varol. Negev Çölü’nün ortasındaki Be’er – Şeva (Bîr’us- Sebâ) şehrinde bulunan Ela Hapishanesi’nde aynı koğuşta yattık.

Uzun yıllardır kalemiyle hizmet verdiği Yeni Akit Gazetesi’nin as yazarlarından olan Ortadoğu uzmanı Ahmet Varol, sadece son bir yıl içinde, evet, Allâh kendisinden razı olsun, sadece son bir yıl içinde, gazetedeki köşesinde benim eski köy isimlerini bir çalışmada topladığım “Adını Arayan Coğrafya” kitabımdan ve Ufkumuz Sitesi’nde devam eden “Bütün İsimlerimizi Geri İstiyoruz” adlı çalışmamızdan bahsederek bizleri onurlandırmıştı. Sadece son bir yıl içinde iki kere emeklerimizden bahsedip kaleme almış ve hayırla yâd etmişti.

Ahmet Varol Hocamız bu sohbetimizde genel hatlarıyla şunları söylüyor:

 “Yer isimleri konusunda yaptığınız çalışmaları ilgiyle takip ediyorum. Bana göre bu çabanız büyük bir saygıyı hak ediyor. Gerek Özedönüş Yayınevi tarafından basılan ‘Adını Arayan Coğrafya’ kitabı olsun, gerekse Ufkumuz sitesinde hayata geçirilen ‘Bütün İsimlerimizi Geri İstiyoruz’ girişimi olsun, bunlar Türkiye’deki Müslümanlar’ın yüzünü ağartan, güven ve cesaret kazandıran çalışmalardır. Çünkü teorik olmakla sınırlı kalmayan, pratik karşılığı olan çalışmalardır. Somut emeklerdir.

Bir araştırmacı olarak araştırma ürünü eserlere daha bir değer veriyorum. Çünkü istifade ediyorum. ‘Adını Arayan Coğrafya’ kitabı, benim evimin kütüphanesindeki, kitaplığımdaki en özel kitaplardan biridir. Arada bir aklıma gelir veya gözüm takılırsa, raftan çıkarır bakarım, incelerim. Her baktığımda da kitap daha bir kıymetlenir gözümde.”

Bir de çok ilginç bir hatırâsını paylaşıyor bizimle, Ahmet Varol. İran’ın başkenti Tahran’daki Persian İstiklâl Oteli’nin bahçesinde O’ndan bu hatırâsını dinlediğimde gülmekten kırıldım. O da zaten gülerek anlatıyordu bu hatırâsını.

Hocamızdan dinleyelim:

 “Bir gün evde, hânımıma bir oyun oynayayım dedim. Öbür odaya, yanına gittim. Dedim ki, ‘Hânım, sizin köyünüzün ismi neydi?’ Hemen cevap verdi tabiî; fakat yeni ismini, resmî ismini söyledi. Ben de O’na dedim ki, “Yanlış, sizin köyünüzün ismi öyle değil. Sen nasıl bir insansın ki daha kendi köyünün ismini bile bilmiyorsun? Bak sizin köyünüzün gerçek ismi...” Eski ismini söyledim köyünün. Şaşırdı, hayretler içinde kaldı.  Şaşkın halde bana bakıp, “Doğru! Bizim köyün eski ismi odur. Kendi aramızda hâlâ o ismi kullanırız. İyi de, sen bunu nerden biliyorsun? Benim köyümün eski ismini nerden öğrendin?” diye sordu. Bunun üzerine ben de arkamda sakladığım ‘Adını Arayan Coğrafya’ kitabını çıkardım ve havaya kaldırarak, “İşte, bu kitapta hepsi yazıyor. Senin köyün, akrabalarının köyleri, bütün yakınlarının ve tanıdıklarının köyleri, hepsi bu kitapta” dedim.

Hemen kitabı elimden kaptı ve incelemeye başladı. Hem kendi köyünü, hem de akrabalarının köylerini kitapta görünce hem çok şaşırmış, hem de oldukça mutlu olmuştu. Zaten ondan sonra benden daha çok eline almaya başladı kitabı. ‘Adını Arayan Coğrafya’yı benden daha çok sahiplendi. Velhasıl İbrahim kardeşim, senin kitabın evimizin bir parçasıdır. Bunu bilmeni özellikle istediğim için anlattım sana.”

Değerli hocama ve yenge hânıma sonsuz selamlar, saygılar...

Sohbet ettiğim ikinci isim, İnsan Hakları ve Mazlumlar İçin Dayanışma Derneği (Mazlum–Der) Genel Başkanı Ahmet Faruk Ünsal.

Ahmet Faruk Ünsal’ın yer isimlerini geri almak için yürüttüğümüz mücadele için söyleyecekleri ve bu konuda bize yapacağı tavsiyeler oldukça önemli. Hem bölgeden, Adıyaman ilimizden bir insan olarak sorunu yakından tanıması ve direk muhatabı olması, hem de Mazlum – Der gibi ülkemizin ve halkımızın yüzakı olan bir derneğin genel başkanlığı koltuğunda bulunan bir kanaat önderi olarak O’ndan alacağım en küçük bir tavsiye bile, benim için altın değerinde.

Zira “Bütün İsimlerimizi Geri İstiyoruz” girişimine Ahmet Faruk Ünsal sadece imza atıp destek vermekle yetinmiş değil. Ayrıca, Allâh kendilerinden razı olsun, Mazlum – Der de kampanyaya kurumsal olarak destek veren ve kampanya metninin altında imzası bulunan bir dernek.

Ahmet Faruk Ünsal bu sohbetimizde genel hatlarıyla şunları söylüyor:

 “Ben şunu kesinlikle ifade etmeliyim: ‘Bütün İsimlerimizi Geri İstiyoruz’ girişimini ve ortaya koyduğu mücadeleyi oldukça anlamlı buluyorum. Hem gerekli ve hem de tam da zamanında başlatılmış bir hareket. Biz MAZLUMDER olarak zaten ülkemizdeki her türlü hak ve adalet mücadelesine ilkesel olarak destek veriyoruz. Mücadeleyi kimler yaparsa yapsın, kime karşı ve ne için olursa olsun, eğer HAKLI bir mücadele ise MAZLUMDER hiç tereddüt etmeden ve kimseden de çekinmeden, korkmadan o mücadeleye sonuna kadar destek verir. Zalimin de mazlumun da kimliğine bakmaz. Dîn, dil, ırk ve düşünce ayrımı yapmaz. Sadece “haklı – haksız” ayrımı yapar, “zalim – mazlum” ayrımı yapar. Bizim tavrımız böyleyken ve ilkelerimiz de ortadayken, sizin başlattığınız ve yüzde yüz haklı bir mücadele olan ‘Bütün İsimlerimizi Geri İstiyoruz’ adlı gurur verici ve anlamlı bir mücadeleye MAZLUMDER’in kayıtsız kalması nasıl düşünülebilir? Dolayısıyla bu konuda ne kadar çok söz söylenirse MAZLUMDER’e de ‘Bütün İsimlerimizi Geri İstiyoruz’ girişimine de o kadar haksızlık yapılmış olur. Söylenecek sadece tek söz var: ‘Bütün İsimlerimizi Geri İstiyoruz’ haklı bir mücadeledir ve nerede haklı bir mücadele varsa MAZLUMDER oradadır.”

Hay ağzına bin sağlık, başkanım... Selam olsun böyle erdemli bir duruşa.

Sohbet ettiğim üçüncü isim, Fıtrat Sitesi Yazarı Zeki Savaş.

Zeki Savaş bu sohbetimizde genel hatlarıyla şunları söylüyor:

 “’Bütün İsimlerimizi Geri İstiyoruz’ kampanyasını izlediğimde, bir nokta dikkatimi çekti: Köy isimlerini gerçekte devlet bizden alamadı. Köylerimizin isimleri, sadece devletin resmî belgelerinde değişti. Bir de kimlik kartlarımızda köy isimleri değişti. Gerçek hayatta ve zihin dünyamızda bir asimilasyon yaşanmadı. Ben, hiçbir zaman köyümün adının ‘Baykal’ olduğunu düşünmedim. Sadece resmî bir evrak doldururken bu ismi hatırlar ve yazarım.

Yaklaşık otuz yıldır köyden çıkmışım. Şu anda bile bir çırpıda çevremizdeki onlarca köyün gerçek adını, yani Kürtçe adını sayabilirim. Bu köylerin hiçbirinin Türkçe adını bilmem. Sadece ben değil, hiç kimse bilmez. Herkes icbaren sadece kendi köyünün Türkçe adını bilir ve resmî işlemler zamanında hatırlar. Bu durum, devletin köylerimizin ismini bizim zihin dünyamızda ve günlük yaşantımızda değiştiremediğini gösteriyor. Devlet, bizden köylerimizin gerçek adını alamadı ki geri versin. Devlet, kendi belgelerinde değiştirdi isimleri. Köylerimizin isimleriyle ilgili yapılması gereken şey, devletin kendi belgelerindeki yanlışı ve tahrifi düzeltmesidir. Biz, köylerimizin ismini vermedik, o isimleri değiştirmedik, asaletimizi koruduk.

Dünyanın her yerinde devrimlerden sonra, esasa ilişkin yapılan temel değişikliklerin yanında hiç anlamlı bulmadığım ama her yerde yapılan değişikliklerden biri de bu isim konusudur. Kent, köy, cadde, sokak ve meydan isimlerinin değiştirilmesini çok yüzeysel ve anlamsız buluyorum. Çünkü gerçekte isimlendirme doğal bir şeydir ve ideolojik değildir. Bu sebeple ideolojik isimlendirmeler, kalıcı olmamaktadır, kabul görmemektedir.

İsimlerimizi geri istemeniz, doğal olana dönme isteğidir. Hayatın da doğalı güzeldir. Devlet ideolojik maksatlı ve haksızca bu isimleri değiştirdi. İşte sen de İbrahim kardeşim, bu haksızlığa karşı, tabiî, doğal ve asil olana dönüş kampanyası başlattın. ‘Her şey aslına geri döner’ kuralı gereğince senin bu çabalarının meyve vereceğini kuvvetle umut ediyorum.”

Xwedâ j’te razi be.

Gecemiz çok güzel geçmişti...

Sevdiklerimizle birlikte olmuş, sevdiğimiz konularda sohbet etmiştik. Oldukça faydalı ve verimli bir gece oldu bizler için.

Fakat adı üstünde, “gece”; artık kalkmalıydık. Çok geç olmuştu.

Kardeşlerimizden hatır isteyip 11 km güneyindeki kendi otelimize, Ayetullâh Taleganî Caddesi (Fars. ﻄﻠﻘﺎﻨﻰ ﺁﻴﺖﺍﷲ ﺨﻴﺎﺒﺎﻨﻰ [Xiyabanê Ayetullâh Taleqanî]) üzerinde bulunan Huweyze Oteli (Fars. ﻫﻭﻴﺰﻩ ﻫﺘﻞ [Hotel Huweyze])’ne geri döndük.

Otelin café’sinde Doğan’la bir yorgunluk kahvesi içtikten sonra ben odama çekildim. Fakat Doğan’a bu gece de uyku haramdı.

Başından dedim ya; biz bu gezide aslında üç kişiyiz. Üçüncü kişi olan ses sanatçısı Mikail, bizden bir gün sonraya almış uçak biletini. İstanbul’dan Tahran’a bu gece uçacak.

Dün gece beni Tahran Uluslararası İmam Humeynî Havaalanı’ndan alan Doğan Özlük ve Âyet Devletşâh, bu gece de Mikail’i almak için gidiyorlar havaalanına.

Aynı havaalanına, iki gece üst üste gidiyorlar, Doğan ve Âyet.

Onları havaalanına uğurladıktan sonra asansöre binip 8. kattaki odamıza çıktım.

Çok yorgundum; hemen yatağa girdim uyumak için. Fakat; uyku bir türlü girmedi gözüme.

İnsanın gözüne uyku, her zaman üzüntülü ve sıkıntılı olduğunda girmemezlik yapmaz ya! Mutlu ve sevinçli olduğunda da nazlanıyor uyku. Sağa kıvrandım, sola kıvrandım, yok; uyku gelmiyor.

Kalkıp ışığı açtım; “mini – bar” adını verdikleri buzdolabından bir “ananas suyu” kutusu çıkardım. “Yükseklik korkusu” olmasına rağmen, 8. kattaki odamın penceresine doğru gidip, camı bir güzel açtım.

Mis gibi gece havası!.. Ve herşey, ne kadar küçük. Aşağıda insanlar, arabalar; herşey ne kadar küçük.

8. kattan Tahran’ı seyrediyorum; biraz da minnettar duygularla. Teşekkür ediyorum Tahran’a; ve şu sözleri fısıldıyorum şehre:

- Bana çok güzel bir gün yaşattın, Tahran. Çok mutlu ettin beni bugün. Sanat Enstitüsü, İranlı yeni dostlar, Meydanê Azadî, Türkiye’den en sevdiğim kardeşlerimle beraber olmak, en sevdiğim insanlarla. Zeki Savaş, M. Ali Akbulut, Ahmet Varol, Ahmet Faruk Ünsal, Nureddin Şirin, Çiğdem Topçuoğlu, Cumali Topçuoğlu. Xêyli memnun, Tehran. Sana binlerce kez teşekkür ediyorum, ey kutlu şehir. Çok güzel bir gün yaşattın bana bugün.

Hiç korkmuyorum bu kez, yüksekte olduğum için. Bilâkis kucağına atlamak istiyorum bu kutlu şehrin.

Elimdeki ananas suyundan bir yudum içtikten sonra, iyice sokuluyorum açık pencereye. Tüm şehri yukarıdan seyrediyorum. Tüm şehri görüyorum sanki.

Ve açık penceremden, aşağıda karıncalar kadar küçük görünen insanlara ve arabalara bakıp, türküler okuyorum şehre. Yüksek sesle hem de.

Bana yaşattığı bu güzel güne karşılık küçük bir armağan niyetiyle sunuyorum bu türküyü şehre, tüm Tahran halkına:

“Gelmiş bahar geçmiş yazlar, neeeeyleyim,
Dinleyin derdimi dağlar, sööööyleyim,
Gelmiş bahar geçmiş yazlar, neeeeyleyim,
Dinleyin derdimi dağlar, sööööyleyim,
O yârdan bir haber verin, öleyiiiim vallâh vallâh,
Öleyiiiim billâh billâh, öleyim vallâh vallââââh,
O yârdan biiiiiiiiir haber veriiiiiiiin, öleyiiiiiiiiiiiiim vallâh vallâh,
Öleyiiiim billâh billâh, öleyim vallâh vallââââh.

Hat havinaaaa gûndê me lê, wexta reza,
Mın got şeveeee, te got lê lê, d’nav peza,
Hat havinaaaa gûndê me lê, wexta reza,
Mın got şeve, te got lê lê, d’nav peza,
Ezê te bıııırevinım lêêêê şev da rêza, were were,
Lê dilberêêê were were, lê esmerê were were,
Ezê te bııııııııııırevinım lê lê, şev da rêzaaaaaaaaaa, were were,
Lê dilberêêêêêê were were, lê esmerê were were.

Halim çok peeerişan, bağrım yaaaaaralı,
Bu dünyaaada bir yâr sevdim, eeeeel aldı,
Halim çok peeerişan, bağrım yaaaaaralı,
Bu dünyaaaada bir yâr sevdim, eeeeel aldı,
Konuşacaaaaaaak eşim dostuuuum kalmadı, vallâh vallâh,
Kaaaaalmadı billâh billâh, kaaaaalmadı vallâh vallââââh,
Toplayacaaaaaak bir tek gülüüüüm kaaaalmadı, vallâh vallâh,
Kaaaaaaaaalmadı billâh billâh, kaaaaaalmadı vallâh vallââââh,
Konuşacaaaaaak bir tek dostuuuum kaaaalmadı, vallâh vallâh,
Kaaaaaaaaalmadı billâh billâh, kaaaaaalmadı vallâh vallââââh.”

sediyani@gmail.com

 

FOTOĞRAFLAR:

Yemek servisi yapılırken, beyaz peynir tanelerinin üzerine ceviz tanelerinin konulması ilginç ve güzel bir görüntü oluşturmuş.

 

sediyani-20111211-2.jpg

TAHRAN’DA AKŞAM YEMEĞİ... Sofrada üç kişi var: Zeki Savaş, Doğan Özlük ve İbrahim Sediyani.

 

sediyani-20111211-3.jpg

TAHRAN’DA AKŞAM SOHBETLERİ... (Soldan sağa) Saadet Partisi (SP) Genel Başkanı Prof. Dr. Mustafa Kamalak’ın Eşi Av. Zübeyde Kamalak, Prof. Dr. Mustafa Kamalak, Ehl-i Beyt Âlimleri Derneği Başkanı ve Evrensel Değerler Yayıncılık Sahibi Hasan Kanaatlı, Prof. Dr. Mustafa Kamalak’ın Koruması Mustafa Kamalak, Seyyâh İbrahim Sediyani, Mütercim Doğan Özlük, Fıtrat Sitesi ve Ufkumuz Sitesi Yazarı Araştırmacı – Yazar Zeki Savaş, Prof. Dr. Mustafa Kamalak’ın Basın Danışmanı Gazeteci – Yazar Mustafa Yılmaz ve İran Devlet Radyo ve Televizyonu (İRİB) Türkçe Radyo Servisi Görevlisi M. Ali Akbulut.

 

sediyani-20111211-4.jpg

Doğan Özlük, Saadet Partisi Genel Başkanı Mustafa Kamalak ve İbrahim Sediyani

 

sediyani-20111211-5.jpg

TAHRAN HÂTIRASI... (Soldan sağa) Mütercim Doğan Özlük, Türkiye Hukukçular Derneği Başkanı ve Uluslararası Hukukçular Birliği Kurucu Üyesi Av. Hüsnü Tuna, İnsan Hakları ve Mazlumlar İçin Dayanışma Derneği (Mazlum – Der) Genel Başkanı Ahmet Faruk Ünsal, Yeni Akit Gazetesi Yazarı ve Ortadoğu Uzmanı Gazeteci Ahmet Varol ve Seyyâh İbrahim Sediyani.  

  • Yorumlar 2
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim