Yaseminler Gülümsüyordu Ellerimiz Kavuştuğunda –6

04.12.2011 05:52

İbrahim Sediyani

Seni sevmek, hazalım
kız çocuklarının ayağında kırmızı papuçlardır
ve çizmelerine kar doldurmaktır erkek çocuklarının
hazalım seni sevmek
Dicle gibi dul kalmaktır Hasankeyf geçidinde
türküler yakmaktır Kızılırmak gibi delikanlı
güzel atlara binip kanat açmak
ve bir bulut gibi yol almaktır Kapadokya semalarında
seni sevmek, hazalım
bir asker gibi üşümektir Leningrad önlerinde
bir tank gibi dalmaktır Prag sokaklarına
bil ki seni sevmek
bir elinde güllerin dikenlerini
bir elinde dikenlitelleri tutmaktır
seni sevmek inan ki
namlunun ucunda açan gülü koklamaktır Beheşt-i Zehra’da
hazalım seni sevmek
gece boyunca bombalandıktan sonra bir şehrin
minarelerinden yükselen sabah ezanıdır.

Seni sevmek, hazalım
kurşunu arkadan yemektir Melikahmet Caddesi’nde
Cebelitarık üzerinden gemiler sürmektir Endülüs topraklarına
ve nar yetiştirmektir Elhamra avlusunda
seni sevmek, hazalım
önünde seccade
arkanda hayının hançeri
seni sevmek, hazalım
Addis Abiba, Buenos Aires, Kuala Lumpur
ve bir de Çemişgezek
hazalım seni sevmek
kalbimin dili
gönlümün seli
ömrümün gülü
ulemanın piri
Şubat’ın biri
alınlarda toprağın kiri
bir ben olmak benden içeri
hazalım, gözrengini Manavgat suyundan almaktır seni sevmek.

Seni sevmek, hazalım
uğrunda ölümlere gittiğim kutlu dâvâ
ateş, toprak, su ve hava
elem yecidke yetimen feava
hazalım seni sevmek
Kıbleteyn Mescidi’nin her iki kıblesi
yetim bir çocuğun el öpmesi
Molla Mansur’un yitik ülkesi
seni sevmek, hazalım
Şubat, Haziran, Sonbahar
ve bir de Ferverdin.

Seni sevmek, hazalım
su üstüne yazı yazmaktır
hazalım seni sevmek
“cogito ergo sum”
“ex oriénte lux”
“veni vidi vici”
ve bir de “komşusu açken tok yatan bizden değildir”
seni sevmek, hazalım
kar ile doldurmaktır çaydanı
canana adamaktır canı
İbrahim Sediyani’nin dört zindanı
(Diyarbakır / Tahran / Nairobi / Brüksel)
ve dördünü birden bir arada yaşayabildiğim
yeryüzündeki tek şehir olduğu için
kendimi yalnızca İstanbul’da özgür hissetmektir.

(“Seni Sevmek” şiirinden)

 

Sümeyye Caddesi (Fars. ﺴﻤﻴ۔ﻪ ﺨﻴﺎﺒﺎﻨ۔ﻰ [Xiyabanê Sûmeyye]) adresinde bulunan Sanat Enstitüsü (Fars. ﻫﻨﺭﻯ ﺤﻮﺯﻩ [Hozê Hûnerî]) binasından çıkıp yürüyerek Firdevsî Meydanı (Fars. ﻔﺮﺩﻭﺴﻰ ﻤﻴﺩﺍﻨﻰ [Meydanê Ferdovsî])’na geliyoruz, Doğan Özlük kardeşimle birlikte.

Burada metrobüse binecek ve metrobüsle Özgürlük Meydanı (Fars. ﺁﺰﺍﺪﻯ ﻤﻴﺪﺍﻨﻰ [Meydanê Azadî])’na gideceğiz.

Özgürlük Meydanı veya Azadî Meydanı ya da Meydanê Azadî, Tahran’ın sembolü, kalbi. Bu, hep böyleydi. Devrimden önce de, sonra da.

Yolun ortasında, jeton atıp geçiyoruz “durak” bölümüne. Bekliyoruz durakta...

İranlılar metrobüse “biarti” diyorlarmış; Doğan abi söyledi.

Bu kelimeyi öğrenir öğrenmez, saksıyı çalıştırıp kendi kendime etimolojik ve filolojik çözümleme yapmaya çalışıyorum. Qay hani Farsça ile Kürtçe akraba yaa, qay hani ben de ji diller ve isimler konusunda uzmanım yaa; kelimenin kökenini bulmaya çalışıyorum: “Hımmm; ‘biartî, biartî, biartî’, nerden geliyor acaba?.. Farsça’da ‘bidarî’ ‘uyanış’ demek, ‘payidarî’ ise ‘direniş’ demek; o zaman bu ‘biartî’ ne olabilir?... Hmmm, sakın ‘yol’ anlamına gelen ‘rah’ sözcüğünden türetilmiş olmasın?”...

Ben içimden sessiz bir şekilde bu çözümlemeyi yapmaya çalışırken, Doğan kelimenin nerden geldiğini açıklamaz mı:

- Çok tuhaf İbrahim abi yaaa... Hani metrobüsün İngilizce ismi “bus rapid transit” şeklindedir ya; kısaca “BRT”... İşte bu “BRT” harfleri İngilizce “bi – ar – ti” diye okunur. İranlılar’ın dilinde de metrobüsün ismi “biarti” olmuş böylece... :) :)

Vay lımınêêê! İyi ki de sessiz düşünmüşüm... Nek bilmeden, öyle xaftıla ağzımdan çıksaydı var ya, rezil olmuştum, safranlı pilav çarpsın ki... Daha bir hafta Doğan’ın dilinden düşmezdim. Ne yapayım; bunca yıldır Almanya’da yaşıyorum, daha “BRD” harflerini bile bir kez olsun “bi – ar – di” diye okumamışım! (BRD: “Bundesrepublik Deutschland”, yani “Federal Almanya Cumhuriyeti”)

Doğan Özlük’ün açıklamasından önce nasıl ki sessizce çözümleme yapıyorduysam, açıklamadan sonra da sessizce gülüyordum.

Aklıma yıllaaaar önce, Türkiye’de yayın hayatına başlayan “HBB” isimli bir televizyon kanalı ile ilgili hiç unutmadığım bir olay geldi. Televizyon kanalının ismi “HBB”, okunuşu ise “eyç – bi – bi”; kendisini böyle takdim ediyor.

O dönem Tansu Çiller başbakan, Mesut Yılmaz ise ana muhalefet lideri. Eh, Tansu abla “Amerika’dan gelme” ya, Mesut abi her seferinde “damardan vuruyor”... Çıkmış kürsüye, Başbakan Çiller’e atıyor; “Amerikan özentisi”nden, “Anglo – Sakson hayranlığı”ndan vuruyor: “Bir de yeni bir televizyon açılmış, HBB diye, hayırlı olsun, sözümüz yok! Fakat bunların Amerikan özentisi o noktaya varmış ki, ‘eyç – bi – bi” diye okuyorlar HBB’yi... Allâh bunlara akıl fikir versin. Yahu kardeşim siz nerede yaşıyorsunuz? O harfleri Anadolu insanı ‘Habibe’ diye okur, ‘Habibeee’!...

Diyebilirim ki, tüm siyasî hayatı boyunca en çok hoşuma giden çıkışıydı bu, Mesut Yılmaz’ın...

İşte İran’da metrobüse BRT (bus rapid transit) harflerine binaen “biarti” (bi – ar – ti) denildiğini öğrenince, aklıma tâ yıllar öncesinden kalma ve muhakkaktır ki bir şekilde televizyon ekrânından izlediğim (hangisi olduğunu hatırlamıyorum ama HBB olmadığı kesin) bu olay gelmişti.

Şaşırdım doğrusu; çok hem de. Demek ki bu tür garip ve hatta “hastalıklı” davranış şekilleri, sadece bizim toplumumuza özgü değil.

Ben deee, “TV harflerini bile ‘ti – vi” diye okuyoruz, CNN harflerini ‘ci – en – en’ olarak okuyoruz, ‘Times’ kelimesini ‘Tayms’ diye telaffuz ediyoruz. Fakat dilimize dahi geçmiş olan Arapça’daki ‘Bereket’ kelimesini bile okuyamayıp o bankaya ‘Al Baraka’ diyoruz” diye boşu boşuna sinir krizleri geçirip, kendi necip ve hatta necip fazıl milletime, aziz ve hatta aziz nesin ulusuma, zeki, çevik ve aynı zamanda ahlaklı, üç kıtada at koşturmuş, beş kıtaya çalışmak için gitmiş, içeride asimilasyon uygulayıp dışarıda entegrasyondan şikâyet eden, yaradılanı Yaradan’dan ötürü seven, yakalarsa muçk muçk yapan, ölenler gitti kalan sağlar bizimdir kahraman halkıma kızıyordum. Halbusem ki, sadece biz öyle yapmıyoruz...

Durakta “biarti” beklerken, aynı numaradan bugün üçüncü kez çalıyor cep telefonumuz. Biraz önce Sanat Enstitüsü’nde, bize cep telefonumuza koymak için SIM kartı bile hediye ettiler, sağolsunlar; İran’da telefon görüşmelerimizi yapabilmek için. Fakat kartları henüz koymamışız “handy”lerimize.

Bugün üçüncü kez arıyor bizi, Zeki Savaş:

- Selamun aleykum.

- Aleykum selam, Zeki abi. Ne oldu abi, bitti mi işin?

- Hayır ama az kaldı. Siz şimdi neredesiniz?

- Abi biz şimdi Firdevsî’de metrobüs bekliyoruz. Burdan Meydanê Azadî’ye gideceğiz. Biraz orayı gezeceğiz.

- Hozê Hûnerî’de görüşmeniz bitti mi?

- Bitti bitti. Bugün başka işimiz yok.

- Tamam. Siz Azadî’ye gidene kadar benim arabamın işi de biter.

- Oldu abi. Bitince bizi ararsın o zaman. Olmadı Azadî dönüşü buluşuruz.

- Tamam öyle yapalım. Selamun aleykum.

- Aleykum selam.

Zeki abiyle bugün sabah saatlerinden itibaren birlikte olacaktık aslında. Fakat aksilik bu ya, arabası bozulmuş. Garibim, evde kahvaltısını yaptıktan sonra arabasını tamirhaneye götürmüş, “İki saatte hallederiz” demişler ama, odur akşam oldu hâlâ çıkamamış tamirhaneden.

O’nu yıllaaar sonra yeniden görecek olmanın heyecanı, daha Almanya’da İran hazırlıkları yaptığım günlerden itibaren var içimde.

Tâ 90’lı yılların başında, Diyarbakır’da üniversite okuduğum yıllardan yakın arkadaşım, can dostum, ağabeyim... Tahran’da yaşıyor.

Samimî söylüyorum; bu gezinin benim için birinci anlamı “Zeki abiyi görmek”, ondan sonra, ikinci anlamı “İran’ı görmek”...  O insanın benim için ifade ettiği anlamı dizüstü bilgisayar başında anlatamam.

Tam 18 yıldır görmemişiz biribirimizi. 18 yıl aradan sonra görüşeceğiz.

18 yıl; dile kolay...  

Biraz sonra metrobüsümüz geliyor; biniyoruz... Tahran’da ilk gün “biarti”yle yolculuk yapmak da varmış kısmette.

 “Biarti”nin içi, ortadan iki bölüme ayrılmış. “Hanımcan”lar ve “ağacan”lar ayrı oturuyorlar. Bayanlar öne, erkekler arkaya...

Firdevsî ile Azadî arasındaki mesafe uzun olduğu için, epey sürüyor “biarti” yolculuğu. Uzun bir yolculuktan sonra, varıyoruz Azadî Meydanı’na...

Azadî Meydanı (Fars. ﺁﺰﺍﺪﻯ ﻤﻴﺪﺍﻨﻰ [Meydanê Azadî])’na gelince iniyoruz metrobüsten. Ve büyük bir sevinçle, atıyoruz kendimizi “şehrin kalbi” olan meydana...

Sevinçten çılgınlar gibi bağırıyoruz; tamamen bırakmışız kendimizi. Etraftaki insanların garip garip bakışları, “Bu deliler de kim?” diyen meraklı gözleri, umurumuzda bile değil.

İkimiz de çocuk gibiyiz:

 - Hallo Tahraaaan, biz geldik biiiiiiiz, yihhuuuuu, biz geldik Tahraaan biz geldiiiiik, merg ber Emrikaaaa (Amerika’ya ölüm), merg ber Emrikaaaa...

- Heyyy Tahraaaaan, ayağa kalk biz geldik biiiiiz, yihuuuuuuu, Tahran bak biz geldiiiiik, merg ber Emrikaaaaa, merg ber Emrikaaaa...

Başlıyoruz yürümeye Meydanê Azadî’de; fotoğraflar çekiyoruz, sohbet ediyoruz, yürüyoruz ve hatta, Azadî Kulesi’nin dibinde dondurma satan bir seyyar satıcıdan dondurma da alıp yiyoruz.

Bakmayın aylardan Eylül olduğuna; burda hâlâ “dondurma mevsimi”...

Şehrin tam kalbindeyiz şu anda. Burası, başkent Tahran’ın batı tarafına düşen Taraşt (ﻄﺮﺸﺖ) semti...

Özgürlük Meydanı (Fars. ﺁﺰﺍﺪﻯ ﻤﻴﺪﺍﻨﻰ [Meydanê Azadî]) bu semtte bulunuyor. Meydanın tam ortasında ise heybetli görünümüyle Özgürlük Kulesi (Fars. ﺁﺯﺍﺪﻯ ﺒﺮﺝ [Burcê Azadî])...

50 bin m²’lik kocaman bir alan üzerine kurulu devâsâ bir meydan olan Özgürlük Meydanı (Fars. ﺁﺰﺍﺪﻯ ﻤﻴﺪﺍﻨﻰ [Meydanê Azadî]), Tahran’ın en büyük ve fakat İran’ın ikinci büyük meydanıdır. İran’ın en büyük meydanı, İsfahan şehrindeki 89 bin 600 m² büyüklüğündeki Nakş-ı Cihan Meydanı (Fars. ﺠﻬﺎﻦ ﻨﻘﺶ ﻤﻴﺪﺍﻨﻰ [Meydanê Naqşê Cihan])’dır. (Siz sevgili gönüldaşlarımızla birlikte İsfahan’daki Nakş-ı Cihan Meydanı’nı da gezeceğiz, Seyahatname’nin ilerleyen bölümlerinde)

Meydanê Azadî’yi kesen yollar, biri tramvay, ikisi normal yol, üçü de otoban olmak üzere 6 tanedir:

- Meydanın kuzey tarafından: 1947’de kurulan Pakistan İslam Cumhuriyeti (Urdu. ﭙﺎﻜﺴﺘﺎﻦ ﺠﻤﮩﻮﺮﻴﮧ ﺍﺴﻼﻤﻰ [İslamî Cumhuriye Pakistan]; İng. Islamic Republic of Pakistan) devletinin kurucusu ve ilk devlet başkanı olan Mûhâmmed Ali Cinnah (1876 – 1948)’ın adını taşıyan Mûhâmmed Ali Cinnah Otobanı (Fars. ﺠﻨﺎﺡ ﻋﻠﻰ ﻤﺤﻤﺪ ﺒﺰﺮﮜﺮﺍﻩ [Buzurgerahê Mûhâmmed Ali Cinnah])... (Bu otoban, Azadî Meydanı ile 2. Sadıqiye Meydanı’nı biribirine bağlar, aynı zamanda.)

- Meydanın batı tarafından: Otoban 32 (Fars. ۳۲ ﺠﺎﺪﻩ [Cadde 32])... (Bu otoban, Tahran’daki Azadî Meydanı önünde başlar, Türkiye sınırında, Ağrı ilimizin Doğubeyazıt ilçesindeki Gürbulak Sınır Kapısı’nda biter. Anadolu’nun makus talihini değiştirmek için Türkiye’den İran’a “devrim ithal etmeye” gelen kardeşlerimizin kullandıkları yol, bu yoldur.)

- Meydanın güney tarafından: Ayetullâh Saidî Otobanı (Fars. ﺴﻌﻴﺪﻯ ﺁﻴﺖﷲ  ﺑﺯﺮﮜﺮﺍﻩ [Buzurgerahê Ayetullâh Saidî])... (Bu otoban, Azadî Meydanı ile Zemzem Meydanı’nı biribirine bağlar, aynı zamanda.)

- Meydanın doğu tarafından: Azadî Caddesi (Fars. ﺁﺯﺍﺪﻯ ﺨﻴﺎﺑﺎﻦ [Xiyabanê Azadî])... (Bu cadde, Azadî Meydanı ile İnqılâb Meydanı’nı biribirine bağlar.)

- Meydanın güneybatı tarafından: Mehrâbâd Havaalanı’na giden yol... (Bu yolun diğer ucu havaalanına çıktığı ve orada da uçaklar olduğu için, es geçiyorum. Sonra yine kavga mavga çıkmasın!)

- Meydanın bir tarafından girip etrafından dolanarak diğer tarafından devam eden yol: Tramvay yolu (Tahran BRT 1)... (Bizim Doğan’la birlikte geldiğimiz, gelirken yolda “Yaw arkadaş, bu Türkiye’deki Müslümanlar da sanat ve edebiyattan hiç anlamıyorlar yaa” diye kendi aramızda istişare ettiğimiz yoldur.)

İran’ın başkenti Tahran’ın sembolü ve kalbi olan Azadî Meydanı, 50 bin m² büyüklüğünde devâsâ bir meydandır ve Azadî Kültür Kompleksi’nin bir parçasıdır. Meydanın tam ortasında, heybetli görünümüyle, 45 m yüksekliğindeki Özgürlük Kulesi (Fars. ﺁﺯﺍﺪﻯ ﺒﺮﺝ [Burcê Azadî]) yükselir ki, iş bu Azadî Kulesi, şehrin sembolüdür.

1971 yılında, Şâhlık rejimi zamanında yapılan Azadî Kulesi, o dönemler yalnızca heybetli görünümüyle şehre azamet kazandıran devâsâ bir yapı görünümündeydi. Üstelik, araç trafiği kulenin altından geçiyordu. Günün her saatinde altında ve kenarında harıl harıl arabaların geçtiği bu kulenin etrafını rahatlıkla gezip dolaşmak mümkün değildi. İnsanlar daha çok, arabayla oradan geçerken camdan bakarlardı. Fakat İslam Devrimi’nden sonra, Tahran Belediyesi tarafından gerçekleştirilen yeni bir çevre düzenlemesiyle, âdeta bambaşka bir çehreye büründü. 2007 yılında hayata geçirilen ve kutlu İslam Devrimi’nin 30. yıldönümü olan 11 Şubat (22 Behmen) 2009 günü tamamlanan bu ekolojik ve urbanist çalışma sonucu, meydanın içi araç trafiğine kapatıldı ve tamamen yayalara tahsis edildi; Azadî Kulesi ve Azadî Meydanı, ailelerin rahatça gezip hoşça vakit geçirdiği bir kültür ve çevre parkı haline geldi. Ayrıca değişik “ışıklandırma” sistemiyle burası, seyrine bile doyum olmayan harikulade bir sanatsal ve estetik görünüm kazandı. 60 milyar İran Riyali’ne mal olan bu proje kapsamında 50 bin m²’lik alan tamamen çimle kaplanarak yeşillendirildi.

Çok güzel ve estetik bir görünümü olan Azadî Kulesi, “ışıklandırma” yoluyla sürekli farklı renklere bürünür. Kule bazen beyaz, bazen sarı, bazen yeşil, bazen mavi, bazen kırmızı, bazen mor, bazen eflatun, bazen pembe, bazen de turuncu renge bürünür. Bu durum ise seyir zevkine doyum olmayan mükemmel bir estetik ve sanatsal görsellik sunar. Ayrıca kulenin dibinde fıskiye ile su fışkırtılmakta, bu da kuleyi sular seller içinde, sanki altından ırmaklar akıyormuş gibi göstermekte, seyir zevkini daha bir arttırmaktadır.

Bu meydan ve kule, 1971 tarihinde inşâ edildi. Yani devrimden önce, Şâhlık rejimi zamanında. Tamamlanış tarihi, 16 Ekim 1971’dir.

Kule ilk yapıldığında, ismi “Burcê Şâhyâd Aryamehr” (Aryamehr Şâhlarını Anma Kulesi / İran Şâhlarını Anma Kulesi) idi. 1979 İslam Devrimi’nden sonra ismi “Burcê Azadî” (= Özgürlük Meydanı) olarak değiştirildi. Meydan da hakezâ, aynı isimle.

Kule, 1942 doğumlu mimar Hûseyn Amanat tarafından yapılmıştır ve bu mimar Müslüman değil, Bahaî’dir. Devrimden sonra Kanada’ya iltica etmiş, halen orada yaşamaktadır. Şu anda Kanada vatandaşıdır. (GÖNÜLDAŞLARIMIZ İÇİN İLGİNÇ BİR BİLGİ NOTU: İsrail’in Hayfa şehrinde, bir adı da Mar İlyas Dağı olan Karmel Dağı’nın tepesinde bulunan ve şu anda “Dünya Bahaîlik Merkezi” olan “Arc Bahai” isimli dünya çapında meşhur tapınağı yapan mimar da yine Hûseyn Amanat’tır. Amanat İsrail’deki Bahaî tapınağının inşâsına 1973’te, yani Tahran’daki Azadî Kulesi’ni yaptıktan iki yıl sonra  başlamış, 9 yıl süren bir çalışma sonucu 1982 yılında tamamlamıştır. Kendisi İsrail’de Bahaî tapınağı inşâ etmekle meşgul iken İran’da İslam Devrimi olmuş, dolayısıyla ülkesine dönememiş veya dönmemiştir.)

Azadî Kulesi’nin alt yüzeyi 400 m², yerden yüksekliği ise 45 m’dir. Kulenin yapımında tam 25 bin tane beyaz mermer kullanılmıştır ve bu beyaz mermer taşlar İsfahan’dan getirtilmiştir.

Bu mermer taşları kulenin inşâsı için seferber eden de, İsfahan’da ülkenin en büyük mermer fabrikasını işleten ve o dönemler lakabı da “Sultanê Zengê İran” (İran’ın Taş Sultanı) olan mermer ustası Qanber Rahimî’dir. 

Azadî Kulesi’nin inşâsında bu taşlardan 8 bin mermer bloğu oluşturulmuştur. Blokların her birinin şekli, bilgisayar yardımıyla hesaplanmış ve bina çalışması için tüm talimatları içerek şekilde programlanmıştır. Kulenin inşaat çalışmasında ise yüzlerce işçi çalışmış ve bu işçilere, İran’ın o dönemlerdeki en büyük taş ustası olan Ğaffar Davarpane Vernusfaderanî ustalık yapmştır. Kulenin tamamı mermerle kaplıdır.

Kulenin yapım masraflarını ise 500 tane sanayici ve işadamı biraraya gelerek ortaklaşa bir bütçe oluşturup karşılamışlardır.

İmdi...

Kuleyle ilgili olarak buraya kadar anlattıklarımız, bundan sonra anlatacaklarımızın yanında “sıradan ayrıntılar” gibi kalır. Gelelim kuleyle ilgili “en can alıcı” noktaya. Yani bu kulenin “niçin ve ne amaçla” yapıldığına...

1971 yılında, İran topraklarında hüküm süren Şâhlık sultası tam 2 bin 500 yaşına girmektedir. Pers İmparatorluğu’nun 2500. yıldönümü anısına, İran Şâhı Rıza Pehlevî tarafından yaptırılır bu anıt kule.

Kulenin ismi de, “Burcê Şâhyâd Aryamehr” (Aryamehr Şâhlarını Anma Kulesi / İran Şâhlarını Anma Kulesi)’dir zaten.

İran’daki Şâhlık hanedanı, tam 2 bin 500 yıldır bu topraklarda hüküm sürüyordu. İşte bu asaletin (!) anısına, böyle bir kule yaptırıyordu İran Şâhı.

İran Şâhı Muhammed Rıza Pehlevî, Şâhlık hanedanının 2500. yıldönümü anısına “İran Şâhlarını Anma Kulesi”ni inşâ ettirmekle kalmıyor, bir şey daha yapıyordu o gün: Şâh Rıza Pehlevî, kendisini “Şehinşâh” (Şâhların Şâhı) ilan ediyor, kendi kendisine bu yaldızlı ve tumturaklı sıfatı veriyordu. (“Tumturaklı” ne demek yaa? Yazdım ama ben de bilmiyorum anlamını.)

Evet... 2 bin 500 yıldır hüküm süren bir Şâhlık hanedanı...

Ve yıl, 1971. Bunun anısına böyle gösterişli bir yapı inşâ edip tüm dünyaya nispet yaparcasına törenler düzenleyen, gücünü, yıkılmazlığını, karşı koyulmazlığını bütün dünyaya gösteren İran Şâhlığı.

Bütün dünya seyrediyor, İran Şâhlık Devleti’nin bu güç gösterisini. Dünya, parmaklarını ısırıyor seyrederken; imreniyor tüm devletler, gıpta ediyor.

Bu nasıl bir güç böyle? Bu nasıl bir karşı konulmaz kuvvet?

Herkes, “Bir 2500 yıl daha hüküm sürer bu güç” diye düşünüyor. O tarihte biri çıkıp da, “Bu devlet, 8 seneye bile kalmadan yıkılacak” dese, gülerler, deli diye tımarhaneye atarlar; “50 sene sonra yıkılacak” dese, “100 sene sonra yıkılacak” dese, yine deli diye tıkarlar tımarhaneye.

 “8 sene sonra” mı? Evet; deli olmalısınız böyle düşünmek için. Aklınızı yitirmiş olmanız lazım.

O İran Şâhlığı ki, ordusu Ortadoğu’nun ve Merkezî Asya’nın en güçlü ordusu.

O İran Şâhlığı ki, ekonomisi Ortadoğu’nun ve Merkezî Asya’nın en güçlü ekonomisi.

O İran Şâhlığı ki, dünyanın en köklü devleti. Dünyanın! 2 bin 500 yaşında.

O İran Şâhlığı ki, İslam dünyasında modernizm hastalığına en fazla tutulmuş, Batı tipi yaşam tarzına en çok entegre olmuş, Müslüman ülkeler içinde İslam’dan en fazla uzaklaştırılmış ülkesi.

Ve o İran Şâhlığı ki, Amerikan emperyalizminin ve İsrail siyonizminin dünyadaki en büyük dostu. Emperyalist ABD’nin bölgedeki kalesi, güvencesi. Kankası.

Böyle bir devleti kim yıkabilir? Böyle bir güce kim karşı koyabilir? Onlarca devlet biraraya toplanıp saldırsa, Ortadoğu ve Asya’nın en güçlü orduları üzerine yürüse bile, bir şey yapabilirler mi böyle bir güç karşısında?

Ortadoğu’nun ve Merkezî Asya’nın en büyük gücü İran Şâhlığı; arkasında ise dünyanın en büyük gücü ABD.

Böyle bir gücü kim yıkabilir?

Yıkılıyor ama; yıkılıyor... Hem de, sadece 7 yıl 4 ay sonra... Ve hem de, tek kurşun bile sıkmadan...

Kim mi yıkıyor? Başka devletler değil; yabancı ordular da değil; silâhlı örgütler de değil...

Kim mi yıkıyor?

Siyasî ve bürokratik hiçbir sıfatı olmayan, elinde ekonomik ve askerî hiçbir gücü bulunmayan, elindeki Qûr’ân-ı Kerîm ve üstündeki hırkadan başka hiçbir şeyi olmayan, 80 yaşına merdiven dayamış, yaşlı, ihtiyar, ak sakallı bir adam: Ayetullâh-i Uzmâ Rûhullâh Musavî Humeynî.

Bu adam nasıl bir insan böyle?

Bir tane askeri yok, beş kuruş parası yok, hiçbir resmî sıfatı yok, elinde hiçbir şeyi yok ama O’nda öyle bir güç var ki, dünyadaki hiçbir devlette, hiçbir orduda böyle bir güç yok.

Bir işaretiyle, milyonlarca insanı harekete geçiriyor.

 “Kalkın” diyor; milyonlarca insan aynı anda kalkıyor. “Oturun” diyor; yaşlı, genç, erkek, kadın, delikanlı, genç kız, 35 milyon insan aynı anda oturuyor. “Sokağa çıkın” diyor; 20 dakika sonra 20 milyon insan sokakta. “Herkes evine kapanıp lambaları söndürsün” diyor; İran’ın tüm şehirleri karanlığa gömülüyor. “Işıkları yakın” diyor; tüm ülke aydınlanıyor.

Çıldırıyor Şâh... Çıldırıyor Amerika...

Bu nasıl bir adamdır böyle? Bu ihtiyar adam, bu pîr-i fanî, bu gücü nerden alıyor? Bu yaşlı adam nasıl olur da sadece parmağını kaldırarak milyonlarca insanı aynı anda harekete geçirebiliyor?

Dilinde sadece bir söz var, bu pîr-i fanînin: “Allâh-û Ekber... Allâh’tan başka ilâh yoktur!”...

İmam Humeynî’nin dilindeki bu söz, tüm İran şehirlerinde, tüm sokaklarında haykırılıyor artık.

Ve tabiî en başta da, başkent Tahran’daki Meydanê Şâhyâd Aryamehr’de...  İsmi güyâ, İran Şâhlarını Anma Meydanı olan meydanda.

Daha birkaç ay önce, bu meydanın açılışı yapılırken fotoğraflarını yayınlayan ve “Şâhlık hanedanının 2500. yıldönümü vesilesiyle İran’ın başkenti Tahran’da böyle bir meydan ve anıt kule yapıldı” diye magazinsel bir haber yapan dünya medyası, dünyadaki gazeteler ve televizyonlar, artık her gün, evet, her gün yayınlıyorlar bu meydanın ve kulenin fotoğraflarını ve görüntülerini... Yayınlıyorlar ama, meydanda “Allâh-û Ekber” diye slogan atan halkın görüntüleriyle birlikte...

Kaderin cilvesine bakın ki, Şâhlık hanedanının 2 bin 500 yaşına girmesi nedeniyle, İran Şâhları’nın anısına yaptırılan bu meydanda, çok değil, sadece aylar sonra, evet evet, sadece aylar sonra, “Merg ber Şâh” (Şâh’a Ölüm), “Merg ber Emrika” (Amerika’ya Ölüm) feryâdları yükseliyor.

Kaderin cilvesine bakın ki, “2 bin 500 yıllık Şâhlık hanedanının sembolü olsun” felsefesiyle yaptırılan bu meydan ve kule, daha ardan 7 yıl 4 ay gibi kısa bir zaman geçmişken, “2 bin 500 yıllık Şâhlık hanedanını tarihin çöplüğüne atan İslam Devrimi’nin sembolü” oluyor.

Bu meydanı ve kuleyi yaptırıp kendisini “Şehinşâh” (Şâhların Şâhı) ilan eden Şâh Mûhâmmed Rıza Pehlevî, sadece 7 yıl sonra ülkeden kaçmak zorunda kalıyor. Ve üzüntüsünden kanser olup, kanserden ölüyor!

Hakikaten her süreci ibretlerle dolu bir olay:

16 Ekim 1971: İran Şâhlığı’nın 2500. yıldönümü anısına, Şâhyâd Aryamehr adıyla bu meydan inşâ ediliyor. Tarihteki tüm İran Şâhları anısına. Ve bunu yapan Şâh Rıza Pehlevî, kendisini “Şehinşâh” (Şâhların Şâhı) ilan ediyor.

1972, 1973, 1974, 1975, 1976, 1977, 1978, 1979: İmam Humeynî’nin rehberlik ettiği devrim hareketi, milyonlarca şehîdin kanlarının bereketiyle, dalga dalga yayılıyor. Zafere kadar!

16 Ocak 1979: Şâh Rıza Pehlevî ülkeden kaçıyor. Efendisi ABD bile, hükümranlığı boyunca kendisine uşaklık etmiş olan bu Şâh’ı, bahçesindeki kulübeye bile almıyor. Sokak köpekleri gibi sokağa atıyor. Mecburen gidip Mısır’a sığınıyor; orada kanserden ölüyor.

1 Şubat 1979: Elindeki Qûr’ân-ı Kerîm’den ve üzerindeki hırkadan başka hiçbir şeyi olmayan 80 yaşındaki İmam Humeynî, “İnsanlık tarihinin en büyük halk devrimini” gerçekleştiren lider olarak, hem de bu devrimi düşmana tek kurşun bile sıkmadan, en ufak bir şiddet ve terör eylemine müsaade etmeden gerçekleştiren bir lider olarak, 16 yıldır yaşadığı sürgün hayatından ülkesi İran’a dönüyor.

11 Şubat 1979: İran İslam Devrimi gerçekleşiyor. Nihâi zafer!...

1 Nisan 1979: İran İslam Cumhuriyeti devleti kuruluyor.

Şâhlık hanedanı anısına yapılan bu meydan, Şâhlık hanedanını yıkılışa götüren süğreç boyunca İslam Devrimi’nin kalbi oluyor; devrimin kalbi bu meydanda atıyor.

Kaderin cilvesine bakın ki, “2 bin 500 yıllık Şâhlık hanedanının sembolü olsun” felsefesiyle yaptırılan bu meydan ve kule, daha ardan 7 yıl 4 ay gibi kısa bir zaman geçmişken, “2 bin 500 yıllık Şâhlık hanedanını tarihin çöplüğüne atan İslam Devrimi’nin sembolü” oluyor.

Meydanın İran Şâhlarını Anma Meydanı olan ismi de, oluyor Azadî Meydanı.

Evet... İbretlerle dolu bir devrim hareketi.

Tarihî olaylar, uzak veya yakın farketmez, geçmişte yaşanan olaylar, salt “Aaa şöyle olmuş, böyle olmuş” diye okunmaz. Çünkü her hadise bir ibrettir, bir derstir, bir nasihattir.

Geçmişten ibret almasını bilmeyenler, kendilerini sevindiren olayları okurken bile farkında olmadan zarar ederler. Geçmişten ibret almasını bilenler ise, kendilerini üzen olayları okurken bile bunu kazanca çevirirler.

İbret almasını bilenler, yalnızca Allâh’a dayanırlar; sabr ve sebat üzere hareket ederler. İbret almasını bilmeyenler ise, hangi hal üzere iseler ve yaşadıkları ülke ve zaman nasıl ise, bunun hep böyle devam edeceğini, güç ve kuvvetin ilelebed payidar kalacağını zannederler.

Âşık Sediyanî der ki:

“İlelebed payidar olan yalnızca Allâh’tır, kimse gücüne güvenmesin,
Sahip olduğu iktidar ve mevki, ömür boyu sürecek zannetmesin,
Bu kural sadece İran’da değil, dünyanın her yerinde geçerli,
Kış geliyor kalın giyinin, su içmeyin terli terli.

Şâhlık hanedanı ikibinbeşyüz yıl hüküm sürdü, yerinde yeller esiyor,
“28 Şubat bin yıl sürecek” dedi paşalar, şimdi kargalar gülüyor,
“Muhtar bile olamazsın artık” dediler Erdoğan’a, bak ülkeyi yönetiyor,
Pencereme kuş konmuş, ne de güzel ötüyor.

Dillere ve isimlere yasakların da kalmayacak ey zalim, bunu bir kenara yaz,
Kürtçe eğitim de olacak, köylerimiz de isimlerine kavuşacak, az kaldı az,
Dersim’i de Şeyh Said’i de artık milletimiz çok iyi biliyor,
Sevdiğim mor fistan giymiş, ne de güzel yakışıyor.

Yeryüzünü gezin dolaşın, görün bakın zalimlere ne olmuş,
Allâh’ın sözünü unutup hevâsına uyanlar, hangisi şifâ bulmuş,
Halk meydanlara inerse, firavunlar nemrutlar toz olur,
Gece gelme gündüz gel, eller duyar söz olur.

Âşık Sediyanî sakınmadı sözünü, yazdı hepsini kalemle,
Birşey anlatmak istiyor okuyucuya, yazıdaki her cümle,
Zannetme ki sırf gezi amacıyla yazılıyor bunca yazı,
Börekler açarım sana, gel bize bazı bazı.”

 sediyani@gmail.com

FOTOĞRAFLAR:

sediyani-20111204-1.jpg

Şehrin tam kalbindeyiz şu anda. Burası, başkent Tahran’ın batı tarafına düşen Taraşt semti... Azadî Meydanı  bu semtte bulunuyor. Meydanın tam ortasında ise heybetli görünümüyle Azadî Kulesi...

sediyani-20111204-2.jpg

50 bin m²’lik kocaman bir alan üzerine kurulu devâsâ bir meydan olan Azadî Meydanı, Tahran’ın en büyük ve fakat İran’ın ikinci büyük meydanıdır. İran’ın en büyük meydanı, İsfahan şehrindeki 89 bin 600 m² büyüklüğündeki Nakş-ı Cihan Meydanı’dır.

sediyani-20111204-20_01.jpg

İran’ın başkenti Tahran’ın sembolü ve kalbi olan Azadî Meydanı, 50 bin m² büyüklüğünde devâsâ bir meydandır ve Azadî Kültür Kompleksi’nin bir parçasıdır. Meydanın tam ortasında, heybetli görünümüyle, 45 m yüksekliğindeki Azadî Kulesi yükselir ki, iş bu Azadî Kulesi, şehrin sembolüdür.

 sediyani-20111204-20_02.jpg

Azadî Kulesi’nin alt yüzeyi 400 m², yerden yüksekliği ise 45 m’dir. Kulenin yapımında tam 25 bin tane beyaz mermer kullanılmıştır ve bu beyaz mermer taşlar İsfahan’dan getirtilmiştir.

 sediyani-20111204-20_03.jpg

Bu meydan ve kule, 1971 tarihinde inşâ edildi. Yani devrimden önce, Şâhlık rejimi zamanında. Tamamlanış tarihi, 16 Ekim 1971’dir. Kule ilk yapıldığında, ismi “Burcê Şâhyâd Aryamehr” (Aryamehr Şâhlarını Anma Kulesi / İran Şâhlarını Anma Kulesi) idi. 1979 İslam Devrimi’nden sonra ismi “Burcê Azadî” (= Özgürlük Meydanı) olarak değiştirildi. Meydan da hakezâ, aynı isimle.

 sediyani-20111204-20_04.jpg

Bu mermer taşları kulenin inşâsı için seferber eden de, İsfahan’da ülkenin en büyük mermer fabrikasını işleten ve o dönemler lakabı da “Sultanê Zengê İran” (İran’ın Taş Sultanı) olan mermer ustası Qanber Rahimî’dir. 

 sediyani-20111204-20_05.jpg

Azadî Kulesi’nin inşâsında bu taşlardan 8 bin mermer bloğu oluşturulmuştur. Blokların her birinin şekli, bilgisayar yardımıyla hesaplanmış ve bina çalışması için tüm talimatları içerek şekilde programlanmıştır. Kulenin inşaat çalışmasında ise yüzlerce işçi çalışmış ve bu işçilere, İran’ın o dönemlerdeki en büyük taş ustası olan Ğaffar Davarpane Vernusfaderanî ustalık yapmştır. Kulenin tamamı mermerle kaplıdır.

 sediyani-20111204-20_06.jpg

1971 yılında, Şâhlık rejimi zamanında yapılan Azadî Kulesi, o dönemler yalnızca heybetli görünümüyle şehre azamet kazandıran devâsâ bir yapı görünümündeydi. Üstelik, araç trafiği kulenin altından geçiyordu. Günün her saatinde altında ve kenarında harıl harıl arabaların geçtiği bu kulenin etrafını rahatlıkla gezip dolaşmak mümkün değildi. İnsanlar daha çok, arabayla oradan geçerken camdan bakarlardı. Fakat İslam Devrimi’nden sonra, Tahran Belediyesi tarafından gerçekleştirilen yeni bir çevre düzenlemesiyle, âdeta bambaşka bir çehreye büründü. 2007 yılında hayata geçirilen ve kutlu İslam Devrimi’nin 30. yıldönümü olan 11 Şubat (22 Behmen) 2009 günü tamamlanan bu ekolojik ve urbanist çalışma sonucu, meydanın içi araç trafiğine kapatıldı ve tamamen yayalara tahsis edildi; Azadî Kulesi ve Azadî Meydanı, ailelerin rahatça gezip hoşça vakit geçirdiği bir kültür ve çevre parkı haline geldi. Ayrıca değişik “ışıklandırma” sistemiyle burası, seyrine bile doyum olmayan harikulade bir sanatsal ve estetik görünüm kazandı.

sediyani-20111204-20_07.jpg

Çok güzel ve estetik bir görünümü olan Azadî Kulesi, “ışıklandırma” yoluyla sürekli farklı renklere bürünür. Kule bazen beyaz, bazen sarı, bazen yeşil, bazen mavi, bazen kırmızı, bazen mor, bazen eflatun, bazen pembe, bazen de turuncu renge bürünür. Bu durum ise seyir zevkine doyum olmayan mükemmel bir estetik ve sanatsal görsellik sunar. Ayrıca kulenin dibinde fıskiye ile su fışkırtılmakta, bu da kuleyi sular seller içinde, sanki altından ırmaklar akıyormuş gibi göstermekte, seyir zevkini daha bir arttırmaktadır.

 ≈ AZADÎ MEYDANI’NDAN DÜNYADAKİ TÜM MEYDANLARA SELAM ≈

sediyani-20111204-20_08.jpg

sediyani-20111204-20_09.jpg

sediyani-20111204-20_10.jpg

sediyani-20111204-20_11.jpg

sediyani-20111204-20_12.jpg

sediyani-20111204-20_13.jpg

sediyani-20111204-20_14.jpg

sediyani-20111204-20_14.20111204182843.jpg

sediyani-20111204-20_15.jpg

sediyani-20111204-20_16.jpg

sediyani-20111204-20_17.jpg

sediyani-20111204-20_18.jpg

sediyani-20111204-20_19.jpg

sediyani-20111204-20_20.jpg

sediyani-20111204-20_21.jpg

  • Yorumlar 6
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim