Yaseminler Gülümsüyordu Ellerimiz Kavuştuğunda –5

27.11.2011 05:16

İbrahim Sediyani

 

 

sediyani-20111127-1.jpgTahran’ın sembolik alanlarından olan Firdevsî Meydanı (Fars. ﻔﺮﺩﻭﺴﻰ ﻤﻴﺩﺍﻨﻰ [Meydanê Ferdovsî])’nda iki saat kadar oyalandıktan sonra, şehirdeki ikametgâh adresimiz olan 1200 m ötesindeki, Ayetullâh Taleganî Caddesi (Fars. ﻄﺎﻟﻘﺎﺫﻰ ﺍﻴﺖﷲ ﺨﻴﺎﺒﺎﺫﻰ [Xiyabanê Ayetullâh Taleqanî]) üzerinde bulunan Huweyze Oteli (Fars. ﻫﻭﻴﺯﻩ  ﻫﺘ۔ﻝ [Hotel Huweyze])’ne geri dönüyoruz.

Otelin kapısından içeri girdiğimizde, resepsiyonun önündeki bekleme koltuklarında tek başına oturmuş, kısa boylu ve tatlı yüzlü bir adamın bizi beklediğini görüyoruz. Küçük ve tatlı yüzünde bir o kadar da şirin bir gülümseme beliriyor, bizim içeri girdiğimizi görünce.

Tahran Sanat Enstitüsü Uyanış Edebiyatı Birimi’nin sorumlusu Nasır Zerrabî (ﺯﺮﺍﺒﻰ ﻨﺎﺼﺮ) idi bu.

Görür görmez hissetmiştim zaten O olduğunu. Bizi ülkelerine dâvet eden kurumun başındaki isim, Zerrabî.

Biz içeri girince ayağa kalkıyor hemen. Sarılıyoruz, kucaklaşıyoruz...

Daha önceki Almanya, İsviçre ve Avusturya gezilerini kaleme alırken de yazmıştım: Eğer ben bir Müslüman değil de, başka bir dînin mensubu olsaydım, örneğin bir Hristiyan olsaydım, ya da bir Yahudî, Budist veya Hindu, emin olun, Müslümanlar’ın kendi aralarındaki sadece bu davranış biçimine bakarak bile Müslüman olurdum.

Bunu sadece orada yaşanan bir anlık olay için söylemiyorum. Fas’tan Endonezya’ya tüm İslam dünyasını gezin; bütün Müslüman toplumlarında şâhîd olursunuz bu davranış şekline.

Düşünün; biribirlerini daha önce hiç görmemiş, karşılaşmamış olan iki insan, ilk kez görüyorlar biribirlerini, ilk kez karşılaşıyorlar, yeni tanışıyorlar. Öyle resmî bir tavırla tokalaşmak yok; yüzüne karşı gülümseyip “Memnun oldum” demek yok! Ellerini uzatarak değil kollarını açarak hareket ediyorlar biribirlerine doğru. Kollar tokalaşmak için değil sarılıp kucaklaşmak için kullanılıyor.

İlk kucaklaşmada sımsıkı sarıl, en az 20 saniye bırakma adamı, resmen sık suyunu çıkar, sonra kollarını sarılı tutarak ve sadece başını arkaya çekerek yüzyüze gel, biribirinize güzel birşeyler söyleyin gülerek, sonra bu kez de öbür taraftan bir daha kucaklaşma, bir daha sık suyunu çıkar.

Hayatında ilk defa görüyorsun onu, ilk defa karşılaşıyorsun. Hoş gıyaben bir tanışıklık olsa da, yüzyüze tanışmak farklı şey tabiî ki.

Böyle birşey, inanın bana, dünyada hiçbir medeniyette yok!

Sadece İslam toplumlarına özgü bir güzellik bu. Ve tabiî ki, İslam’dan kaynaklanan bir güzellik. Bunun adı “İslam kardeşliği”dir ve insanlık tarihinin gördüğü en büyük medeniyet projesidir, “İslam kardeşliği”.

Dedim ya; şayet ben bir Hristiyan olsaydım, ya da bir Yahudî, Budist veya Hindu, Müslümanlar’ın kendi aralarındaki sadece bu davranış biçimine bakarak bile Müslüman olurdum. Ve zaten, Müslümanlar arasındaki sadece bu davranış biçimini görüp etkilenerek Müslüman olmuş olan Almanlar tanıyorum ben.

Nasır Zerrabî (ﺯﺮﺍﺒﻰ ﻨﺎﺼﺮ), Sanat Enstitüsü (Fars. ﻫﻨﺭﻯ ﺤﻮﺯﻩ [Hozê Hûnerî]) bünyesindeki “İslamî Uyanış Edebiyatı” (Fars. ﺍﺴﻼﻤﻰ ﺒﻴﺩﺍﺮﻯ ﻮﻴﮊﮦ [Wêje Bidarê İslamî]) adlı birimin sorumlusu.

58 yaşında; değerli ve birikimli bir büyüğümüz.

 (GÖNÜLDAŞLARIMIZ İÇİN AYRINTI BÂBINDAN BİR BİLGİ NOTU: Tahran Sanat Enstitüsü ve Sayın Nasır Zerrabî’nin dizi yazımıza dahil olduğu satırlara gelmişken, 23 Ekim günü Van ilimizde yaşanan ve 604 insanımızı kaybettiğimiz 7, 2 şiddetindeki depremde gösterdikleri duyarlılık ve yaptıkları insanî yardımları anmadan geçmek doğru olmaz. Deprem olur olmaz Tahran Sanat Enstitüsü bu acıyı yüreğinde hissederek Vanlı hemşehrilerimiz için seferber olmuş, giyecek, barınma, sağlık yardımlarını ulaştırmış, hatta Sayın Nasır Zerrabî bizzat Van’a gelerek deprem bölgesindeki ihtiyaç halinde olan insanları ziyaret etmiştir. Bu fâkir kardeşinizin Afrika ülkesi Kenya’da, Somalili mültecilerin kaldığı Dadaab Mülteci Kampı’nda kurban eti ve insanî yardım organizasyonunun içinde olduğu zaman diliminde de, Tahran Sanat Enstitüsü İslamî Uyanış Edebiyatı Birimi Sorumlusu Nasır Zerrabî de Van ilimizde ihtiyaç halindeki depremzedelere yardım yapmakla iştiğal ediyorlardı. Sanat Enstitüsü ve Sayın Nasır Zerrabî’ye buradan teşekkürlerimizi iletmiş olalım, bu vesileyle...)

Biraz sonra elinde, üstünde üç tane kahve fincanı olan bir tepsi olduğu halde geliyor, Doğan Özlük. “Gülerek bize doğru geliyor” diyeceğim ama, Doğan’ın yüzü zaten hep gülüyor. Uykuda olduğu vakitler hariç, yüzünde hep aynı gülme var.

Hani bazı çizgi film karakterleri olur ya; ne yaparsa yapsın yüzünde hep aynı gülme var. Doğan da aynı öyle işte...

Kahvelerimizi de içtikten sonra kalkıyoruz. Enstitüye gideceğiz...

Ayetullâh Taleganî Caddesi (Fars. ﻄﺎﻟﻘﺎﺫﻰ ﺍﻴﺖﷲ ﺨﻴﺎﺒﺎﺫﻰ [Xiyabanê Ayetullâh Taleqanî]) üzerinde bulunan Huweyze Oteli (Fars. ﻫﻭﻴﺯﻩ  ﻫﺘ۔ﻝ [Hotel Huweyze]) ile Sümeyye Caddesi (Fars. ﺴﻤﻴ۔ﻪ ﺨﻴﺎﺒﺎﻨ۔ﻰ [Xiyabanê Sûmeyye]) adresinde bulunan Sanat Enstitüsü (Fars. ﻫﻨﺭﻯ ﺤﻮﺯﻩ [Hozê Hûnerî]) biribirlerine çok yakın idiler.

Sadece birkaç dakika yürüyerek Tahran Sanat Enstitüsü’ne geldik. Heyecanlıyız...

Sanat Enstitüsü’nin bahçesine girince, birkaç hatırâ resmi çekiyoruz.

Enstitünün daha binasından bile içeri girmeden, daha sadece dış bahçesindeyken büyüleniyor insan adetâ. Burası bir san’at bahçesi, bir edebiyat bahçesi...

Aman Allâh’ım, ben nasıl bir yere gelmişim böyle?...

Her bina, her anıt, her taş, her ağaç, her yaprak, san’at ve edebiyat kokuyor bu bahçede. Daha adımınızı atar atmaz alıyorsunuz bu kokuyu.

Şiir kokuyor bu bahçe, beste kokuyor, müzik kokuyor, resim kokuyor, sinema kokuyor, tiyatro kokuyor, edebiyat kokuyor, mimarî kokuyor.

Bahçede birkaç hatırâ fotoğrafı çektirdikten sonra, Sanat Enstitüsü’nün giriş kapısından içeri giriyoruz.

İçerisi, daha da büyüleyici. Bütün duvarlar san’atsal afişlerle, resim tablolarıyla süslenmiş.

Enstitü binası, birkaç kattan oluşuyor. Katlar oldukça geniş; ortasında daire şeklinde merdivenler. Merdivenlerden yukarı – aşağı inip çıkarken bile her kata bulunduğunuz yerden şöyle bir göz gezdirmek mümkün.

Tahran Sanat Enstitüsü binasının her katı, bir san’at dalına ayrılmış. Her kat, san’at ve edebiyat dünyasının ayrı bir ülkesine götürüyor sizi... Bir katı şiir ve edebiyat; bir katı resim ve grafik; bir katı müzik; bir katı mimarî; bir katı sinema ve film; bir katı tiyatro... Bir katı konferans salonları; bir katı müdüriyet ve diğer kurumsal odalar...

Binanın hemen karşısında ise tek katlı geniş bir bina var. Orası, “etkinlik binası”... Geniş katılımlı programlar tertip ediliyor orda. Tiyatro oyunları sahneleniyor, konserler veriliyor, koro halinde sunulan orkestra senfonileri veriliyor...

(Hemen her gün ayrı bir bölümünü gezdirdiler bize Sanat Enstitüsü’nün; görme ve yakından müşahade etme şansımız oldu. Yarın sabah hemen kahvaltıdan sonra “Resim bölümü”nü gezeceğiz; ertesi gün ise “Müzik bölümü”nü...)

Enstitünün bahçesi ise apayrı bir güzellikte... Neler yok ki neler? “Şiir Bahçesi”, “Edebiyat Parkı”, “Ezgi Bağı”, “Müzik Bahçesi”; anlatması bile bir hoş...

 (Üç gün sonra, “Edebiyat Parkı” içindeki “Şiir Bahçesi”nde düzenlenen ve ülkenin biribirinden değerli şâirlerinin katıldığı “Tahran Şiir Gecesi”ne ben de katılıyorum. Şâirlerin açık alanda, bahçeli, romantik ve otantik bir ortamda ailelere şiirlerini okuduğu bu anlatılmaz güzellikteki gecede ben de kendi şiirlerimden bir demet sunacağım. Seyahatname’nin ilerleyen bölümlerinde bunu siz sevgili gönüldaşlarımızla paylaşacağız...)

Direk olarak İslam İnqılâbı Rehberi Seyyîd Ali Hûseynî Hamaneî’ye bağlı bir kurum olan İslamî Teblîğler Kurumu (Fars. ﺍﺴﻼﻤﻰ ﺗﺒﻠﻴﻐﺎﺗﻰ ﺴﺎﺯﻤﺎﻨﻰ [Sazman-ı Teblîğat-ı İslamî]) çatısı altında çalışma yürüten Sanat Enstitüsü (Fars. ﻫﻨﺭﻯ ﺤﻮﺯﻩ [Hozê Hûnerî]) bünyesindeki “edebiyat kolu”, iki ayrı birimden oluşuyor:

- İslamî Uyanış Edebiyatı (Fars. ﺍﺴﻼﻤﻰ ﺒﻴﺩﺍﺮﻯ ﻮﻴﮊﮦ [Wêje Bidarê İslamî])

- İslamî Direniş Edebiyatı (Fars. ﺍﺴﻼﻤﻰ ﭙﺎﻴﻴﺪﺍﺮﻯ ﻭﻴﮋﮦ [Wêje Payidarê İslamî])

Bizler işte bu iki birimden, “İslamî Uyanış Edebiyatı” adlı birimin dâvetlisi olarak İran’dayız...

Yukarıda, içi harikulade güzellikte dekore edilmiş olan binası ve tek kelimeyle olağanüstü bahçesiyle dilim döndüğünce tasvir etmeye çalıştığım Sanat Enstitüsü hakkında, şimdi de çok ama çok ilginç bir bilgiyi paylaşacağım siz sevgili gönüldaşlarımızla:

1979 İslam Devrimi’nden sonra kurulan Tahran Sanat Enstitisü’nün bulunduğu bina ve kompleks, habis Şâhlık rejimi zamanında ne olarak kullanılıyormuş, biliyor musunuz? Bahaîlik merkezi... Evet, yanlış okumadınız, bu bina Bahaîler’e aitti.

Bahaîlik denen sapık tarikatın ne olduğunu biliyorsunuz, tabiî ki.  19. yy’da İran’da ortaya çıkan, lakabı “Bahaullâh” olan ve Müslüman bir ailenin çocuğu Mirza Hüseyin Ali’nin kendisini “peygamber” ilân ederek kurduğu yeni bir dîn!

Hindistan, Etiyopya ve İsrail gibi yerlerde serbest olan Bahaîlik, İslam ülkelerinde yasak, haliyle. En başta da, doğduğu ülke olan İran’da.

Şâhlık rejimi zamanında İran’da serbestmiş, Bahaîlik. İslam’a ve İslamî olan tüm değerlere karşı savaş açan habis Şâhlık rejimi, yüz elli yıl önce İran’da ortaya çıkıp kendini “peygamber” ve “yeni bir dîn” ilan eden, Peygamber Efendimiz (saw) için “son peygamber değildir” diyen bu sapık tarikata / dîne ne hikmetse her tür özgürlüğü tanımış.

İslam İnqılâbı’ndan sonra yasaklanıyor Bahaîlik İran’da. “İran Bahaîlik Merkezi” olan bu bina da kapatılıyor.

Yeni rejimin kuruluşundan sonra, kültür ve eğitim işlerinden sorumlu olan “İslamî Talim ve Terbiye Bakanlığı”, bu binayı ve devâsâ kompleksi İslamî san’at ve edebiyat çalışmalarına vakfediyor.  “Sanat Enstitüsü”, işte bu şekilde kuruluyor.

Anlattığımız bütün bu sürecin mimarlarından biri de kim, biliyor musunuz? İran’ın en büyük sinema yönetmeni olan ve Asya Film Akademisi’nin başkanlığını da yürütmüş olan Muhsin Mahmelbaf... Evet, şu anda dâvetlisi olarak bulunduğumuz Tahran Sanat Enstitüsü’nün kurucuları arasındadır, Mahmelbaf.

Muhsin Mahmelbaf’ı tanımayanınız ve imza attığı filmleri izlemeyeniniz yoktur elbette ancak, Mahmelbaf ailesi yalnız O’ndan da ibaret değil ki. Aile, komple sinemacı...

1957 Tahran doğumlu dünya çapında ünlü yönetmen Muhsin Mahmelbaf’ın hânımı Marziye Meşkinî hem oyuncu hem yönetmen; kızları Hanna ve Samira da aynı şekilde, hem oyuncu hem yönetmen. (Hânımı Marziye ve kızı Samira, sinema alanında pekçok uluslararası ödül sahibidirler.)

“İran sineması” deyip geçmeyin; dünyanın en saygın ve güçlü sinemalarından biridir. Ve ilginç olan şudur ki, İran sinemasının Abbas Kiarûstemî ile birlikte en büyük iki yönetmeninden biri olan Muhsin Mahmelbaf, “yönetmenliği” çalışarak ve yaparak değil, “yönetmenlik işinin nasıl yapıldığını anlatan” kitaplar okuyarak öğrenmiştir. İran sinemasının diğer bir önemli ismi olan Kürt yönetmen Behmen Qubbedî, O’nunla ilgili olarak şöyle demektedir: “Mahmelbaf’ın yanında geçirdiğim birkaç ay, yıllardır okuduklarımdan daha fazla şey kazandırdı bana.”

Tahran’ın yoksul güneyinde, fâkir bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Muhsin Mahmelbaf’ın hayatı, Şâhlık rejimi döneminde zindanlarda geçti. 1979’da İslam Devrimi gerçekleşip İslam Cumhuriyeti kurulunca, O da özgürlüğüne kavuştu. Hapisten çıkınca, kendini san’atına, kültürel çalışmalara verdi.

Doğan Özlük ve ben, ürkek ve heyecanlı bir şekilde çıkıyoruz Tahran Sanat Enstitüsü’nün merdivenlerinden...

Merdivenleri çıktıktan sonra, ilk olarak Nasır Zerrabî (ﺯﺮﺍﺒﻰ ﻨﺎﺼﺮ)’nin odasına uğruyoruz. Orda biraz oturuyoruz; bize sıcak bir kahve ikrâm ediyorlar.

Daha sonra kalkıyoruz oradan. Bize önce enstitüyü gezdiriyorlar. Ardından, normalde “toplantı salonu” olarak kullanılan daha geniş bir odaya geçiyoruz. Odanın ortasında “elips” şeklinde büyükçe bir masa var; masanın etrafına kuruluyoruz.

Enstitüde çalışan veya o gün için orada bulunan başka kardeşlerimiz de geliyor odaya; onlar da oturuyor masaya. Güzel ve sıcak bir ortam var. Davranışlar, yaklaşımlar, oldukça içten ve dostça. 

Sanat Enstitüsü (Fars. ﻫﻨﺭﻯ ﺤﻮﺯﻩ [Hozê Hûnerî]) İslamî Uyanış Edebiyatı (Fars. ﺍﺴﻼﻤﻰ ﺒﻴﺩﺍﺮﻯ ﻮﻴﮊﮦ [Wêje Bidarê İslamî]) Birimi Sorumlusu Nasır Zerrabî (ﺯﺮﺍﺒﻰ ﻨﺎﺼﺮ), sırayla tanıştırıyor oradaki insanları bizimle...

Hasan Ali Purmend (ﭙﻮﺮﻤﻨﺩ ﻋﻠﻰ ﺤﺴﻦ)... 60 yaşında... Eğitim Üniversitesi (Fars. ﻤﺩﺮﺱ ﺘﺮﺒﻴﺖ [Terbiyet Mûderris]) Mühendislik Fakültesi (Fars. ﻤﻫﻨﺩﺴﻰ ﺩﺍﻨﺸﻜﺩﻩ [Danişkedê Mûhendisî]) Mimarlık (Fars. ﻤﻌﻤﺎﺮﻯ [Mimarî]) Bölümü Öğretim Üyesi... Akademisyen...

Mûhâmmed Zengenî (ﺰﻨﮝﻨﻰ ﻤﺤﻤﺩ)... 39 yaşında... Sanat Enstitüsü (Fars. ﻫﻨﺭﻯ ﺤﻮﺯﻩ [Hozê Hûnerî]) Halkla İlişkiler Sorumlusu...

Şâhrûh Keyvania (ﻜﻴﻮﺍﻨﻴﺎ ﺷﺎﻩﺮﻮﺡ)... Kısaca, dış dünyada İngilizce isminin kısaltılmışı olan IRIB adıyla anılan, İran’da ise Farsça isminin kısaltılmışı olan Sedâ û Sima adıyla anılan İran devlet televizyonu (Fars. ﺍﻴﺮﺍﻦ ﺍﺴﻼﻤﻰ ﺠﻤﻬﺮﻯ ﺴﻴﻤﺎﻯ ﺼﺪﺍ ﺴﺎﺰﻤﺎﻦ [Sazmanê Sedâ û Sima-yê Cumhur-i İslamî İran]; İng. Islamic Republic of Iran Broadcasting; Ar. ﺍﻹﺴﻼﻤﻴﺔ ﺍﻴﺮﺍﻦ ﺠﻤﻬﺮﻴﺔ ﺘﻟﻔﺰﻴﻮﻦ [Telefizyun Cumhuriyet’el- İran’el- İslamîyye]; Alm. Rundfunk der Islamischen Republik Iran; Kürt. ﺍﻴﺮﺍﻦ ﺍﺴﻼﻤﻰ ﻜﻭﻮﻤﺎﺮﺍ ﺮﯚﻴﻲ ﺪﻨﮛ [Deng û Rûyê Komara İslamî İran]; Azer. ﺴﻴﻤﺎﺴﻲ ﺴﺴﻲ ﺮﺴﭙﻭﺒﻠﻴﮑﺎﺴﻲ ﺍﺴﻼﻢ ﺍﻴﺮﺍﻦ [İran İslam Respublikası Sösi we Simesi]; Urdu. ﺍﻴﺮﺍﻦ ﺠﻤﮩﻭﺮﻴﮧ ﺍﺴﻼﻤﻰ ﻜﻰ ﭽﮩﺮﻩ ﺍﻮﺮ ﺁﻮﺍﺯ [Âvaz ur Çehre kê İslamî Cumhuriyê İran]); Boşn. Glas i Liçe Islamska Republika Iran; Frsz. Radio-Télévision de la République Islamique d’Iran) Yapımcı ve Yönetmeni...

Seyyîd Amir Habib Pur (ﺤﺒﻴﺐﭘﻮﺮ ﻋﺎﻤﻴﺮ ﺴﻴﺪ)... Tabnak (ﺘﺎﺒﻨﺎﮎ) Sitesi Muhabiri... (“Tabnak”, Farsça’da “Işıldayan” demek) (İran’ın en güçlü ve saygın haber sitelerinden olan Tabnak’ın web adresi: www.tabnak.ir)...

Ali Rıza Cabbarî (ﺠﺒﺎﺮﻯ ﺮﺿﺎ ﻋﻠﻰ)... Sanat Enstitüsü (Fars. ﻫﻨﺭﻯ ﺤﻮﺯﻩ [Hozê Hûnerî])’nün yayın organı olan HH News adlı derginin muhabiri... (Dergiye ait web sitesinin adresi: www.hhnews.ir... )

Tuşa Mali (ﻤﺎﻠﻰ ﺘﻮﺸﺎ)... Hânım kardeşimiz... Gazeteci, muhabir ve kameraman...

Ayet Devletşâh (ﺪﻮﻠﺘﺸﺎﻩ ﺁﻴﺖ)... 29 yaşında... Sanat Enstitüsü (Fars. ﻫﻨﺭﻯ ﺤﻮﺯﻩ [Hozê Hûnerî]) çalışanı... Aynı zamanda asker; acemiliğini er olarak yaptı; normal askerliğini ise bu kurumda çalışarak yapıyor... Şâir – Yazar... “Xişxane” (ﺨﻴﺸﺨﺎﻨﻪ) adlı bir kitabı var... (Ayet kardeş, aynı zamanda bizim İran’daki rehberimiz... Dün havaalanından bizi O almıştı ve tüm İran gezimiz boyunca da bizi O gezdirecek)

Tanıyoruz kardeşlerimizi... Tanışıyoruz, bilişiyoruz; tanıştıkça ve biliştikçe, kaynaşıyoruz; kaynaşıyor yüreklerimiz ve kalplerimiz... İran’da da kardeşlerimiz var artık, dostlarımız var, arkadaşlarımız var...

Daha sonra bizi takdim ediyor Nasır Zerrabî (ﺯﺮﺍﺒﻰ ﻨﺎﺼﺮ)... Kardeşlerimize bizi tanıtıyor, bizi anlatıyor...

İran’da erkeklere “Ağa”, kadınlara da “Xanım” (Hanım) diye hitâb ediliyor. Nasır Zerrabî’nin bizi oradaki kardeşlerimize anlatırken her seferinde “Ağa-yê Sediyani”, “Ağa-yê Doğan Özlük” demesi bizim açımızdan oldukça ilginç ve hoş bir görüntü oluşturyor. Gülüyorum içimden; bir yanda da belli ettirmemeye çalışıyorum; ayıp olur sonra. Düşünsenize; Doğan’la ben “ağa” olmuşuz. :)

Bir şey daha var, dikkatimi çeken: Benden bahsederlerken sık sık “Sefername” ifadesini kullanıyorlar. Bu durum çok şaşırtıyor beni. Doğrusu ben “Seyahatname” ifadesinin en çok da İranlılar’ın ağzına yakışacağını düşünmüştüm ama, onlar bu ifadeyi hiç kullanmıyorlarmış bile. Meğer onlar gezi yazılarına “Sefername” diyorlarmış. Bunu da burada öğrenmiş oldum.

Doğan’la bana ardı ardına sorular soruyorlar; merak ettikleri ne varsa, öğrenmek istiyorlar.

Bu aslında sadece bir tanışma sohbeti değil; çünkü İran devlet televizyonu IRIB orda, Tabnak sitesi orda, HH News dergisi orda. Sohbet esnasında sürekli notlar tutuluyor, fotoğraflar çekiliyor. Bu arada kamera çekimi de yapılıyor.

Ayrıca, orada “konuk” olarak bulunmama ve “kendisine soru yöneltilen” durumunda olmama rağmen muhabir gibi önümde defter elimde kalem oturmam, hatta onların muhabirlerinden bile daha fazla not tutmam, dikkat çekiyor. Gülüyorlar bu duruma, ancak sebebini biliyorlar tabiî ki. Bunların dönüşte yazılacak olan “İran Sefernamesi”nin notları olduğunu anlıyorlar.

Doğan Özlük’e özellikle, Tokat ilimizde yayın hayatını sürdüren aylık edebiyat dergisi “Tasfiye” hakkında sorular soruyorlar. “Edebiyat dergisi” olduğu için ilgilerini çekiyor, haliyle.

Doğan, “Tasfiye” dergisinin Türkiye’de edebiyat alanında önemli bir boşluğu doldurduğunu söylüyor. Derginin yazarlarının ve editörlerinin de edebiyatçılardan oluştuğunu, bunların Türkiye’de, hususen İslamî camiâda tanınan ve sevilen edebiyatçılar, yazarlar, şâirler, romancılar ve öykücüler olduğunu belirtiyor.

Türkiye’deki Müslümanlar tarafından bir “edebiyat dergisi” çıkartılıyor oluşu, oldukça mutlu ediyor İranlı kardeşlerimizi.

Doğan, “Tasfiye” dergisinin mottosunun “Direnen Edebiyat” olduğunu söylediğinde ise, gülüyorlar. Gülüyorlar; çünkü Tahran Sanat Enstitüsü’nün edebiyat kolunun “Uyanış Edebiyatı” (Wêje Bidarî) ve “Direniş Edebiyatı” (Wêje Payidarî) olmak üzere iki farklı birimi var. Hatta bu kardeşlerimiz “Uyanış Edebiyatı” biriminden oldukları için, “Tasfiye dergisinin mottosu neden ‘Direnen Edebiyat’? Neden onu ‘Uyanan Edebiyat” yapmadınız? Dönüşte onu değiştirin; bize karşı haksızlık yapıyorsunuz. Bak sizi ‘Direniş Edebiyatı’ birimi dâvet etmedi İran’a, biz ‘Uyanış Edebiyatı’ birimi dâvet ettik” diye espiri de yapıyorlar. Hep beraber gülüyoruz bu espiriye...

 “Tasfiye” dergisinin ne tür konulara ağırlık verdiğini sorduklarında ise, Doğan Özlük, derginin yer yer hazırladığı dosyalara vurgu yapıyor. “Kürtçe Edebiyat” adlı bir özel sayı çıkarttıklarını söylüyor; bunun Türkiye’de hem İslamî camiada hem de Kürt kamuoyunda oldukça yankı uyandırdığını dile getiriyor.

 “Kürtçe Edebiyat” dosyasının olduğu sayının tamamen bilinen ve sevilen Kürt edebiyatçıların kaleme aldığı denemeler ve şiirler ile hazırlandığını söyleyince, soruyorlar hemen, “Kürtçe üzerindeki ilkel yasaklar hâlâ var mı?” diye. Doğan ise kanun önünde değişen bir şey olmadığını, fakat Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) hükûmeti ile birlikte Türkiye’de olumlu yönde önemli değişimler yaşandığını, daha önce konuşulamayan ve yazılamayan pekçok şeyin artık rahatça konuşulup tartışıldığını anlatıyor.

Daha sonra, yine Tokat merkezli Toplumsal Dayanışma Kültür Eğitim ve Sosyal Araştırmalar Derneği (TOKAD) hakkında sorular soruyorlar Doğan’a. TOKAD’ın salt hak ve özgürlükler alanında faaliyet içinde bulunan bir dernek mi olduğunu, yoksa san’at ve edebiyat alanında da faaliyet gösterip göstermediğini soruyorlar.

Siyasî konularda pek soru sormuyorlar bize; Sanat Enstitüsü olduğu için, daha çok san’at ve edebiyat ile ilgili sorular soruyor, bunları merak ediyorlar.

Doğan ise TOKAD’ın san’at ve edebiyat ile birebir ilgili olduğunu, san’atsal ve edebî çalışmalar da yürüttüğünü söylüyor. TOKAD’ın düzenlediği “edebiyat sempozyumları”nı örnek veriyor. Ayrıca TOKAD’ın “çevre bilincine” ve “ekolojik duyarlılığa” sahip bir dernek olduğuna da dikkat çeken Doğan Özlük, Tokat’taki Müslümanlar’ın pekçok çevreci eyleme imza attıklarını, çevre katliâmına, barajlara karşı gösteriler tertip ettiklerini söylüyor.

Bunu öğrenince çok seviniyorlar, tebrik ediyorlar; “Çevre bilinci çok önemli bir konu” diyorlar.

Bana ise daha çok gezi yazılarım, şiirlerim ve “köylerin eski isimleri” için yaptığım çalışmalar hakkında sorular soruyorlar. Bir de Almanya’da durumların nasıl olduğunu, hangi gazetede çalıştığımı, - ilk kez geldiğim için – İran’ı nasıl bulduğumu. 

 “Bilgisayar ve internetin olmadığı bir zamanda, 4 yıl boyunca ülkeyi karış karış gezerek binlerce köyün eski ismini nasıl biraraya toplayabildin?” diye soruyorlar, hayret ederek. Gülüşüyoruz...

Özedönüş Yayınevi arasında çıkan “Adını Arayan Coğrafya” kitabımın oluşum serüveni hakkında bilgi veriyorum onlara. Ayrıca köylerimizin Kürtçe, Arapça, Ermenîce, Lazca, Gürcüce, Çerkezce gerçek isimlerini geri alabilmek için “Bütün İsimlerimizi Geri İstiyoruz” adıyla bir imza kampanyası başlattığımızı, Van İnsan–Der, Hakkari Özgür Yaşam Derneği, Norşîn Akabe–Der ve Erciş Şafak–Der tarafından ortaklaşa başlatılan bu girişimin sözcülüğünü yaptığımı, kampanyaya Ufkumuz (www.ufkumuz.com) sitesinin evsahipliği yaptığını anlatıyorum.

Bu konunun üzerine fazla düşmüyorlar; daha çok verdiğim emek ile ilgililer. Orda öyle bir dert olmadığı için, konunun kendisinden çok, bir konu üzerine bu kadar emek vermem, 20 yıl boyunca bir dâvânın takibini inatla ve ısrarla sürdürmem ve dâvâdan vazgeçmemem ilgilerini çekiyor onların.

Fakat “Sefername” dedikleri gezi yazılarım ve şiirlerim hakkında çok soru soruyorlar, bunlarla epey ilgililer. Zirâ onların aradığı şey, san’at ve edebiyat...

Doğrusu bu teveccühün beni mutlu etmediğini söylersem, yalan olur. Gezilerimden bahsettiklerinde gözleri parlıyor hepsinin de. Zaten Nasır Zerrabî beni oradakilere tanıştırırken “Bu kardeşimiz çoook, çok özel biri. Öyle güzel bir iş yapıyor ki. Tıpkı eski zaman seyyâhlar gibi ülke ülke gezip Sefername’ler yazıyor. Gezi edebiyatını yeniden canlandırıyor. Doğan kardeş dedi ki, Türkiye’deki lakabı ‘Çağdaş Evliyâ Çelebi’ imiş” demişti de, o anda oturduğum masada nasıl mutlu olduğumu bir Allâh bilir bir de ben.

Şu ana kadar kaç tane ülkeyi gezip kaleme aldığımı soruyorlar, öncelikli olarak. “Pakistan, Mısır, Almanya, Avusturya, Liechtenstein, İsviçre, İtalya, Çek Cumhuriyeti, Fransa, Slovenya, Arnavutluk, Makedonya” diye sıralıyorum ben de. Bu serinin İran ile devam edeceğini de sözlerime ekliyorum, tabiî ki.

Şu ana kadar gördüğüm ülkeler içinde hangilerini beğendiğimi soruyorlar. Buna da “En ilginç ülkeler, Mısır ve Makedonya. En güzel ülkeler ise Türkiye ve İsviçre” cevabını veriyorum. Ekliyorum ardından: “En büyük düşüm ise, bir gün Afrika kıt’âsını ülke ülke gezmek.”

“Ya İran?” diye soruyorlar gülerek. Buna da aynı şekilde gülerek, “Hele durun, Bismillâh yeni geldik! Sadaka kutuları ve Ağa-yê Firdevsî’den başka daha birşey görmedik henüz” yanıtını veriyorum.

Şiirlerimi soruyorlar ondan sonra. Ben de şiirlerimin bazılarını Türkçe, bazılarını Kürtçe, bazılarını da Almanca yazdığımı söylüyorum.

Doğan’a ve bana sordukları ve “edebiyat eksenli çalışmalarımız”a yönelik sorulardan sonra, sıra Mavi Marmara konusuna geliyor.

Mavi Marmara hadisesi hakkında genel hatlarıyla şunları söylüyorum:

 “Gazze kuşatma altındayken ben çok üzülüyor ve rahatsız oluyordum. Burayla ilgili duyduğum haberler çok tedirgin ediyordu beni. Siyonist rejim mazlum Filistin halkına ve insanlığa karşı büyük cinayetler işliyor ve hiçbir hukuka riayet etmiyordu. Buna rağmen kimse yapılanlara karşı çıkmıyor ya da en fazla kınama açıklaması yapılıyordu. Fakat pratiğe yansıyan bir şey yoktu.

İşte bu durum beni üzüyordu. Tâ ki bir özgürlük filosunun Gazze’ye yol alacağı söylenene kadar.

Günler geçti ve yola düşme zamanı gelip çattı. 36 ülkeden 587 yolcu. Hatta aramızda İsrailli de vardı. Milletvekili Hanin Zuabi Hanım meselâ, ki daha sonra vekilliği düşürüldü. Ya da ABD’de ikamet eden İran asıllı aktivist Fatımâ Muhammedali Hanım ki çok güzel Farsça konuşuyordu ve örtüsüne çok iyi riayet ediyordu.

Özgürlük filosu farklı dil, dîn, ırk, ülke, bölge, ideoloji ve meslek gruplarından oluşuyordu. Sünnî, Şiî, Müslüman, Hristiyan, Yahudî, ateist, sosyalist vs.

Bu çok farklı inançlara ve ülkelere mensup insanlar, çok mükemmel bir uyum içinde yolculuk ediyor ve tam bir dayanışma örneği sergiliyorlardı.

Gemide ayrıca bir kanarya vardı ki İzmir’den Ümran adındaki arkadaşın Yusuf ismindeki çocuğu göndermişti. Ümran diyordu ki: ‘Bu kanarya benim çocuğumundu. Onu çok seviyordu ve yıllardır besliyordu. Özgürlük filosunun yola çıkacağını öğrenince kanaryayı İHH’ya verdi ve dedi ki, Gazze’ye varır varmaz onu Gazeli çocukların gözleri önünde özgürlüğüne kavuşturun ki Gazze’nin özgürlüğünün sembolü olsun. Sarı kanaryam özgürlüğe Gazze’de kanat çırpsın.’

İsrailliler gemiye girdikten sonra herkesin gözü önünde bu kanaryayı kurşun yağmuruna tutarak öldürdüler.

İşte bu nedenle Mavi Marmara ile ilgili bir yazımda ‘Mavi Marmara’nın 10. Şehîdi” başlığını kullandım. Normalde 9 şehîdimiz vardı. Fakat ben kanaryaya ‘onuncu şehîd’ dedim. Nitekim bu tanımlama çok ilgi topladı ve İsrail’in o vahşî yüzünü bir kere daha gözler önüne serdi.”

Doğan Özlük kardeşim ise Mavi Marmara hadisesi hakkında şu önemli noktalara vurgu yapıyor:

 “Herkes biliyor ki Gazze ambargosu birkaç yıldır devam ediyordu ve bu durum artık alışılagelmiş bir hal almaya başlamıştı. Bu duyarsızlığı ortadan kaldırmak ve dünyanın dikkatini çekmek amacıyla özgürlük filosu yola koyuldu. Ben de İHH’nın Tokat gönüllüsü olarak katıldım.

Özgürlük filosunun üç temel hedefi vardı:

1 – Mazlum Gazze halkına ihtiyaç duyduğu insanî yardımları ulaştırmak.

2 – Dünyanın dikkatini bu insanlıkdışı ablukaya yöneltmek.

3 – Üçüncüsü ve en önemlisi de bu insanlıkdışı ve hukukdışı ambargoyu bilfiil kırmak.

Özgürlük filosu, insanların gözünde çokça büyütülen ve adeta yenilmez olarak sunulan üç temel alanda İsrail devletini kesin bir yenilgiye uğrattı ve İsrail’in aslında gerçek manada içi boş bir balondan ibaret olduğunu gösterdi. Bu başarıyı sağlayan da İHH ve onun gibi birkaç sivil toplum kuruluşu.

Evet bu kuruluş İsrail’i siyasî – politik, askerî ve teknolojik açıdan tam bir yenilgiye uğratmıştır.”

Sohbet bittikten sonra namaz için kalkıyoruz yerlerimizden. Öğle ve ikindi namazlarını seferî olarak birleştiriyoruz. Namazdan sonra tekrar bir odaya toplanıyoruz. Şimdi de bize yemek yedirecekler.

İran’da ne zamanki “yemek vakti” gelse, aynı heyecanla çarpıyor kalbim. Mâlumunuz; safranlı İran pilavı...

Çarpan “kalbim temizmiş” ama; uçakta olduğu gibi burda da dûâm kabul oldu.

Oturduğum yerde, “Allâh’ım, inşallâh yemekte safranlı İran pilavı vardır” diye dûâ ederek beklerken, tabaklar masamıza kondu.

Önüme konulan tabaktaki o “sarı – beyaz elmas”; bana öyle melul melul bakıyordu ki, anlatamam. Ben ise tamamen derviş moduna girip kendimden geçmiş, “Sordum sarı çiçeğe, annen baban var mıdır?” ilahîsini okuyordum.

Aman Allâh’ım, bu ne kadar güzel bir şey böyle?...

Önüme konulan safranlı İran pilavını görünce sevinç ve heyecandan gözlerim faltaşı gibi açılmış, vücûdumun beşerî kimyası bozulmuş, hücrelerimdeki DNA ve RNA’lar kolbasti dansı oynamaya başlamış, endoplazmik retikulumlarım ve granüllü ekzoplazmik retikulumlarım yer değiştirmiş, golgi aygıtı ile lizozomların oluşturduğu yapı tamamen tahrib olmuş, alyuvarlarım ile akyuvarlarım sevinçten zılgıt çekmeye başlamış, mitokondrilerim ve klorofillerim fotosentez yapmış, ribozomlarım ve amino asitlerim “lorke lorke” deyip halay çekmeye başlamış, prokaryot kloroplastlarım ve ökaryot lökoplastlarım halı saha maçı yapmaya başlamış, miyofibril ve miyoflamenter antizotrop sarkomerlerim ve izotrop nebulinlerim mayoz ve mitoz bölünme geçirmiş, E = mc² formülündeki enerjisi hızlı bir ivme kazanan kalp atışlarımın sayılarının OBEB ve OKEK’i karşılıklı tavla oynamaya başlamış, nefes alırken düğümlenen boğazımın ters hiperbolik fonksiyonları iflâs etmiş, gama fonksiyonu yerden kesilen bacaklarımın titreme geçiren gauss integrallerinin kosinüs alfası ile sinüs betası “yaylalar yaylalar” şarkısını söylemeye başlamış, logaritmik bademciklerimin iç açılarının toplamı ile trigonometrik bademciklerimin ikizkenar açıları biribirine âşık olmuş, bakışlarımdaki “göz gez arpacık” üçgeninin hipotenüsü olduğu gibi meydana çıkmıştı. İran pilavını görünce öyle bir “Allâh Allâh” çekmiştim ki, Org. İlker Başbuğ’un “Allâh Allâh” çekmesine bile takva yönünden beş çekerdi, Fatih Camiî çarpsın ki.

Yemeklerimizi de yedikten sonra, enstitüde bulunan kardeşlerimize teşekkür ettik ve akşama kadar, Tahran’ın sembolü olan Özgürlük Meydanı (Fars. ﺁﺰﺍﺪﻯ ﻤﻴﺪﺍﻨﻰ [Meydanê Azadî])’yi gezmek istediğimizi söyleyerek kendilerinden yarına kadar hatır istiyor ve ayrılıyoruz oradan.

Sanat Enstitüsü (Fars. ﻫﻨﺭﻯ ﺤﻮﺯﻩ [Hozê Hûnerî])’nün kapsından kendimizi dışarı atıp, tramvayla Özgürlük Meydanı (Fars. ﺁﺰﺍﺪﻯ ﻤﻴﺪﺍﻨﻰ [Meydanê Azadî])’ye gitmek üzere, bugün öğle vakti gezdiğimiz Firdevsî Meydanı (Fars. ﻔﺮﺩﻭﺴﻰ ﻤﻴﺩﺍﻨﻰ [Meydanê Ferdovsî]) yakınındaki tramvay durağına doğru büyük bir heyecanla adımlarımızı atıyoruz.

Meydan-ı Azadî’ye gideceğimiz için çocuklar gibi sevinçliyiz; yürümüyor sanki kuşlar gibi uçuyoruz.

Koşar adım sokakları arşınlarken, dilimizde de Kuveyti Pur’un o dinlemeye doyum olmaz, tek kelimesini anlamasanız bile defalarca bıkmadan dinleyebileceğiniz o eşsiz güzellikteki Farsça ezgisi “Ahengedir”...

“Çengê dil ahengedir keşmi zene,
Nalêyê eşqastoa teşmi zene,
Éssêyê dil dil keşes toxendeni,
A ebeddûn eşqain dilmendeni.

Çengê dil ahengedir keşmi zene,
Nalêyê eşqastoa teşmi zene,
Çengê dil ahengedir keşmi zene,
Nalêyê eşqastoa teşmi zene.

Merkezê derdestu kanunê şera,
Şohlê saz û şohlê suzo şohlê ka,
 Xuftê yêk sehraconun derkengêdu,
 
Éknêyê sannadêder ahengêdu,
 Netmêyra geh ziro geh benmikone,
 Xêrmeni ateşfera benmikone.

 

 Çengê dil ahengedir keşmi zene,
 Nalêyê eşqastoa teşmi zene,
 Çengê dil ahengedir keşmi zene,
 Nalêyê eşqastoa teşmi zene.

 Kerdê xudrami hizfanê şohlêha,
 Taa bısuzend der miyanê şohlêha,
 
Éşqîn cahoç meyda nikone,
 Qedreîn ca kalê derya mikone,
 Rohserti tateçêyin hesti koni,
 Bêşkeni ninşilşêta mesti koni.

 Herdê bala refta didem hestonist,
 Raosti nadideni hadidenist,
 Herdê bala refta didem hestonist,
 Raosti nadideni hadidenist.

 Çengê dil ahengedir keşmi zene,
 Nalêyê eşqastoa teşmi zene,
 Çengê dil ahengedir keşmi zene,
 Nalêyê eşqastoa teşmi zene.

 Merkezê derdestu kanunê şera,
 Şohlê saz û şohlê suzo şohlê ka,
 Xuftê yêk sehraconun derkengêdu,
 
Éknêyê sannadêder ahengêdu,
 Netmêyra geh ziro geh benmikone,
 Xêrmeni ateşfera benmikone.

 Herdê bala refta didem hestonist,
 Raosti nadideni hadidenist,
 Herdê bala refta didem hestonist,
 Raosti nadideni hadidenist.

 Çengê dil ahengedir keşmi zene,
 Nalêyê eşqastoa teşmi zene,
 Çengê dil ahengedir keşmi zene,
 Nalêyê eşqastoa teşmi zene.

 Kerdê xudrami hizfanê şohlêha,
 Taa bısuzend der miyanê şohlêha,
 
Éşqîn cahoç meyda nikone,
 Qedreîn ca kalê derya mikone,
 Rohserti tateçêyin hesti koni,
 Bêşkeni ninşilşêta mesti koni.

 Herdê bala refta didem hestonist,
 Raosti nadideni hadidenist,
 Herdê bala refta didem hestonist,
 Raosti nadideni hadidenist.

 Çengê dil ahengedir keşmi zene,
 Nalêyê eşqastoa teşmi zene,
 Çengê dil ahengedir keşmi zene,
 Nalêyê eşqastoa teşmi zene.

 Herdê bala refta didem hestonist,
 Raosti nadideni hadidenist,
 Herdê bala refta didem hestonist,
 Raosti nadideni hadidenist.

 Çengê dil ahengedir keşmi zene,
 Nalêyê eşqastoa teşmi zene,
 Çengê dil ahengedir keşmi zene,
 Nalêyê eşqastoa teşmi zene.”

sediyani@gmail.com

 

Kuveyti Pur’un seslendirdiği “Ahengedir” adlı ezgiyi aşağıdaki linkten dinleyebilirsiniz. Eşsiz güzellikteki bir ezgidir bu. Tek kelime bile Farsça bilmeseniz bile bu ezgiyi yine de dinlemye doyamacaksınız:

 http://www.youtube.com/watch?v=oAfDxhY2Z64&feature=related

 

FOTOĞRAFLAR:

sediyani-20111127-2.jpg

Tahran Sanat Enstitüsü binasının her katı, bir san’at dalına ayrılmış. Her kat, san’at ve edebiyat dünyasının ayrı bir ülkesine götürüyor sizi... Bir katı şiir ve edebiyat; bir katı resim ve grafik; bir katı müzik; bir katı mimarî; bir katı sinema ve film; bir katı tiyatro... Bir katı konferans salonları; bir katı müdüriyet ve diğer kurumsal odalar...

 

sediyani-20111127-3.jpg

Binanın hemen karşısında ise tek katlı geniş bir bina var. Orası, “etkinlik binası”... Geniş katılımlı programlar tertip ediliyor orda. Tiyatro oyunları sahneleniyor, konserler veriliyor, koro halinde sunulan orkestra senfonileri veriliyor...

 

sediyani-20111127-4.jpg

Enstitünün daha binasından bile içeri girmeden, daha sadece dış bahçesindeyken büyüleniyor insan adetâ. Burası bir san’at bahçesi, bir edebiyat bahçesi...

 

sediyani-20111127-5.jpg

Direk olarak İslam İnqılâbı Rehberi Seyyîd Ali Hûseynî Hamaneî’ye bağlı bir kurum olan İslamî Teblîğler Kurumu (Fars. ﺍﺴﻼﻤﻰ ﺗﺒﻠﻴﻐﺎﺗﻰ ﺴﺎﺯﻤﺎﻨﻰ [Sazman-ı Teblîğat-ı İslamî]) çatısı altında çalışma yürüten Sanat Enstitüsü (Fars. ﻫﻨﺭﻯ ﺤﻮﺯﻩ [Hozê Hûnerî]) bünyesindeki “edebiyat kolu”, iki ayrı birimden oluşuyor: İslamî Uyanış Edebiyatı (Fars. ﺍﺴﻼﻤﻰ ﺒﻴﺩﺍﺮﻯ ﻮﻴﮊﮦ [Wêje Bidarê İslamî]) ve İslamî Direniş Edebiyatı (Fars. ﺍﺴﻼﻤﻰ ﭙﺎﻴﻴﺪﺍﺮﻯ ﻭﻴﮋﮦ [Wêje Payidarê İslamî])

 

sediyani-20111127-6.jpg

Enstitünün bahçesi ise apayrı bir güzellikte... Neler yok ki neler? “Şiir Bahçesi”, “Edebiyat Parkı”, “Ezgi Bağı”, “Müzik Bahçesi”; anlatması bile bir hoş...

 

sediyani-20111127-7.jpg

Her bina, her anıt, her taş, her ağaç, her yaprak, san’at ve edebiyat kokuyor bu bahçede. Daha adımınızı atar atmaz alıyorsunuz bu kokuyu.

 

sediyani-20111127-8.jpg

Bütün duvarlar san’atsal afişlerle, resim tablolarıyla süslenmiş

 

sediyani-20111127-9.jpg

1979 İslam Devrimi’nden sonra kurulan Tahran Sanat Enstitisü’nün bulunduğu bina, habis Şâhlık rejimi zamanında Bahaîler’e aitmiş ve “Bahaîlik merkezi” olarak kullanılıyormuş. Bahaîlik denen sapık tarikatın ne olduğunu biliyorsunuz, tabiî ki.  19. yy’da İran’da ortaya çıkan, lakabı “Bahaullâh” olan ve Müslüman bir ailenin çocuğu Mirza Hüseyin Ali’nin kendisini “peygamber” ilân ederek kurduğu yeni bir dîn! Hindistan, Etiyopya ve İsrail gibi yerlerde serbest olan Bahaîlik, İslam ülkelerinde yasak, haliyle. En başta da, doğduğu ülke olan İran’da... Şâhlık rejimi zamanında İran’da serbestmiş, Bahaîlik. İslam’a ve İslamî olan tüm değerlere karşı savaş açan habis Şâhlık rejimi, yüz elli yıl önce İran’da ortaya çıkıp kendini “peygamber” ve “yeni bir dîn” ilan eden, Peygamber Efendimiz (saw) için “son peygamber değildir” diyen bu sapık tarikata / dîne ne hikmetse her tür özgürlüğü tanımış. İslam İnqılâbı’ndan sonra yasaklanıyor Bahaîlik İran’da. “İran Bahaîlik Merkezi” olan bu bina da kapatılıyor. Yeni rejimin kuruluşundan sonra, kültür ve eğitim işlerinden sorumlu olan “İslamî Talim ve Terbiye Bakanlığı”, bu binayı ve devâsâ kompleksi İslamî san’at ve edebiyat çalışmalarına vakfediyor.  “Sanat Enstitüsü”, işte bu şekilde kuruluyor.

 

sediyani-20111127-10.jpg

ÖZGÜR YAZARLAR BİRLİĞİ, TAHRAN SANAT ENSTİTÜSÜ’NDE... (Soldan sağa) Mütercim Doğan Özlük, Tahran Sanat Enstitüsü İslamî Uyanış Edebiyatı Birimi Sorumlusu Nasır Zerrabî (ﺯﺮﺍﺒﻰ ﻨﺎﺼﺮ), Seyyâh İbrahim Sediyani ve Tahran Eğitim Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Mimarlık Bölümü Öğretim Üyesi Hasan Ali Purmend (ﭙﻮﺮﻤﻨﺩ ﻋﻠﻰ ﺤﺴﻦ)

 

sediyani-20111127-11.jpg

Sanat Enstitüsü’nde muhabbet saati... (Soldan sağa) Seyyâh İbrahim Sediyani, Tabnak Sitesi Muhabiri Seyyîd Amir Habib Pur (ﺤﺒﻴﺐﭘﻮﺮ ﻋﺎﻤﻴﺮ ﺴﻴﺪ), İran devlet televizyonu IRIB Yapımcı ve Yönetmeni Şâhrûh Keyvania (ﻜﻴﻮﺍﻨﻴﺎ ﺷﺎﻩﺮﻮﺡ) ve Tahran Sanat Enstitüsü İslamî Uyanış Edebiyatı Birimi Sorumlusu Nasır Zerrabî (ﺯﺮﺍﺒﻰ ﻨﺎﺼﺮ)

 

sediyani-20111127-12.jpg

Şu ana kadar kaç tane ülkeyi gezip kaleme aldığımı soruyorlar, öncelikli olarak. “Pakistan, Mısır, Almanya, Avusturya, Liechtenstein, İsviçre, İtalya, Çek Cumhuriyeti, Fransa, Slovenya, Arnavutluk, Makedonya” diye sıralıyorum ben de. Bu serinin İran ile devam edeceğini de sözlerime ekliyorum, tabiî ki.

 

sediyani-20111127-13.jpg

Doğan Özlük’e özellikle, Tokat ilimizde yayın hayatını sürdüren aylık edebiyat dergisi “Tasfiye” hakkında sorular soruyorlar. “Edebiyat dergisi” olduğu için ilgilerini çekiyor, haliyle. Doğan, “Tasfiye” dergisinin Türkiye’de edebiyat alanında önemli bir boşluğu doldurduğunu söylüyor. Derginin yazarlarının ve editörlerinin de edebiyatçılardan oluştuğunu, bunların Türkiye’de, hususen İslamî camiâda tanınan ve sevilen edebiyatçılar, yazarlar, şâirler, romancılar ve öykücüler olduğunu belirtiyor. Türkiye’deki Müslümanlar tarafından bir “edebiyat dergisi” çıkartılıyor oluşu, oldukça mutlu ediyor İranlı kardeşlerimizi.

 

sediyani-20111127-14.jpg

Şiirlerimi soruyorlar ondan sonra. Ben de şiirlerimin bazılarını Türkçe, bazılarını Kürtçe, bazılarını da Almanca yazdığımı söylüyorum. Sohbet esnasında gazeteci, muhabir ve kameraman Tuşa Mali (ﻤﺎﻠﻰ ﺘﻮﺸﺎ) görüntü alıyor.

 

sediyani-20111127-15.jpg

Tanıyoruz kardeşlerimizi... Tanışıyoruz, bilişiyoruz; tanıştıkça ve biliştikçe, kaynaşıyoruz; kaynaşıyor yüreklerimiz ve kalplerimiz... İran’da da kardeşlerimiz var artık, dostlarımız var, arkadaşlarımız var...

 

sediyani-20111127-16.jpg

İran’da pilav ana yemeğin eşlikçisi olmanın yanında et, sebze ve meyve ile pişirilen çeşitleri ile ana yemek olarak da kabul ediliyor. Yemeklere tat vermek amacıyla safran, zerdeçal, kuru limon, tarçın ve maydanoz tercih ediliyor. İran pilavı, dünyaca meşhurdur. İranlılar pilavı bizim gibi kaynatarak pişirmiyorlar. Onlar pilavı tıpkı çay demler gibi demleyerek hazırlıyorlar. Pirince hiç su değmiyor. Kaynayan suyun üstüne bir kapla pilavı tutuyorlar; pirinç suyun buharıyla demlenerek pilav oluyor. Böyle olduğu için hiçbir pirinç tanesi öbürüne yapışmıyor. Ve hakikaten İran pilavı müthiş lezzetli. Pilavın üstüne de sarı renkte safran dökülür. 

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim