Yaseminler Gülümsüyordu Ellerimiz Kavuştuğunda –4

19.11.2011 15:05

İbrahim Sediyani

ﻨﻴﺴﺙ ﺑﺪ ﺸﻨﻮﺪﮐ۔ﻪ ﻤ۔ﻰ ﮐ۔ﺲ ﻫﻴ۔ﭺ ٬ ﮜ۔ﻔﺙﮐﻪ ﺸ۔ﻴﺮﻴﻦ
(Tatlı dille konuşan, hiç kimseden kötü söz işitmez.)

Firdevsî

İran’ın başkenti Tahran’daki ikametgâh adresimiz olan Huweyze Oteli (Fars. ﻫﻭﻴﺯﻩ  ﻫﺘ۔ﻝ [Hotel Huweyze])’nden çıkıp Firdevsî Meydanı (Fars. ﻔﺮﺩﻭﺴ۔ﻰ ﻤﻴﺩﺍﻨ۔ﻰ [Meydanê Ferdovsî])’nda biraz gezip dolaşmak amacıyla Ayetullâh Taleganî Caddesi (Fars. ﻄﺎﻟﻘﺎﺫﻰ ﺍﻴﺖﷲ ﺨ۔ﻴﺎﺒﺎﺫﻰ [Xiyabanê Ayetullâh Taleqanî]) üzerinden Üstâd Nejatullâhî Caddesi (Fars. ﺫﺠ۔ﺎﺖﺍﻟﻟ۔ﻬﻰ ﺍﺴﺘﺎﺪ ﺨ۔ﻴﺎﺒﺎﻨﻰ [Xiyabanê Ústâd Nejatullâhî])’ne çıktık ve kendimizi aşağıya doğru “saldım çayıra Mevlâm kayıra” şehrin kucağına attık.

Firdevsî Meydanı, bizim bulunduğumuz Huweyze Oteli’nin 1200 m aşağısındaydı ve sadece birkaç cadde uzaklıktaydı. Üstâd Nejatullâhî Caddesi üzerinde yürürken, bir yandan sevinçten türkü söylüyor, bir yandan da etrafı seyrediyoruz.

Türküler, bizim neş’e ve enerji kaynağımız.

Türküler, cana can katan sevinç yumağımız.

Türküler, yol arkadaşımız, sırdaşımız; özleyip de aramadığımız, arayıp da bulamadığımız, bulup da göremediğimiz, görüp de söyleyemediğimiz, söyleyip de anlatamadığımız ne varsa içinde saklayan duygu hazinemiz bizim.

Birkaç metre yürüdükten sonra, sağ tarafımızda Meşhed Oteli (Fars. ﻤﺸ۔ﻬ۔ﺩ ﻫﺘﻞ [Hotel Meşhed]), sol tarafımızda ise Yunanistan Cumhuriyeti Başkonsolosluğu (Fars. ﻴﻭﻨ۔ﺎﻦ ﺠﻤ۔ﻬﺮﻯ ﺴﺮﮐﻨﺴﻭﻠ۔ﮕ۔ﺮﻯ [Serkonsulgerê Cumhur-i Yunan]; Yun. Γενικό Προξενείο τησ Ελληνικής Δημοκρατίας [Ğenikó Proxeneío tis Ellinikís Dimokratías]) var. İkisinin arasından geçiyoruz.

Öyle selamsız sabahsız geçilir mi? Geçilmez tabiî ki. Yunan Konsolosluğu’nun önünden geçerken, içten bir selam veriyoruz “komşumuz”a; sıcak, sıcacık bir selam: “Kalimera komşi! Kalimera, kalimera”...

“Penceremin perdesini havalandıran rüzgâr,
Denizleri köpük köpük dalgalandıran rüzgâr,
Gir içeri usul usul, beni bu dertten kurtar,
Gir içeri usul usul, beni bu dertten kurtar.

Ah ayera pu anemizis, tu pelagu ton afro,
Ah ayera pu froizis, me tu lihnu mu to fos,
Fisa mesa stin kardia mu, skorpise mu ton kaymo,
Fisa mesa stin kardia mu, skorpise mu ton kaymo.

Yabancısın buralara, nerelerden geliyorsun,
Otur dinlen başucuma, belli ki çok yorulmuşsun,
Bana esmeyi anlat, bana sevmeyi anlat,
Bana esmeyi anlat, esip geçmeyi anlat.

Mathemu to fisigmasu, pareme sto petagma su,
To ksimeroma na me vri, stin enheria angalia su,
Mathemu to fisigmasu, pareme sto petagma su,
To ksimeroma na me vri, stin enheria angalia su.

Anlat ki çözülsün dilim, ben rüzgârım demeliyim,
Rüzgârlığı anlat bana, senin gibi esmeliyim,
Bana esmeyi anlat, bana sevmeyi anlat,
Bana esmeyi anlat, esip geçmeyi anlat.”

Biraz sonra yolumuzu kesen cadde, Sümeyye Caddesi (Fars. ﺴﻤﻴ۔ﻪ ﺨﻴﺎﺒﺎﻨ۔ﻰ [Xiyabanê Sûmeyye])... Bu cadde bizim için çok anlamlı; çünkü bizi İran’a dâvet eden Sanat Enstitüsü (Fars. ﻫﻨ۔ﺭﻯ ﺤ۔ﻮﺯﻩ [Hozê Hûnerî])’nün merkezi bu cadde üzerinde bulunuyor ve öğleden sonra oraya gideceğiz.

Sümeyye Caddesi’nde karşıdan karşıya geçtikten sonra, sol tarafta karşımıza Marlik Oteli (Fars. ﻤﺎﺮﻠﻴﮏ ﻫﺘﻞ [Hotel Marlik]) çıkıyor. Biraz daha yürüdükten sonra ulaştığımız Burbur Caddesi (Fars. ﺒﻮﺮﺒﻮﺮ ﺨﻴﺎﺒﺎﻨﻰ [Xiyabanê Burbur]) üzerinde ise Millet Bankası (Fars. ﻤﻠﺖ ﺒﺎﻨﮏ [Bank Millet])’nın kocaman binası var.

Millet Bankası’nın olduğu yerde döviz büroları da göze çarpıyor. Biz İran’a henüz geldiğimiz için, ikimizde de hiç “Riyal” yok. Doğan Özlük kardeşimde sadece “YTL”, bende ise “Euro” (Avro) var.

- Gel İbrahim abi, şimdi burada para bozdurabiliriz.

- O. K., bozduralım.

Döviz bürolarından birine giriyoruz ve para bozdurmak istediğimizi söylüyoruz. Doğan 100 YTL bozduruyor, ben ise 50 Euro.

Dışarı çıktıktan sonra elimde İran parası, bakıp bakıp inceliyorum:

- Yaw Doğan abi, ben bu paradan birşey anlamıyorum. Şimdi bu ne kadardır yani?

- Abi o elindeki 500 Tümen.

- Anlamadım!? Laa yevrüm bunun üzerinde “5000 Riyal” yazıyor...

  - (gülerek) Abi bak, şimdi İran parasında şöyle bir durum var: Onlar “Riyal” kurunu kullanmıyorlar, “Tümen” diyorlar. Onun için de paradan bir sıfır atıp öyle söylüyorlar. Meselâ 5000 Riyal ise ona “500 Tümen” diyeceksin. 1000 Riyal ise “100 Tümen”. Yani Riyal’den bir tane sıfır attın mı Tümen oluyor.

- Yapma yaw... İlginç. Adamlar amma ağırmış Doğan abi ya. Halbuki biz bir seferde buldozer gibi altı sıfır birden attık Türk Lirası’ndan.

- (gülerek) Yani senin anlayacağın abi, paranın üzerinde Riyal yazıyor ama Tümen olarak kullanılıyor. Bunun için de bir tane sıfır atacaksın.

- Demek paranın üzerine Riyal yazıyorlar, sonra da bir sıfır atıp bunu Tümen olarak okuyorlar, öyle mi?

- Ehh, yaklaşık olarak onun gibi birşey.

- Vay beee... Adamlar ne biççççim bir sistem kurmuşlar arkadaş yaw!

- (gülerek) Abi sen onların yanında da İran’la böyle dalga geçmeyesin. Alınırlar haa.

- :)

- :)

- Doğan abi ben bu paradan birşey anlamıyorum valla. Alışveriş yaptığım zaman sen yanımda ol. Beni kazıklar mazıklarlar...

- Abi ne diyon sen, ne kazıklaması Allâh aşkına? Yaw siz Avrupa’dan gelenler var ya, hep böylesiniz haa. Sanki Doğu toplumlarında herkes dört gözle bekliyor ki bir Almancı gelsin de kazıklayalım...

- Sen de her şeye kızıyorsun abi yaa... Tedbirli olmak lazım, yanlış mı?

- Yaw İbrahim abi, senin gibi garibanı kim kazıklar Allâh aşkına?... Abi sen hiç aynanın karşısına geçip kendine bakıyor musun?

- Bakıyorum, ne olmuş?

- Ne mi olmuş? Senin şu haline bakan var ya, eline sadaka tutuşturur, sadaka!

- ???

Döviz bürosunda para bozdurduktan sonra yürüyüşümüze devam ediyoruz. Biraz sonra karşımıza, sol tarafta devâsâ bir bahçesi olan Eğitim ve Öğretim Üniversitesi (Fars. ﻤ۔ﻌ۔ﻠﻡ ﺘﺮﺒﻴﺖ ﺪﺍﻨﺸﮝ۔ﺎﻩ [Danişgâh Terbiyet Muallim]) çıkıyor. Üniversitenin hemen karşısında ise Mina Oteli (Fars. ﻤﻴﻨﺎ ﻫﺘﻞ [Hotel Mina]) var.

Birkaç metre daha yürüdükten sonra kocaman ve işlek bir yol olan İslam Devrimi Caddesi (Fars. ﺍﺴ۔ﻼﻤ۔ﻰ ﺍﻨﻘ۔ﻼﺒﻰ ﺨ۔ﻴﺎﺑﺎﻨ۔ﻰ [Xiyabanê İnqılab-ı İslamî])’ne varıyoruz ve İslam İnqılâbı Caddesi’ne çıkınca sağ tarafa doğru yönelip yürüyüşümüze bu büyük ve işlek yol üzerinde devam ediyoruz.

Devam ediyoruz yürüyüşümüze...

Devam ediyoruz...

İran caddelerinde yürürken, dikkatimi çeken iki önemli ayrıntı var:

Birincisi, Türkiye’deki gibi tabelaların oluşturduğu “görüntü kirliliği”nin olmaması... Reklâmlar, ilanlar, duyurular, daha çok duvarlar kullanılarak işleniyor. Böylece hem tabelaların yol açtığı “görüntü kirliliği” önlenmiş oluyor, hem de boş duvarlar “estetik bir unsur”a dönüşüyor. Ayrıca bununla da kalınmıyor; çok ciddî bir tasarruf da sağlanmış oluyor.

Bu durum epey hoşuma gidiyor benim. İranlılar, “şehircilik kültürü” ve “çevre bilinci” oldukça gelişmiş bir halk. Şâir rûhlu, san’ata ve edebiyata meyilli insanlar oldukları için, estetik ve dış görüntüye oldukça önem veriyorlar.

Tasavvuf ve batınî ilimlerin bu derece köklü ve derinleştiği bir toplumda, san’atsal ve estetik kültürün de neredeyse aynı kuvvette gelişmiş olması, sanırım bir “sosyolog aklıyla” izah edilmesi hayli güç bir durum.

 “İçsel dünyadaki derinlik” ile “dışsal görüntüdeki estetik” diyalektiğinin bu derece başarılı bir şekilde harmanlandığı başka bir ülke yok galiba yeryüzünde. Ki bahsini ettiğimiz, “içsel dünyadaki derinlik ile dışsal görüntüdeki estetik diyalektiğinin başarılı bir şekilde harmanlanması” olayına en somut ve çarpıcı örnek, öyle sanıyorum ki, bizzat İran devletinin şimdiki bayrağı; bayrağın üzerindeki semboller. Öyle bir bayrak motifi çizen insanların, bu iki özelliğe birden sahip olması gerekiyor çünkü. “Lâ İlahe İllallâh” yazısıyla kırmızı bir gül resmi çizmek, Peygamber Efendimiz (saw)’i sembolize eden ve ismi “Gûlê Mûhâmmedî” olup sadece İran topraklarında yetişen, anavatanı Şiraz kenti olan bu gül motifini bayrağın ortasına işlemek, üstüne 11 kez “Allâh-û Ekber”, altına 11 kez “Allâh-û Ekber” yazmak, böylece hem 11 sayısını (11 Şubat; İslam Devrimi’nin Miladî takvime göre gerçekleştiği tarih), hem de 22 sayısını (22 Behmen; İslam Devrimi’nin Rumî takvime göre gerçekleştiği tarih) belirtmiş olmak, hakikaten ustalık işi olsa gerek. Böyle bir bayrağı, ancak bir “san’atçı” çizebilir, başkası değil.

Ve bütün bu sembolik ve estetik anlatımı da, İran – Mezopotamya – Kafkasya üçgenindeki kadim halkların tarih boyunca kullandıkları ortak renkler olan “yeşil – beyaz – kırmızı” renklerin üzerine işlemek. “San’at” dediğimiz, böyle bir şey işte...

Ancak bütün bu “olumlu” görüntünün üzerine çöreklenen “olumsuz” bir gölge de var: Trafiği; Tahran’ın bir türlü çözülemeyen sorunlu, düzensiz, kuralsız trafiği...

İran caddelerinde yürürken dikkatimi çeken ikinci ayrıntı, yukarıda bahsini ettiğim birinci ayrıntıdan çok daha güzel ve anlamlı: İran’ın her tarafında, sadece başkent Tahran değil, tüm ülkede, 1 milyon 648 bin 195 km² büyüklüğündeki devâsâ ülkenin her tarafında, 100’er metre arayla yerleştirilmiş olan “sadaka kutuları” var.

Evet... İnanması hakikaten çok güç ama gerçek...

Bu ülkede “insan” sayısı kadar “sadaka kutusu” var nerdeyse. 1979 İslam Devrimi’nden sonra hayata geçirilen bir uygulama bu. Sadaka kutularının hepsi de aynı renkte; “sarı – lâcivert”...

İran’da “sadaka kültürü” oldukça gelişmiş. İnsanlar evden çıkarken, evden işe giderken ya da işten eve dönerken, az da olsa bir miktar para aktarırlar sadaka kutularına. Sadakanın insanı belâ ve kazadan koruduğuna inanıyorlar. Ki Allâh Resûlü (saw)’nün hâdîs-i şerîflerinde de böyle buyuruluyor...

İran’da yolda yürürken, her 100 metrede bir bu “sarı – lâcivert” sadaka kutuları çıkıyor karşınıza. Yol kenarlarında sağlı sollu konulmuş olan bu sadaka kutuları, kapitalist zihniyeti yerle bir ediyor adetâ. “İnfak”ın hayatta mutlaka bir yer tutması gerektiğine dair somut bir örnek, sadaka kutuları.

Şimdi sıkı durun; size İran’la ilgili çoook ama çok ilginç bir şey söyleyeceğim: İran’da dilencilik yasak!... Evet, yanlış duymadınız; dilenmek yasaktır bu ülkede.

Bunun ne muhteşem bir olay olduğunu, İslam ülkelerini az çok gezmiş olan herkes teslim edecektir. O İslam ülkeleri ki, üzülerek ve bir Müslüman olarak içim burkularak söylüyorum ki, her başkentinde, her büyük şehrinde, şehirlerinin her kutsal mekânların bulunduğu alanlarda, adetâ “dilenciler ordusu” kol geziyor... Buna Türkiye dahil, mâlesef...

Suudî Arabistan’a gittim, Pakistan’a gittim, Mısır’a gittim, Arnavutluk’a gittim, yüksek müsaadenizle Türkiye’de yaşadım. Bunu söylemek hiç de keyifli değil ancak, üzülerek söylüyorum: Bu güzelim İslam ülkelerinde, dilenciden adım atmak mümkün değil.

İstanbul’da Eyüp Sultan Mezarlığı’na, Kahire’de Zeynebiye Türbesi’ne gitmiş olanlar bu satırları eminim ki anlayarak okuyorlardır. Hacc mevsimindeki kutsal Mekke ve Medine’yi ise söylemeye hiç gerek yok; siz daha birinci tavafı yapmadan dilenciler yetmiş kez tavaf ediyorlar etrafınızda.

Ne kadar çirkin bir şey Allâh’ım, ne kadar utanç verici bir şey Müslümanlar için... O güzelim İstanbul, o güzelim Kahire, o güzelim İslamâbâd; ne kadar çirkinleşiyor dilencileriyle... Böyle mi olacaktı bizim şehirlerimiz, böyle miydi bizim medeniyetimiz?

Avrupa şehirlerinde var mı böyle bir çirkinlik?

Böyle miydi bizim medeniyetimiz, dostlar? Hani Endülüs Medeniyeti’nin varisçileri, hani Eyyubî Medeniyeti’nin varisçileri, hani Selçuklu Medeniyeti’nin varisçileri?

Hani Dicle ve Fırat nehirlerinin akıntısına ve çizdiği paralele göre hesap yapıp Basra şehrini o plana göre kuran Müslümanlar? Hani sokak ve caddelerinin her iki günde bir muntazaman temizlendiği, etrafındaki tüm su kaynaklarına eşit ve geometrik uzaklıkta hesaplanarak inşâ edilmiş olan Endülüs şehirlerini kuran Müslümanlar? Hani ağaç yapraklarının, çiçeklerin ve yabanî otların bile yaşama hakkını güvence altına almak için kanunlar çıkartan ve emirnameler yazdıran Hz. Muhammed Mustafa (saw)’nın ümmeti olan Müslümanlar?

Şehircilik kültürü, belediyecilik, çevre bilinci, hayvan hakları, ekolojik duyarlılık, bütün bunları biz Batılılar’dan mı öğrenecektik, dostlar? Bunları tüm dünyaya öğreten bizler değil miydik?

Biz miyiz o Müslümanlar? Güldürmeyin Allâh aşkına... Tabiî; cevap hazır: “Batı bizi sömürdü, onun için bu hale geldik”. Bırakalım bu lafları dostlar, bırakalım; Batı mı bize dedi sokakta yürürken yerlere tükür, Batı mı bize dedi çöpünü denize at, Batı mı bize dedi sınava bile girmeden sürücü ehliyeti al, Batı mı bize dedi her 50 metrede korna çalarak araba sür, Batı mı bize dedi “zebra çizgileri”nin ne anlama geldiğini bile öğrenme, Batı mı bize dedi arabanın camını indirip kül tablasını yola boşalt, Batı mı bize dedi şehirlerini dilencilerle doldur?...

İran’da bir hafta kaldım; Tahran, İsfahan ve Qum şehirlerini gezdim; ve inanır mısınız, sokakta bir tane bile dilenciye rastlamadım. Yok çünkü. Ve böyle bir duruma, bir İslam ülkesinde ilk defa şâhîd oluyorum.

İran’da dilenci yok; çünkü, birincisi “sadaka kutuları” uygulaması var, ikincisi, İran bu yönden hakikaten modern Batı devletleri gibi “sosyal devlet” olduğu için, kimsenin dilencilik yapmaya ihtiyacı da yok.

İran gerçekten “sosyal bir devlet” imiş; burada öğrendim. Halkın temel gıdasını devlet veriyor. Evet, yanlış duymadınız, devlet veriyor. Devletin geliri ise genellikle petrol kaynaklı.

Devlet vatandaştan çok ama çok az vergi alıyor. Neredeyse “sembolik” bir vergi. Tıpkı Liechtenstein gibi yani. Ve sıkı durun; Türkiye vb. devletlerin gelirlerinin önemli bir kısmı “halktan alınan vergiler”den oluşurken, İran İslam Cumhuriyeti’nde devlet gelirlerinin sadece ve sadece % 5’lik küçük bir parçasını “halktan alınan vergiler” oluşturuyor.

Elektrik, su, doğalgaz ise, bedava sayılır: Aylık sadece 1 Dolar... Evet, inanması güç ama böyle. Resmen bedava...

İran’la ilgili bütün bu hususları gezinin ilerleyen bölümlerinde daha ayrıntılı bir şekilde konuşacağız, ancak bu bölümde, apayrı bir güzellik olan “sadaka kutuları”ndan biraz bahsetmek istiyoruz.

Bir “model anlayışının işareti” olarak görülebilecek olan “sadaka taşları”, emsali başka medeniyetlerde görülmemiş olan mükemmel bir uygulamadır. Ve güzel bir mesajdır; alabilene.

İhtiyaç sahiplerine yönelik bir yardımı “gizliden vermek / gizliden almak” için hayır amaçlı bir uygulama şeklidir.

Bu tarz yardım etme biçiminde, ne alanı küçük düşürmek vardır, ne de veren için bir öğünme nedeni söz konusudur. Çünkü “alan” ile “veren”in biribirinden habersiz olduğu bir yardımlaşma şeklidir. Veren, verdiğini  asla bir gösteriye dönüştürme gibi art niyet taşımıyor; öyle bir şansı da yok zaten. Alan yoksul ise, incinmeden alıyor.

Veren hiç tanımadığı, görmediği birine veriyor; alan ise hiç tanımadığı, görmediği birinden.

İncitmeden veriliyor, incinmeden alınıyor. Veren el “riyâ”dan, alan el “hâyâ”dan korunuyor.

Bu tabloda görünen, iffet dolu bir âdâb manzarasıdır. Çünkü bu tarz bir yardımlaşmada ahlakî bir âdâb var.

 “Sadaka taşları”na yardımlarını yapanlar, gecenin geç saatlerinde kimseye görünmeden taşların yanına geliyor ve bu kutulara para atıyorlar; devlet, yani her bölgenin kendi belediyesi belirli aralıklarla gidip o kutuları boşaltıyor ve içindeki paraları o bölgedeki muhtaçlara (devlet herkesin ihtiyacını biliyor çünkü) ev ev dolaşarak dağıtıyor. 

İran’daki bu “sadaka kutuları” uygulamasını görüp tanıyınca, “Helâl olsun” dedim içimden; “Helâl olsun sana İran, helâl olsun! İşte gerçek Müslümanlık bu”...

İran, “sadaka kutuları” uygulamasıyla aslında Müslümanlar arasında yeni bir sistem icâd etmiş değil; bilâkis, İslam Medeniyeti’nde son derece müstesna bir yere sahip olan ve fakat, ne yazık ki günümüz İslam dünyası tarafından unutulmuş olan bir geleneği yeniden ihyâ ediyor.

İslam tarihinde “sadaka kutuları” uygulamasını ilk icâd edip uygulayan, Selçuklular’dır. Daha sonra bu uygulama Osmanlılar tarafından daha da yayıgınlaştırılarak sistematik bir şekilde hayata geçirildi.

Yani anlayacağınız, ilk kez Selçuklu İmparatorluğu tarafından ugulanan, en sistemli ve mükemmel bir şekilde de Osmanlı İmparatorluğu tarafından hayata geçirilen ve fakat, ne yazık ki günümüzde unutulmuş, yok olmuş bir geleneği, yeniden ihyâ ediyor İran İslam Cumhuriyeti.

 “Sadaka taşları” (sadaka kutuları), ilk kez 12. yy’da Selçuklular tarafından icâd edilip hayata geçirilen bir uygulama. O dönemde bu “sadaka taşları”, genellikle gözden ve kalabalıklardan uzak yerlere konurdu. Cami avlusuna, türbe ve mezarlıkların uygun yerlerine...

Bir semtin fâkirleri için konulmuş bağışlara diğer bir semtin fâkirleri dokunmuyordu.

Bir “yardım eli” olan “sadaka taşları”, 1, 5 – 2 m yüksekliğinde, üst yüzeyi oyularak çukurlaştırılmış, mermerden yapılmış sütûn şeklinde taşlar idi, o dönemler.   

Selçuklu döneminden sonra gelen Osmanlı dönemi, hususen Anadolu coğrafyasında bu “sadaka taşları” uygulamasının sistematik bir uygulama haline dönüştüğü dönemdir.

Osmanlı döneminde “sadaka taşları”nın İstanbul, İzmir, Konya, Kastamonu, Sivas, Kayseri ve Afyon illerimizde yıllarca ihtiyaç sahiplerine hizmet verdiği, tarihî kayıtlarda mevcuttur.

“Sadaka taşları” o dönemde imparatorluğun pay-i tahtı İstanbul’da dört farklı yere konulmuştu. Bu yerler şuralardı:

- Üsküdar (Gülfem Hatun Camiî’nin avlusuna)

- Üsküdar (Bugünkü Doğanlar mevkiîne)

- Karacaahmet mevkiî

- Kocamustafapaşa mevkiî

Osmanlı döneminde bu “sadaka taşları”na bağışların nasıl yapıldığına ve ihtiyaç sahiplerinin o yardımları oradan nasıl aldığına gelince... Anlatayım, hatta, “anlatmalıyım”; zira öyle büyük bir “ahlak”, öyle bir “edep”, öyle bir “hâyâ” var ki, anlatmadan geçmek olmaz:

Varlıklı kişiler yardımları bu “sadaka taşları”na gizli gizli bırakırlar; yardım yaparken, kimsenin kendisini görmemesi için azamî dikkat gösterirler. Yardımları, genelde gece karanlığında yaparlar.

İhtiyaç sahipleri ise – aynı şekilde -  görünmemek için sabahın erken saatlerinde utana utana yardım mahaline giderler. Sadaka taşlarından faydalanacak olan bu iffetli fâkirler, dikkat ediniz, taşlardan ihtiyaçları kadar bir miktar alıp kalan diğer yardımları başka ihtiyaç sahiplerine bırakırlar. İstediği kadarını hem alabilecekdurumda, hem de kendisine bu hürriyet tanınmış olduğu halde, fâkirler, ihtiyaç duydukları miktardan dirhem fazlasını almazlar.

Evet... Bu davranış biçimi, ancak ve ancak yüce bir inanca tam ve güzelce iman etmenin tezahürü değil midir? Ve o “ahlak”, o “edep”, o “hâyâ”, şimdi hani nerde? Hangimizde?

Şimdi ise, içim kan ağlayarak söylüyorum, ne tür kötülük varsa hepsi bizde... Bundan yıllar önce, Hollanda’dayken, dînle inançla pek bir alakasının olmadığını bildiğim bir tanıdığımın arabasına küçük bir Tevhîd bayrağı yapıştırdığını, dikiz aynasına küçük bir Qûr’ân-ı Kerîm ve 99’luk tesbîh astığını gördüğümde şaşkınlığımı gizleyememiş ve biraz da şakayla karışık, “Yahu ben senin bu kadar Müslüman olduğunu bilmiyordum. Bu ne iş?” diye sormuştum. Bana aynen şu cevabı vermişti: “Hırsızlığa karşı önlem amacıyla asıyorum bunları arabaya... Burda araba hırsızları çok; camı kırıp içindeki teyiplerini çalıyorlar. Bu hırsızlığı yapanlar da Faslı ve Türkiyeli insanlar. Fakat arabanın sahibinin Müslüman olduğunu bilseler arabaya dokunmazlar.”

Gülmüştüm... gülmüştüm... ağlanacak halimize!

Evet... Bir zamanlar tüm insanlığa örnek olan bizdeki o “ahlak”, o “edep”, o “hâyâ”, şimdi hani nerde? Hangimizde?

Ahlak, edep ve hâyâ medeniyetinin çocukları böylesine utanç verici bir duruma mı düşmeliydi?

Oysa 17. yy başlarında bir seyahat yapmak üzere İstanbul’a uğramış olan Batılı bir seyyâh, kaleme aldığı “Seyahatname”de bakın neler anlatıyordu: “İstanbul’un bir mahallinde bir hafta geç saatlere kadar bir sadaka taşının yanında bekledim. Taşlarda paralar bulunmasına rağmen ihtiyaç sahibi bir kişinin dahi bu taşların yanına geldiğini görmedim. Doğrusu hayretlerimi gizleyemedim.”

Devam ediyoruz “İslam İnqılâbı Caddesi” üzerindeki yürüyüşümüze...

Devam ediyoruz....

Yol oldukça işlek. Hem araç trafiği yoğun, hem de yolun kenarı insan kaynıyor. Ayrıca yol kenarında seyyar satıcılar, gazete bayiîleri.

Bu gazete bayiîlerinden birinin önünde duruyoruz. İkimiz de bir süre hiç konuşmayıp, yol kenarında, yere serilmiş olan gazete ve dergilere bakıyoruz. İran’da yayınlanan günlük ve haftalık gazeteler, haftalık ve aylık dergiler, hepsi yanyana dizilmiş: “Cumhur-i İslamî”, “İttilaat”, “İran”, “Ebrar”, “Keyhan”, “El- Wefaq”, “Hemşehri Online”, “Iran Daily News”, “Iran News”, “İranşehr”, “Le Monde Diplomatique”, “Merdum Salari”, “Quds”, “Ruzna”, “Sermaye”, “Tehran Times”, “Varlıq”, “İran İmruz”, etc...

Gazete ve dergilere durup bakarken, birden kendi kendime gülüyorum. Doğan’ın dikkatinden kaçmıyor bu gülümsemem. Soruyor hemen:

- Niye güldün abi?

- Hiç. Öylesine...

- Yok yok, söyle. Niye güldün?

  - Gazetelere bakarken, aklıma Selahaddin Eş abinin yazıları geldi de, onun için güldüm. Hani Selahaddin abinin yazılarında hep şöyle ifadeler geçiyor ya: “Geçtiğimiz günlerde Cumhur-i İslamî gazetesinde yayınlanan bir makalede...” ... “Nitekim geçen hafta Keyhan gazetesinde yer alan çarpıcı bir haberde...” ....

Gülüşüyoruz bir süre...

- Selahaddin abiyle görüşüyor musunuz abi Almanya’da?

- Evet, ama çok sık değil. O Köln’de oturuyor, ben ise Frankfurt’ta. Aramızda 200 km var. Ama o taraflarda etkinlik falan olsa gidiyorum bazen. O da geliyor bazılarına ve o vesileyle görüşüyoruz. Almanya’ya ilk geldiği sene bir gece evime misafir olmuştu. Malcolm henüz 2 yaşındaydı o zaman.

- Selahaddin abinin Almanya’da olması sizin için büyük bir şans olmalı...

- Sen ne diyon abi ya, şans da laf mı?...

- Ben hiç görmedim Selahaddin abiyi.

- Görsen var ya Doğan abi, bambaşka bir insan, bambaşka. Ebû Zerr abi ya, Ebû Zerr.

- He vallâh. Yazılarını hiç kaçırmam ama.

- Sohbeti de aynı yazıları gibi tatlı. 20 senedir O’nu okuyorum abi. O’nun yazılarını okuya okuya büyüdüm vallâh.

- Hepimiz öyle, abi.

- Biliyor musun Doğan abi, kafamda bir proje var. Bir gün Selahaddin abinin kitabını yazmak istiyorum. O’nun hayatı, fikirleri, yazıları; hepsini bir kitapta toplamak istiyorum.

- Çok güzel fikir vallâh. Söyledin mi kendisine?

- Yok. Bir gün söyleyeceğim ama. Sonra da günlerce kendisiyle sohbet edip, O’nu anlatan kitabımı hazırlayacağım.

- İyi düşünmüşsün vallâh.

- Kitabın ismini bile koymuşum.

- Ya, nedir?

- “Selahaddin Abi”

- :) :) :)

- :) :) :)

 (Selamun aleykum, “Selahaddin Abi”! Sen Avrupa ülkelerini gezip gezi yazıları kaleme alırken, ben de İran’ı yazıyorum. Ne garip, değil mi? Dünya tersine dönmüş abi...)

Gazetelere bakarken, devam ediyoruz sohbete:

- Ya Doğan abi, şimdi bu gazetelere bakınca aklıma geldi, şimdi bu gazeteler hep bizden mi bahsedecek yani? :) :) :)

- :) :) :) Evet abi, inşallâh. Şimdi biz ilk konferansımızı yarın akşam vereceğiz. Ondan sonra her gün bir etkinlikte konuşma yapacağız zaten. Salı gününden başlayarak İran gazeteleri her gün bizden bahseder artık. :) :) :)

- Deme yaa... Meşhur olduk laaaa... :) :) :)

- Sadece konferanslar mı abi? Televizyonda canlı yayınlaaar, gazetede ropörtajlaaar...

- İhhh, essah mı diyon laaa?

- Evet abi. Çakkk!!! :) :) :)

- Çakkk!!! :) :) :)

- Ben şimdi katıldığımız bütün etkinliklerin haberini de yaparım Haksöz’e.

- Bilmez miyim? Hiç durur musun?

- :) :) :)

- :) :) :)

- Haberleri var ya Doğan abi, öyle bir yazacam ki gör bak!... Haksöz’dekilere bi nisbet yapacağım, bi nispet yapacağım ki... :) :) :)

- Artık ballandıra ballandıra anlatırsın... :) :) :)

- Var ya, Haksöz’dekileri kıskançlıktan çatlatacam çatlatacam... :) :) :)

- Sitenin editörleri haberi okurken tırnaklarını yiyecek... :) :) :)

- :) :) :)

- Peki ya haberleri yayınlamazlarsa?

- Yok yok, onun da yolunu biliyorum. Almanya’ya döndükten sonra hemen haberleri yazıp göndermiyecem ki... Önce Haksöz’e bir telefon açacam, İstanbul’a, diyecem “Abi İran’daydım bir hafta, oradaki kardeşlerimizin size çoooook çook selamları vardı”, onlar da sevinecek, “Ve aleykum selaaaam” diyecekler, soracaklar tabiî, “Eee, nasıl geçti gezin, memnun kaldın mı?”, ben de diyecem, “Evet abi, elhamdülillâh çok verimli geçti. Birkaç konferans verdik, bir takım etkinliklere katıldık, televizyon programlarına çıktık”, onlar da “Hay maşallâh, dolu geçmiş” diyecekler. Böylece aramızda sıcak bir ortam oluşturacam. Zaten bu ortamı oluşturduktan sonra iş kolay. Hemen ertesi gün haberleri yazıp gönderdikten sonra onlar da alır almaz yayına koyarlar... :) :) :)

- :) :) :)

- :) :) :) 5 senedir bu taktiği uyguluyorum. Ne zaman bir haber yayınlatmak istemem, önce bir gün önceden Haksöz’e telefon açıyorum, sırf hal hatır sorma telefonu bu, orada kim varsa, işte Rıdvan abi, Kenan abi, Bahadır abi, Ahmet Yasin abi, Mehmet Ali abi, sırayla hepsininin hal hatrını soruyorum, diyorum “Abi merak ettim nasılsınız, ne yapıyorsunuz, öylesine bir arayayım dedim”, onlar da çok seviniyorlar tabiî, böylece aramızda sıcak ve dostça bir ortam oluşuyor, ondan sonra bir gün bekliyorum, 24 saat sonra haberi yazıp gönderdiğim zaman hemen yayınlıyorlar, hiç akıllarına bir kötülük falan gelmiyor...

- Var ya İbrahim abi, senden korkulur vallâh... :) :) :)

- 5 senedir bu taktiği uyguluyorum... :) :) :)

- Peki hiç farkına varmadılar mı bu numaranın?

- Laa nerden anlayacaklar? Adı üstünde, Müslümanlar! Bu dünyada Müslüman’ı kandırmaktan daha kolay ne var?... :) :) :)

- Konuşurken karşındakilere “Kardeşim” diye hitâb et, sonra iki tane “estağfirullâh” üç tane “elhamdülillâh”, iş oldu bitti... :) :) :)

- Çakkk!!! :) :) :)

- Çakkk!!! :) :) :)

İslam İnqılâbı Caddesi üzerindeki neş’eli yürüyüşümüze devam ediyoruz. Tabiî her 100 metrede bir “sadaka kutusu”nun önünden geçerek...

- Doğan abi bu sadaka kutularının renkleri neden “sarı – lacivert”?

- Bilmem.

- Abi yoksa Ahmedinejad Fenerli mi?

- ???

- Musawî’yi biliyorum; Bursasporlu. Renkleri “yeşil” ya...

- ???

- He abi?...

- Ya İbrahim abi bırak Allâh aşkına, ne Bursaspor’u ne Fenerbahçe’si?..

- Sen de her şeye kızıyorsun be abi... Ne demişler, “Bilmemek ayıp değil, öğrenmemek ayıptır.”

- ???

- Hem Pakistan’ın devlet başkanı Perwez Müşerref de Beşikteşlı değil miydi?

- Ya abi onla bunun ne alakası var yaaa?..

- Ne yani, sen şimdi bana cahil mi demek istiyorsun?

- Estağfirullâh abi...

- Yok yok, sen bana cahil muamelesi yapıyorsun...

- Yok abi, vallâh yok...

- İyi ki bi İran’da kalmışsın üniversite okumuşsun haa... Bakıyorum daaa... Neyse... Sen Almanya’ya gelsen ben sana böyle tepeden bakmam.

- Subhanallâh... Ya abi nerden çıkarıyorsun bunu Allâh aşkına?...

- Bir daha da sana tek soru sormayacağım. Sana soru soranda kabahat...

- ...

- ...

Bir süre sessiz bir şekilde yürüdükten sonra İslam İnqılâbı Caddesi sona eriyor ve yolun bittiği noktada, etrafındaki harıl harıl işleyen dükkânları, vızır vızır geçen arabaları, cıvıl cıvıl insanları ve ortasındaki dairenin tam ortasında ünlü şâir Firdevs-i Tusî’nin heykeliyle, meşhur “Firdevsî Meydanı” (Fars. ﻔﺮﺩﻭﺴ۔ﻰ ﻤﻴﺩﺍﻨ۔ﻰ [Meydanê Ferdovsî])...

- İşte İbrahim abi, işte, karşında Tahran’ın meşhur Firdevsî Meydanı...

- Görüyoh herhal, kör değiliz...

- (gülerek) Nasıl, beğendin mi?

- Laa o kadar Tahran Tahran dediniz. Bu muydu yani?

- Niye abi, ne güzel şehir işte...

- Too... Qay sanki bizim Elâzığ kadar güzeldir?

- :) :) :)

- :) :) :)

Başlıyoruz Doğan’la beraber Firdevsî Meydanı’nın etrafında tur atmaya. Bir yandan da fotoğraflar çekiyoruz.

Firdevsî Meydanı (Fars. ﻔﺮﺩﻭﺴ۔ﻰ ﻤﻴﺩﺍﻨ۔ﻰ [Meydanê Ferdovsî]), 6 tane yolun bir daire etrafında halka oluşturduğu noktada bulunuyor. Bu yolların 4’ü, bizim geldiğimiz İslam Devrimi Caddesi (Fars. ﺍﺴ۔ﻼﻤ۔ﻰ ﺍﻨﻘ۔ﻼﺒﻰ ﺨ۔ﻴﺎﺑﺎﻨ۔ﻰ [Xiyabanê İnqılab-ı İslamî])... Meydanın diğer tarafında aynı isimle devam ettiği, ikişer bölümden oluştuğu ve ortasından tramvay geçtiği için, 6 yoldan 4’ünü bu aynı yol teşkil ediyor. Diğer 2 yolun ise biri Firdevsî Caddesi (Fars. ﻓﺮﺪﻮﺴ۔ﻰ ﺨ۔ﻴﺎﺒﺎﻨ۔ﻰ [Xiyabanê Ferdovsî]), diğeri ise Qerenî Caddesi (Fars. ﻘﺮﻨ۔ﻰ ﺨ۔ﻴﺎﺒﺎﻨ۔ﻰ [Xiyabanê Qerenî])...

Meydanın etrafında ve yakınında, Tahran’ın en önemli merkezlerinden birkaçını görebilmek mümkün: Millet Bankası, Refah Bankası ve Sipah Bankası gibi önemli bankaların merkez veya şubelerini, Hemşehri Gazetesi’nin merkez binasını, İran havacılık şirketi Iran Air’in Tahran bürosunu ve daha pekçok önemli adresi... Ayrca Tahran’ın meşhur çarşısı da (bizim İstanbul’daki “Mısır Çarşısı” gibi) Firdevsî Meydanı’nın hemen yanında ancak alışveriş çarşısını başka bir gün, geniş bir zamanda gezeceğiz...

Bir de bol bol pastaneler ve restoranlar var tabiî. Hatta birinde, döner bile yapılıyor. Tahran’da döner görünce hem şaşırdım hem sevindim; ancak yanına yaklaşınca, sevincim kursağımda kaldı. Çünkü, ete bakarken bile iştah gidiyor. Bilmiyorlar yapmasını. İran’daki dönere “döner” demeye bin Baradey lazım.

Firdevsî Meydanı’nın ortasında İran’ın gelmiş geçmiş en büyük şâiri olan Firdevs-i Tusî’nin heykeli var. Heykelde Firdevsî, sol elinde bir kitap taşıyor; muhtemelen başyapıtı “Şâhname”; ayaklarının dibinde ise küçük bir çocuk var. Çocuk; çırılçıplak.

Firdevsî’yi ve elinde tuttuğu kendi eseri “Şâhname”yi anladım anlamasına hocam, daaa, bu çocuk neyin nesi? Firdevsî’nin ayaklarının dibinde çırılçıplak duran o küçük çocuk, hatta bebek, ne anlatmak istiyor bize?

Düşündüm düşündüm düşündüm ama bir anlam veremedim. Sonraki günler içinde tanıştığım İranlı değerli şâirlere ve edebiyatçılara sordum. Mesaj, şu imiş: “Farsça, Firdevsî ile birlikte yeniden doğdu.”

Oldukça etkilenmiştim doğrusu, mesajın ne olduğunu öğrenince. Ve o andan itibaren, aklıma Ahmed-i Xanî gelmişti. Düşündüm de, biz de mi Diyarbekir’e Ahmed-i Xanî’nin böyle bir heykelini diksek? Büyük üstâdın ayaklarının dibinde küçük ve çırılçıplak bir çocuk. Ve mesaj, tüm “Gülistan”a: “Kürtçe, Ahmed-i Xanî ile yeniden doğdu.”

Heykel Şâhlık rejimi döneminden kalma ancak İslam Devrimi’nden sonra yıkılmamış. Zaten Firdevsî, hem Şâhlık döneminde hem de İslamî dönemde İran tarafından sevilen ve sahiplenen bir kişilik. Şâhların tüm heykellerini yıkmışlar ama Firdevsî’ye veya kültürel unsurlar içeren heykellere dokunmamışlar. Sadece siyasî kişiliklere ait heykeller yıkılmış. Devrimden sonra kurulan yeni rejim,  bir tane bile heykel dikmemiş ülkeye ama geçmişten kalma eserlere de (Şâhlık ve despotluk dönemindeki gücü yansıtan heykeller hariç) dokunmamışlar. Fakat kendileri heykel dikmemiş. Meselâ İmam Humeynî’nin bir tane bile heykeli yok.

Anladığım kadarıyla mantık şu: Siyasî kişiliklerin, liderlerin veya devlet başkanlarının heykeli olmaz, olursa bu “putperestlik” olur. Fakat şâirlerin, edebiyatçıların, san’atçıların veya halk ozanlarının heykeli olabilir; sakıncası yok.

Resim ve grafik san’atlarında da oldukça ileri düzeyde san’atçıların bulunduğu İran’da, bizim Türkiye’deki dîndar ve muhafazakâr kesimlerde güçlü bir şekilde var olan ve artık kalıplaşmış olan kaygılar, doğrusunu söylemek gerekirse pek yok; alabildiğine aşılmış durumda. Dev insan posterlerini ülkenin birçok yerinde sıklıkla görebilmek mümkün. Hatta, camiîlerde bile.  

Mesaj yüklü duvar resimleri, en başta da anlattığımız gibi, aynı zamanda birçok yerde “çevre düzenlemesi” ve “ekolojik bir bilinç” çerçevesinde kentsel bütünlük gözetilerek uygulanmış durumda. Türkiye’de (veya Avrupa ülkelerinde) olduğu gibi “tüketim alışkanlığı”nı teşvik edici görsel duvar resimleri yok, onların yerini İran’da “şehîd, şehâdet ve velâyet sevgisi”ne özendirici nitelikte san’atsal resimler almış. Görsellik açısından profesyonel renk uyumu ve tasarımı gözetilen bu resimler, bazen uygun yol güzergâhlarında “üç boyutlu olarak” da uygulanıyor.

Firdevs-i Tusî ya da kısaca Firdevsî, tam adıyla Hekim Ebû’l- Qasım Mansur ibn-i Hasan Firdevs-i Tusî (934 – 1020), Farsça şiirin gelmiş geçmiş en büyük ustasıdır, İran’ın “millî şâiri”dir.

Farsça O’nunla “yeniden dirilmiş”, O da Farsça ile “ölümsüzleşmiş”tir.

Kürt edebiyatı ve Kürtçe şiir için Ahmed-i Xanî, Türk edebiyatı ve Türkçe şiir için Yunus Emre, Arnavut edebiyatı ve Arnavutça şiir için Naim Fraşerî, Bulgar edebiyatı ve Bulgarca şiir için Miladinov kardeşler, Alman edebiyatı ve Almanca şiir için Johann Wolfgang von Goethe ne ise, Fars edebiyatı ve Farsça şiir için de Firdevs-i Tusî odur.

Firdevsî’nin başlıca eseri olan “Şâhname”, Farsça diliyle tarih boyunca kaleme alınmış en büyük eser olarak kabul edilir ve toplam 60 bin beyitten oluşur.

Dile kolay; 60 bin beyit...

 “Şâhname” adlı bu muazzam ve bir o kadar da ilginç eser, ilk insan Hz. Adem (as)’den başlayıp, Sasanî İmparatorluğu’nun 29. ve son imparatoru III. Yezdigirt (öl. 651) dönemine kadar İran tarihini şiir diliyle anlatır.

İlginç olan diğer bir nokta da şudur ki, Firdevs-i Tusî Müslüman ve hatta İslam bilgini olmasına rağmen, “Şâhname” adlı eserde İran tarihini sadece “İslam’dan önceki döneminden ibaret” anlatması ve Müslüman olduktan sonraki İran tarihini hiç anlatmamasıdır.

Ki Sasanî İmparatorluğu (224 – 651)’nun son imparatoru olan III. Yezdigirt, Zerdüştî’dir ve ismi bile, yani “Yezdigirt” adı, Zerdüşt inancında “Tanrı” anlamına gelen “Yezdan” kelimesi veya bugün Kürdistan’da yaşayan küçük bir dînî azınlık olan “Yezidî” topluluğunun adıyla aynı kökten gelen bir sözcüktür. “Yezdigirt”, Farsça’da (aynı şekilde Kürtçe’de) “Tanrı tarafından var edilen / yaratılan” anlamına gelmektedir.

Sasanî İmparatorluğu, ikinci halife Hz. Ömer (ra) dönemine tekabül eden miladî 637 yılında, Müslüman Arap orduları ile Zerdüşt İran orduları arasında bugünkü Irak topraklarında, Kufe şehri yakınlarında vuk’u bulan Qadisiye Savaşı neticesinde yıkılma sürecine girdi ve İran topraklarının “İslamlaşma süreci” başladı. Müslümanlar’ın kesin zaferiyle sonuçlanan bu savaşta, İslam ordularının komutanlığını Sâ’d bin Ebi Waqqas (ra) yapıyordu.

Qadisiye Savaşı’ndan hemen sonra, halife Hz. Ömer (ra), Sasanî imparatoru III. Yezdigirt’e bir “İslam’a dâvet mektubu” yazıp göndermiş, O’na Tevhîd itikadını ve Allâh’tan başka ilâh olmadığını anlatmış, III. Yezdigirt ise Halife Ömer’e gönderdiği cevabî mektupta aynen şöyle demiştir: “Bu dâvetinizi bize değil, gidip putperestlere ve müşriklere yapınız. Bizler müşrik değil, Zerdüşt’üz. Zerdüştlük zaten ‘tek tanrılı’ bir dîndir ve bizim itikadımızda da ‘Allâh’tan başka ilâh yoktur’. Dolayısıyla itikadî yönden sizlerle zaten aynıyız. Fakat millet ve karakter olarak farklıyız. Biz İranlılar siz Araplar’dan çok daha asil, uygar ve kültürlü bir milletiz. Olması gereken en mantıklı şey, sizin bize tabi olmanızdır.” (GÖNÜLDAŞLARIMIZ İÇİN İLGİNÇ BİR BİLGİ NOTU – 1: Bugün bazı çevrelerce hâlâ dahi kullanılmakta olan Zerdüşt Dînî Takvimi, III. Yezdigirt’in tahta çıkıp tac giydiği tarih olan miladî 632 yılını “başlangıç yılı” olarak esas alır ve bu takvime göre yıl sayısı “YZ” eki ile belirtilir... GÖNÜLDAŞLARIMIZ İÇİN İLGİNÇ BİR BİLGİ NOTU – 2: İran coğrafyasındaki en büyük imparatorluklardan biri olan Sasanî İmparatorluğu’nu kurmuş olan Sasanîler “İranlı” oldukları için çoğu kimse onları yanlışlıkla Farısî zannetmektedir. Halbuki Sasanîler Fars değil Zaza Kürtleri’ydiler ve kurdukları imparatorluğun ismi de aslında “Zazanî İmparatorluğu” idi. Ve İran tarihinde yalnızca Sasanîler / Zazanîler değil, “tarihin ilk emperyalist devleti” olarak kabul edilen Asur İmparatorluğu’nu yıkan halk olan ve tarihçiler tarafından “Kürtler’in ataları” olarak kabul edilen Medler de aynı şekilde Zaza idiler. Anayurtları bugünkü İran Kürdistanı olan Med İmparatorluğu’nu kuran ve “Kürtler’in ataları” olarak kabul edilen Medler’in binlerce yıl önce konuştuğu dil olan Medce ile günümüzde konuşulan Zazaca arasında en küçük bir farklılık bile yoktur.... GÖNÜLDAŞLARIMIZ İÇİN İLGİNÇ BİR BİLGİ NOTU – 3: Bugünkü İran İslam Cumhuriyeti’nde Zerdüştler “putperest” olarak değil, tıpkı Hristiyanlar ve Yahudîler gibi “Ehl-i Kitâb” olarak görülürler ve İslam Cumhuriyeti Anayasası’nda “Ehl-i Kitâb muamelesine” tabi tutulurlar. İran’da her türlü dînî özgürlüğe sahiptirler ve hatta parlamentoya “kendilerini temsilen” milletvekili bile gönderirler.)

İran tarihinin ve Farsça edebiyatın en büyük şâiri olan Firdevs-i Tusî, İran’ın Horasan eyaletinin Tus şehrindendir ve bu yüzden “el- Tusî” olarak anılmaktadır. 934 yılında Tus’a bağlı Taberan kasabasının Baj köyünde doğdu, 1020 yılında yine Tus’ta öldü. 86 sene yaşadı.

O, bir “köylü çocuğu” olarak dünyaya gözlerini açtığında, Samanîler henüz Buhara merkezli egemenliklerini sürdürüyorlardı. Böyle bir dönemde “şâir rûhlu doğan bu bebeğin” babası Hasan Efendi, Tus Nehri’nin bir yan kolu olan Abrahe Deresi’nin (= Derenin ismi olan “Abrahe”, Farsça’da “Su yolu” demek) kenarında, “Firdevs” isimli bir bahçenin bahçıvanı idi ve gerçek adı “Mansur” olan bu bebek, işte bu sebepten dolayı ismiyle değil, hep “Firdevsî” lakabıyla çağrılırdı.

Bir Dihkan ailesindendi, bu çocuk. Dihkanlar, Baj köyünün ileri gelen varlıklı ailelerden ve küçük yöresel toprak sahipleri. Kendilerini, bulundukları bölgelerin mirasçıları, İran millî değerleri ve kültürünün koruyucuları olarak görüyor, çocuklarını İran örf ve geleneklerine göre yetiştirmeye büyük önem veriyorlar.

Millî duyguların böylesine yoğun olduğu bir aile ortamında hayata gözlerini açan Firdevsî, daha çocukluk yıllarından itibaren İran kültürü ve değerlerinin gerçek bir âşığı ve tutkunu olarak büyüyor.

Gerek çocukluk ve gençlik, gerekse olgunluk yaşlarında, yani hayatının hemen tüm kesitinde, çevresindeki insanlar tarafından “vatanını seven, millî duyguları oldukça güçlü, ayrıca şiire, san’at ve edebiyata sevdâlı” bir kişilik olarak biliniyor.

İyi bir eğitim de alıyor. Okul hayatını tamamladığında, Felsefe ve Kelam başta olmak üzere tüm ilim dallarında ileri düzeyde eğitim almış, Fars Edebiyatı, Arap Edebiyatı ve Pehlevî Edebiyatı’nda ise son derece donanımlı bir insandır O artık. Ve üstelik, henüz 25 yaşındadır sadece.

Diğer şâirler gibi ilk dönemlerinde değişik amaçlarla gazel ve kasideler yazan Firdevsî, daha sonra yaşadığı millîyetçi çevrenin de etkisinde kalarak eski İran tarihi hakkında bilgi edinmek üzere Pehlevîce yazılmış eserlere ilgi duymaya başlar. Öyle bir ilgidir ki bu, o döneme ait eserlerden faydalanabilmek için gidip Zerdüşt râhiblerden Pehlevîce dahi öğrenir. Eh, şiir yazacak kadar Arapça’yı da zaten biliyor.

Dihkan ailesinden olmanın tüm ırsî özelliklerini taşıyor nerdeyse. Özellikle yetiştiği ailenin konumu, O’nun eğitimine verdiği önemin de etkisiyle milletinin, atalarının tarihini öğrenme ve onu gelecek kuşaklara aktarma arzusu olağanüstü düzeyde seyrediyor. Öyle ki, bu uğurda bütün mal varlığını bu yapıtını (Şahname) ortaya çıkarmak için çalıştığı 35 yıl süresince tüketmiş, öte yandan maddî sıkıntıya düşmesine rağmen sultan saraylarına yönelmemiş, onlardan yardım istememiştir.

Hem “Şâhname”nin giriş bölümündeki dizeler, hem de kendisiyle ilgili bilgilere yer veren eserlerdeki kayıtlar, Firdevsî’nin Şiî dünya görüşünü benimsemiş olduğunu, aynı zamanda Mutezile ekolünün inanç ve görüşlerine yakın durduğunu gösteriyor. Birtakım kaynaklarda, özellikle de onun vatan sevgisiyle dopdolu bir millîyetçi oluşundan hareketle Zerdüşt inanışına bağlı olduğu doğrultusunda  aktarımlar varsa da, bu iddiâlar temelsizdir. Bu tür iddiâların daha çok “şüphe üzerine “ortaya atıldığı anlaşılmaktadır.

40 yaşına kadar rahat bir hayat süren ünlü şâirin daha sonraki dönemleri sıkıntı içerisinde geçiyor.

 Şâhname”de konuları mitolojik ve tarihî akışına göre aktarırken uygun yerlerdeki didaktik anlatımlarıyla son derece uyumlu olarak öğütler, öğüt verici pasajlar, özlü sözleri de yerleştirmiştir. Bu alıntıların önemli bir kısmı, eski “İran öğüt edebiyatı” kapsamında yer alan çok önemli metinlerden aktarmadır.

Firdevsî, aslında Gazneli Mahmud’un fikirler aldığı bilginlerden birirydi. Zaman zaman Gazneli Mahmud’a “danışmanlık” da yapmıştır. Başyapıtı olan 60 bin beyitlik “Şâhname” adlı eserini 1010 yılında tamamladığında, bunu Gazneli Mahmud’a sunuyor ancak kendisine bağlanan aylığı az bulunca bu kez Gazneli Mahmud’u hicvediyor; “hiciv san’atını” kullanarak sultanı ağır bir biçimde eleştiriyor. Sultan’ın “akıl hocası” iken bu gelişmeden sonra O’nun hışmına uğrayan ve bizzat Gazneli Mahmud tarafından hakkında “katli vaciptir” fermanı çıkartılan bizim eski vatanperest şimdiki maceraperest şâirimiz Firdevsî, Gazne’de (bugünkü Afganistan topraklarında, Afganistan’ın 34 vilayetinden biridir) küçük bir evin içinde tam 6 ay saklanarak korkudan dışarıya adımını dahi atamaz.

Sonunda bir yolunu bulup oradan çıkar ve Gazne’den kaçar.

Bundan sonraki hayatı yoksulluk, çile ve mutsuzluk içinde geçer.

Firdevsî’nin  talihsizliği ölümünün ardından da yakasını bırakmamaz. “Rafızî” olduğu gerekçesiyle bazıları O’nun Müslümanlar mezarlığına gömülmesine dahi karşı çıkarlar ve bunun üzerine naaşı, kendisine ait bir bahçeye defnedilir.

Kaderine cilvesine bakın ki, babası bir bahçenin bahçıvanı olduğu ve kendisi de bahçede doğduğu için “Firdevsî” adını alan şâir, öldüğünde de bir bahçeye gömülür. “Firdevsî” olarak doğmakla kalmaz, “Firdevsî” olarak da ölür yani, anlayacağınız.

Varlık içinde doğan ama yokluk içinde ölen Firdevsî, büyük bir şâir, gerçek bir söz ustası ve mükemmel bir kalem san’atçısıdır.

O, mutlu ve neş’eli bir şekilde yazmaya başladığı eserini, mutsuz ve ızdıraplı bir biçimde tamamlayabilmiştir.

Hem sahi, tarihte hangi şâir, hangi san’atçı ve edebiyatçı, mutlu ve neş’eli bir şekilde yazmaya başladığı eserini mutsuz ve ızdıraplı bir biçimde tamamlamamıştır ki?

sediyani@gmail.com

 

FOTOĞRAFLAR:

sediyani-20111119-01.jpg

İran’ın her tarafında, sadece başkent Tahran değil, tüm ülkede, 1 milyon 648 bin 195 km² büyüklüğündeki devâsâ ülkenin her tarafında, 100’er metre arayla yerleştirilmiş olan “sadaka kutuları” var

 

sediyani-20111119-02.jpg

İran’da dilenmek yasak!... Bu ülkede bir hafta kaldım, üç tane şehrini gezdim, sokaklarında bir tane bile dilenciye rastlamadım. Çünkü yasak! Bunun yerine işte bu “sadaka kutuları” var. Ve böyle bir olaya bir İslam ülkesinde ilk kez şâhîd oluyorum.

 

sediyani-20111119-03.jpg

İran’da “sadaka kültürü” oldukça gelişmiş. İnsanlar evden çıkarken, evden işe giderken ya da işten eve dönerken, az da olsa bir miktar para aktarırlar sadaka kutularına. Sadakanın insanı belâ ve kazadan koruduğuna inanıyorlar. Ki Allâh Resûlü (saw)’nün hâdîs-i şerîflerinde de böyle buyuruluyor... İran’da yolda yürürken, her 100 metrede bir bu “sarı – lâcivert” sadaka kutuları çıkıyor karşınıza. Yol kenarlarında sağlı sollu konulmuş olan bu sadaka kutuları, kapitalist zihniyeti yerle bir ediyor adetâ. “İnfak”ın hayatta mutlaka bir yer tutması gerektiğine dair somut bir örnek, sadaka kutuları.

 

sediyani-20111119-04.jpg

İran’da halkın temel gıdasını devlet veriyor. Devlet vatandaştan çok ama çok az vergi alıyor. Neredeyse “sembolik” bir vergi. Türkiye vb. devletlerin gelirlerinin önemli bir kısmı “halktan alınan vergiler”den oluşurken, İran İslam Cumhuriyeti’nde devlet gelirlerinin sadece ve sadece % 5’lik küçük bir parçasını “halktan alınan vergiler” oluşturuyor. Elektrik, su, doğalgaz ise, bedava sayılır: Aylık sadece 1 Dolar... Evet, inanması güç ama böyle. Resmen bedava...

 

sediyani-20111119-05.jpg

Bir “model anlayışının işareti” olarak görülebilecek olan “sadaka taşları”, emsali başka medeniyetlerde görülmemiş olan mükemmel bir uygulamadır. Ve güzel bir mesajdır; alabilene. İhtiyaç sahiplerine yönelik bir yardımı “gizliden vermek / gizliden almak” için hayır amaçlı bir uygulama şeklidir. Bu tarz yardım etme biçiminde, ne alanı küçük düşürmek vardır, ne de veren için bir öğünme nedeni söz konusudur. Çünkü “alan” ile “veren”in biribirinden habersiz olduğu bir yardımlaşma şeklidir. Veren, verdiğini  asla bir gösteriye dönüştürme gibi art niyet taşımıyor; öyle bir şansı da yok zaten. Alan yoksul ise, incinmeden alıyor. Veren hiç tanımadığı, görmediği birine veriyor; alan ise hiç tanımadığı, görmediği birinden. İncitmeden veriliyor, incinmeden alınıyor. Veren el “riyâ”dan, alan el “hâyâ”dan korunuyor. Bu tabloda görünen, iffet dolu bir âdâb manzarasıdır. Çünkü bu tarz bir yardımlaşmada ahlakî bir âdâb var.

 

sediyani-20111119-06.jpg

“Sadaka taşları”na yardımlarını yapanlar, gecenin geç saatlerinde kimseye görünmeden taşların yanına geliyor ve bu kutulara para atıyorlar; devlet, yani her bölgenin kendi belediyesi belirli aralıklarla gidip o kutuları boşaltıyor ve içindeki paraları o bölgedeki muhtaçlara (devlet herkesin ihtiyacını biliyor çünkü) ev ev dolaşarak dağıtıyor. 

 

sediyani-20111119-07.jpg

İran, “sadaka kutuları” uygulamasıyla aslında Müslümanlar arasında yeni bir sistem icâd etmiş değil; bilâkis, İslam Medeniyeti’nde son derece müstesna bir yere sahip olan ve fakat, ne yazık ki günümüz İslam dünyası tarafından unutulmuş olan bir geleneği yeniden ihyâ ediyor. İslam tarihinde “sadaka kutuları” uygulamasını ilk icâd edip uygulayan, Selçuklular’dır. Daha sonra bu uygulama Osmanlılar tarafından daha da yayıgınlaştırılarak sistematik bir şekilde hayata geçirildi. Yani anlayacağınız, ilk kez Selçuklu İmparatorluğu tarafından ugulanan, en sistemli ve mükemmel bir şekilde de Osmanlı İmparatorluğu tarafından hayata geçirilen ve fakat, ne yazık ki günümüzde unutulmuş, yok olmuş bir geleneği, yeniden ihyâ ediyor İran İslam Cumhuriyeti.

 

sediyani-20111119-08.jpg

“Sadaka taşları” (sadaka kutuları), ilk kez 12. yy’da Selçuklular tarafından icâd edilip hayata geçirilen bir uygulama. O dönemde bu “sadaka taşları”, genellikle gözden ve kalabalıklardan uzak yerlere konurdu. Cami avlusuna, türbe ve mezarlıkların uygun yerlerine... Bir semtin fâkirleri için konulmuş bağışlara diğer bir semtin fâkirleri dokunmuyordu. Bir “yardım eli” olan “sadaka taşları”, 1, 5 – 2 m yüksekliğinde, üst yüzeyi oyularak çukurlaştırılmış, mermerden yapılmış sütûn şeklinde taşlar idi, o dönemler. Selçuklu döneminden sonra gelen Osmanlı dönemi, hususen Anadolu coğrafyasında bu “sadaka taşları” uygulamasının sistematik bir uygulama haline dönüştüğü dönemdir. Osmanlı döneminde “sadaka taşları”nın İstanbul, İzmir, Konya, Kastamonu, Sivas, Kayseri ve Afyon illerimizde yıllarca ihtiyaç sahiplerine hizmet verdiği, tarihî kayıtlarda mevcuttur.        

 

sediyani-20111119-09.jpg

İran caddelerinde yürürken, dikkatimi çeken iki önemli ayrıntı var: Birincisi, Türkiye’deki gibi tabelaların oluşturduğu “görüntü kirliliği”nin olmaması... Reklâmlar, ilanlar, duyurular, daha çok duvarlar kullanılarak işleniyor. Böylece hem tabelaların yol açtığı “görüntü kirliliği” önlenmiş oluyor, hem de boş duvarlar “estetik bir unsur”a dönüşüyor. Ayrıca bununla da kalınmıyor; çok ciddî bir tasarruf da sağlanmış oluyor.

 

sediyani-20111119-10.jpg

Tasavvuf ve batınî ilimlerin bu derece köklü ve derinleştiği bir toplumda, san’atsal ve estetik kültürün de neredeyse aynı kuvvette gelişmiş olması, sanırım bir “sosyolog aklıyla” izah edilmesi hayli güç bir durum

 

sediyani-20111119-11.jpg

Resim ve grafik san’atlarında da oldukça ileri düzeyde san’atçıların bulunduğu İran’da, bizim Türkiye’deki dîndar ve muhafazakâr kesimlerde güçlü bir şekilde var olan ve artık kalıplaşmış olan kaygılar, doğrusunu söylemek gerekirse pek yok; alabildiğine aşılmış durumda.

 

sediyani-20111119-12.jpg

Mesaj yüklü duvar resimleri, en başta da anlattığımız gibi, aynı zamanda birçok yerde “çevre düzenlemesi” ve “ekolojik bir bilinç” çerçevesinde kentsel bütünlük gözetilerek uygulanmış durumda. Türkiye’de (veya Avrupa ülkelerinde) olduğu gibi “tüketim alışkanlığı”nı teşvik edici görsel duvar resimleri yok, onların yerini İran’da “şehîd, şehâdet ve velâyet sevgisi”ne özendirici nitelikte san’atsal resimler almış. Görsellik açısından profesyonel renk uyumu ve tasarımı gözetilen bu resimler, bazen uygun yol güzergâhlarında “üç boyutlu olarak” da uygulanıyor.

 

sediyani-20111119-13.jpg

Firdevsî Meydanı, 6 tane yolun bir daire etrafında halka oluşturduğu noktada bulunuyor. Bu yolların 4’ü, bizim geldiğimiz İslam Devrimi Caddesi... Meydanın diğer tarafında aynı isimle devam ettiği, ikişer bölümden oluştuğu ve ortasından tramvay geçtiği için, 6 yoldan 4’ünü bu aynı yol teşkil ediyor. Diğer 2 yolun ise biri Firdevsî Caddesi, diğeri ise Qerenî Caddesi...

 

sediyani-20111119-14.jpg

Firdevsî Meydanı’nın ortasında İran’ın gelmiş geçmiş en büyük şâiri olan Firdevs-i Tusî’nin heykeli var. Heykelde Firdevsî, sol elinde bir kitap taşıyor; muhtemelen başyapıtı “Şâhname”; ayaklarının dibinde ise küçük bir çocuk var. Çocuk; çırılçıplak... Firdevsî’yi ve elinde tuttuğu kendi eseri “Şâhname”yi anladım anlamasına hocam, daaa, bu çocuk neyin nesi? Firdevsî’nin ayaklarının dibinde çırılçıplak duran o küçük çocuk, hatta bebek, ne anlatmak istiyor bize?... Düşündüm düşündüm düşündüm ama bir anlam veremedim. Sonraki günler içinde tanıştığım İranlı değerli şâirlere ve edebiyatçılara sordum. Mesaj, şu imiş: “Farsça, Firdevsî ile birlikte yeniden doğdu.”... Oldukça etkilenmiştim doğrusu, mesajın ne olduğunu öğrenince. Ve o andan itibaren, aklıma Ahmed-i Xanî gelmişti. Düşündüm de, biz de mi Diyarbekir’e Ahmed-i Xanî’nin böyle bir heykelini diksek? Büyük üstâdın ayaklarının dibinde küçük ve çırılçıplak bir çocuk. Ve mesaj, tüm “Gülistan”a: “Kürtçe, Ahmed-i Xanî ile yeniden doğdu.”

 

sediyani-20111119-15.jpg

Meydanın etrafında ve yakınında, Tahran’ın en önemli merkezlerinden birkaçını görebilmek mümkün: Millet Bankası, Refah Bankası ve Sipah Bankası gibi önemli bankaların merkez veya şubelerini, Hemşehri Gazetesi’nin merkez binasını, İran havacılık şirketi Iran Air’in Tahran bürosunu ve daha pekçok önemli adresi...

 

sediyani-20111119-16.jpg

Bir de bol bol pastaneler ve restoranlar var tabiî. Hatta birinde, döner bile yapılıyor. Tahran’da döner görünce hem şaşırdım hem sevindim; ancak yanına yaklaşınca, sevincim kursağımda kaldı. Çünkü, ete bakarken bile iştah gidiyor. Bilmiyorlar yapmasını. İran’daki dönere “döner” demeye bin Baradey lazım.

 

sediyani-20111119-17.jpg

İranlılar, “şehircilik kültürü” ve “çevre bilinci” oldukça gelişmiş bir halk. Şâir rûhlu, san’ata ve edebiyata meyilli insanlar oldukları için, estetik ve dış görüntüye oldukça önem veriyorlar.

 

sediyani-20111119-18.jpg

Bir kervan taşıyor sana bakan kuş sürünü,
Acayip ve tuhaf, iç acıtıyor türünü,
Kevser suyuna yaslı beslemiş amacını,
Kaldırmıyor başını, basıyor kültürünü...

Duygusu kayboluyor kedinin kuyruğunda,
Sinesine el atıp çıkarıyor tavında,
Acılar yer alıyor, ele veriyor mehtâbı,
Sözlerinde mânâ yok, duygusal kitabında... 

Ey gözlerimde silüeti gölge düşüren can,
Rüzgârına kapıldı gidiyor, heybemde sözler,
Bir buket nazenin gül ile devşirirken hayatı,
Yanık sevdâ türküleri dökülür içimden can... 

Bayram kere bayram, düşer gülün kanadına,
Dağılır ateş, güler eli öpülen ana,
Bayram kere bayram, düşer bülbülün yurduna,
Ne mutlu erişene, ne mutlu ki, kutlayana...

(Firdevsî) 

  • Yorumlar 2
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim