Yaseminler Gülümsüyordu Ellerimiz Kavuştuğunda –2

20.10.2011 20:52

İbrahim Sediyani

ﺒﻪ ﻋﺎﺸﻖ ﺮﺍﮬﻨﻤ۔۔ﺎﻯﻻﺰﻡ ﻨﻴﺴﺖ, ﺍﻭ ﺒﻪ ﺘﻨﻬ۔ﺎﻴ۔ﻰ ﻤﻰ ﺸﻭﺩ.
(Âşığa kılavuz gerekmez; o tek başına yol alır.)

İran atasözü

Bugün günlerden Cuma.

Uçağım saat 14:55’te kalkacağı için öğle vakti Frankfurt Havaalanı’ndayım. Bir arkadaşım bırakıyor beni arabasıyla terminale. Sonra vedâlaşıyoruz ve bana “Hayırlı yolculuklar” diledikten sonra ayrılıyor. Beni bıraktıktan sonra Cuma namazı için caminin yolunu tutacağı için, beklemiyor benimle. Havaalanına bırakır bırakmaz vedâlaşıp ayrılıyor.

Hemen içeri girip uçuş öncesi işlemlerimi halletmeye koyuluyorum.

16 EYLÜL 2011 / 25 ŞEHRİVAR 1390: ALMANYA – AVUSTURYA – İRAN

Almanya’nın en büyük, Avrupa’nın 3. büyük, dünyanın ise 9. büyük havalimanı olan Frankfurt Uluslararası Ren – Main Havaalanı (Alm. Frankfurt International Rhein – Main Flughafen)’na girer girmez ilk işim, bizi İran’a uçuracak olan Iran Air şirketinin şalterini aramak.

Sora sora buluyorum yerini. Zaten oraya varır varmaz, şalterin önünde kuyruk oluşturmuş olan “ağacan”ları ve “hanımcan”ları görünce anlıyorum hemen, buranın İran Havayolları’na ait olduğunu.

Millete selam verip giriyorum kuyruğa. Birkaç dakika sonra sıra bana geliyor:

- Selamun aleykum. İran’a uçacaktım. Dâvetiye üzerine gidiyorum; biletim Tahran’da alınmış...

- Pasaportunuzu alayım...

- Buyrun.

- ...

- ...

- Evet, tamam... Uçağın kalkış saati 14:55. Bir saat öncesinden giriş kapısında olun.

- Hı, hı.

- Normalde direk uçuyoruz ama bugün öyle olmayacak. Önce Viyana’ya uçacaksınız. Viyana’da bir saatlik bir rötardan sonra Tahran’a uçuyorsunuz.

- Aktarma mı yapacağız?

- Hayır, uçaktan çıkmıyorsunuz. Bir saat kadar uçağın içinde bekleyeceksiniz. Uçak mazot alacak Viyana’da.

- Anlıyorum; tabiî Almanya’da mazot çok pahalı. Allâh sizi inandırsın, geçen gün arabamla Esso Tankstelle’ye girdim, baktım o da ne, benzinin fiyatı yine fırlamış! Normalde 10 litre dolduracaktım, ama baktım param yetmeyecek, mecbur 7 litre koydum.

- ???...

- İyi düşünmüşsünüz gerçekten. Tebrik ediyorum İran Air’i.

- ???... B.. Bu... Buyrun! Pasaportunuz.... Ha... Hayırlı yolculuklar!??

- Teşekkür ederim. Ruz bı xêr.

- Ruz bı xêr.

Uçuş işlemlerini hallettikten sonra namazlarımı kılmak için mescîde doğru yöneldim.

Frankfurt Havaalanı’nında “Gebetsraum” (= İbadet Odası) yazan bölüme geldiğinizde, karşınıza her biri ok işaretiyle işaretlenmiş üç farklı sembol çıkar. Bu sembollerden biri HAÇ, biri HİLÂL, biri de HEKSAGRAM sembolüdür. Kapısının üzerinde HAÇ sembolünün olduğu oda Hristiyan yolcuların ibadetlerini yapması için, kapısının üzerinde HİLÂL sembolünün olduğu oda Müslüman yolcuların ibadetlerini yapması için, kapısının üzerinde HEKSAGARAM sembolünün olduğu oda ise Yahudî yolcuların ibadetlerini yapması için tesis edilmiştir.

Havaalanında karşıma çıkan bu manzarayı görünce, hemen yüzümü çevirip yürümeye devam etmem mümkün değildi. Bir süre duraksadım; bu güzel manzaraya “yorgun” gözlerle baktım, ve, kendi kendime “Benim Frankfurtum’a da işte bu yakışır!” dedim.

İnsanoğlunun hâlâ hâlâ farklı dîn ve inançtan olanlarla birlikte yaşamayı öğrenemediği, sırf dîni ve inancı farklı diye biribirlerini öldürdüğü, hatta bırakın farklı dînlere mensub olmayı, aynı dînin değişik mezheblerine mensub olanların bile sırf bu farklılıktan dolayı biribirlerini tekfir ettiği, biribirlerini en acımasız bir şekilde katlettiği, evlerini ve ibadethanelerini bombaladığı, acı olan da, hiçbir dîn ve hiçbir mezheb farklı dîn ve mezhebden olanların öldürülmesine, hele hele evlerinin ve ibadethanelerinin vahşîce bombalanıp onlarca mâsum insanın bir hamlede katledilmesine cevaz vermezken bütün bu cinayetlerin üstelik “dîn” (!) ve “mezheb” (!) adına yapıldığı, işlenen vâhşet ve cinayetlere de “İsa’nın savaşçıları”, “Muhammed’in ordusu” gibi kutsal isimlerin verildiği bir dünyada, Frankfurt Havaalanı’ndaki bu görüntü sanırım insanlığa çok şeyler anlatıyor olsa gerek.

Ancak Hristiyanlar’ın, Müslümanlar’ın ve Yahudîler’in yanyana odalarda ibadetlerini özgürce yapabildikleri, kimsenin yekdiğerinin varlığından rahatsız olmadığı bu görüntü, yeryüzünün beş “oda”sının da şu andaki reel görüntüsünden çok uzak, ne yazık ki.

Mescîde girdiğimde içerisinin hınca hınç dolu olduğunu görünce, bu günün Cuma olduğunu hatırladım. Fakat ben Cuma namazı için oturmayacaktım. Önce öğle, sonra da ikindi namazlarının farzlarını art arda kılıp birleştirdikten sonra çıktım mescîdden.

Yavaş yavaş kapılar da açıldı. Her noktada ayrı ayrı pasaport ve üst baş kontrolünden geçtikten sonra uçağımıza bindik ve biletin üzerinde yazılı olan numaralara göre koltuklarımızda oturduk.

Kalkış vakti gelince uçakta önce Farsça sonra da Almanca olarak anons yapıldı. Ben laik – kemalist “kaldıraçlı götürgeç” kültüründen gelen bir insan olduğum için bunun ilk başta “Kalkışa geçiyoruz, kemerlerinizi bağlayın” anonsu olduğunu zannettim fakat değil! Qûr’ân-ı Kerîm okunacak...

Allâh-û Ekber... Bu ne kadar güzel bir olaydır böyle! Uçağımız kalkışa geçmeden önce Qûr’an-ı Kerîm okunacak. Duyduğum anonsa inanmakta güçlük çekiyordum. Uçakta Qûr’ân dinleyecektim; müthiş mutlu olmuştum.

İkinci defadır yaşıyorum bu duyguyu. Bu olayı daha önce 2006’da PIA uçağıyla Pakistan İslam Cumhuriyeti’ne uçarken yaşamıştım; şimdi de Iran Air uçağıyla İran İslam Cumhuriyeti’ne uçarken.

Gerçi hakkını yemeyelim; bizim Türk Hava Yolları’na ait “kaldıraçlı götürgeç” içinde de yaşamıştım bir kere, 2005’te, fakat o Hacc uçağıydı, bizi Hacc’a götürüyordu ve uçağın içinde hepimiz hacı adaylarıydık.

Iran Air uçağının içindeki Qûr’ân-ı Kerîm tilavetinden sonra uzunca bir dûâ okundu. Dûâ da bittikten sonra uçağımız havalandı.

Herşey güzel başlamıştı. Uçağın kalkışından önce Qûr’ân tilaveti dinlemek müthiş güzeldi ancak dûâyı o kadar da uzatmalarına aslında hiç gerek yoktu. Çünkü bende aşırı derecede bir uçak korkusu olduğu için yolculuk esnasında bütün Ümmet-i Muhammed’e yetecek kadar dûâ okuyacağım nasıl olsa.

Iran Air uçağının içinde şâhîd olduğum bu güzel olay beni çok mutlu etmişti. Uçak kalkmadan önce Qûr’ân-ı Kerîm okunup dûâ ediliyor, ondan sonra kalkışa geçiliyordu. Ayrıca uçağın içindeki tüm hostesler tesettürlüydü. Başörtüleri ve kıyafetleri ise Iran Air şirketinin üniforması şeklinde tasarlandığı için, oldukça şık duruyordu ve göze çok hoş geliyordu.

Şimdi ilk etapta Frankfurt – Viyana arası bir saatlik bir yolculuğumuz var.

 

IATA kodu “IR”, ICAO kodu “IRA”, çağrı kodu ise “IRANAIR” olan ve merkez havalimanı Tahran Uluslararası İmam Humeynî Havaalanı olan Iran Air, kısaca “HUMA” olarak da isimlendiriliyor.

 “Huma”, eski Pers mitolojisindeki bir kuşun ismidir. İran Havayolları’na ait tüm uçakların üzerinde bu kuşun figürü vardır. (İran’ın Farsistan vilayetindeki, yani Fars / Pers kavminden olanların yaşadığı bölgedeki antik Persepolis kentinde bu “Huma kuşu”nun heykeli vardır ve binyıllar önce yapılmış olan bu heykel, hâlâ durur... Bu arada, ilginizi çekecek olan şu hususu da belirtelim: İran İslam Cumhuriyeti’nde Fars kavminden olanların yaşadığı vilayetin resmî ismi “Farsistan” ve başkenti Şiraz, Kürt kavminden olanların yaşadığı vilayetin resmî ismi “Kürdistan” ve başkenti Senendec, Azerî kavminden olanların yaşadığı vilayetin resmî ismi “Azerbaycan” ve başkenti Tebriz, Beluc kavminden olanların yaşadığı vilayetin resmî ismi “Belucistan” ve başkenti Zahidan, hatta hatta, sayıları topu topu birkaç bin olan ve Hazar Gölü kıyısında yaşayan küçücük bir etnik grup olan Mazenderî kavminden olanların yaşadığı vilayetin resmî ismi “Mazenderan” şeklindedir.)

İran uçaklarının üzerinde mitolojik “Huma kuşu” figürünün olması yüzünden Türkiye’deki Müslümanlar vaktiyle az vaveylâ koparmamışlardı, hâlâ da koparıyorlar. Bizdeki Müslümanlar, bu kuş figürünü “putperestlik” olarak nitelemiş, Şâh döneminden kalma bu mitolojik sembolün İslam Devrimi’nden sonra neden kaldırılmadığını / değiştirilmediğini sorgulamıştı. Ki, kendi içinde pek de tutarsız sayılmazdı bu sorgulama. Tutarsız değildi ama insafsızcaydı; zira olayın arkaplanı, onların baktığı gibi değildi.  

İran Havayolları’nın aynı zamanda “HUMA” olarak adlandırılması ve sembolünün de “Huma kuşu” olmasının çok ilginç bir sebebi vardır. Yani özellikle eski Pers mitolojisinden bir figür seçmek istediklerinden değil, tamamen ilginç bir rastlantı / tesadüf sonucu ortaya çıkan garip bir durumun neticesidir.

Bunun sebebi şudur: İran Havayolları, resmî olarak “İran Havayolları” (Fars. ایران هواپیمایی [Havapeymaî-yê İran]), “İran İslam Cumhuriyeti Havayolları” (Fars. هواپیمائی جمهوری اسلامی ایران [Havapeymaî-yê Cumhur-i İslamî İran]) ve “İran Millî Havayolları” (Fars. هواپیمایی ملی ایران [Havapeymaî-yê Millî-yê İran]) olmak üzere üç şekilde isimlendirilir. Bunlardan biri olan “İran Millî Havayolları” isminin Farsça orijinali olan هواپیمایی ملی ایران [Havapeymaî-yê Millî-yê İran] ibaresinin başharfleri ilginç bir şekilde “HUMA” çıkınca (bizim Türk Hava Yolları’na kısaca “Te He Ye” dediğimiz gibi), eh yani, “Huma” da aynı zamanda mitolojik bir kuşun ismi de olunca, sembolleşiyor haliyle.

Yani anlayacağınız, هواپیمایی ملی ایران [Havapeymaî-yê Millî-yê İran] ibaresinin başharfleri olan “he”, “waw”, “mim” ve “elif” harflerinden oluşan “HUMA”, mitolojik bir kuş olan “Huma kuşu”nun ismini meydana getirince, bu kuşun figürünü şirketin sembolü yapıyorlar. İran Havayolları’na ait tüm uçakların üzerinde “Huma kuşu” figürü vardır ve uçakların burun kısmında “ﻫﻮﻤ۔ﺎ [HUMA] yazmaktadır.

İran’da havayolu şirketi, Şâhlık zamanında, “İran Havayolları” adıyla 1946 tarihinde kuruldu. 1954’te ise “Pers Havayolları” adıyla ikinci bir şirket kuruldu. İlk başta ulusal şirketler olarak kurulan ve sadece yurt içi kısa uçuşlar yapan İran havayolu şirketleri, ilk uluslararası uçuşlarını, sıkı durun söylüyorum, çok ilginç, 1958 yılında İran’ın başkenti Tahran’dan Almanya’nın Frankfurt şehrine yaptılar.

10 Şubat 1961’de İran Ulaştırma Bakanlığı, ülkedeki iki havayolu şirketinin birleştirilmesi yönünde bir önerge sundu. Önergenin kabul edilip hayata geçirilmesi bir yıl sürdü. 1946’da kurulan “İran Havayolları” ile 1954’te kurulan “Pers Havayolları”, 24 Şubat 1962 tarihinde “İran Millî Havayolları Şirketi” (Fars. شرکت هواپیمایی ملی ایران [Şirketê Havapeymaî-yê Millî-yê İran]; İng. Iran National Airlines Corporation) adı altında birleştirilerek tek şirket haline getirildi. “HUMA” ismi de böylece doğdu. Ayrıca daha önce her ikisi de “özel şirketler” iken, birleştirildikten sonra “devlet şirketi” yapıldı. Birleştirildikten iki ay sonra, Nisan 1962’de ise çalışmalara başladı.

Şirket, 1964 tarihinde kısa adı IATA olan “Uluslararası Hava Taşımacılığı Birliği” (İng. International Air Transport Association), takip eden yıllarda da kısa adı ICAO olan “Uluslararası Sivil Havacılık Örgütü” (İng. International Civil Aviation Organisation) üyesi oldu.

1958 tarihinde, yani henüz şirketler birleşmemiş ve “kamulaştırılmamış” iken ilk uluslararası hava seferini Almanya’nın “buyrun bir kahvemi içmeye beklerim” Frankfurt şehrine yapan İran Havayolları, 1965 yılında ilk “Boeing 727” uçağını şirkete kazandırınca, İngiltere’nin başkenti Londra’ya da uçmaya başladı. 1970 yılından başlayarak İran Havayolları şirketi, art arda “Boeing 707”, “Boeing 727”, “Boeing 737” ve “Boeing 747” uçakları da satın almaya başlayınca kendine güveni geldi ve “okyanusötesi uçuşlar” için cesaret kazandı. İran Havayolları, ilk okyanusötesi uçuşunu “Boeing 747 SP” uçağıyla Tahran’dan ABD’nin New York şehrine gerçekleştirdi. 1976 yılında; yani devrimden üç yıl önce.

Ancak 1979’da gerçekleşen İslam Devrimi nedeniyle başını ABD emperyalizminin çektiği büyük ve güçlü devletlerin İslamî İran’a uyguladığı ticarî ambargo, İran Havayolları’nı çok olumsuz yönde etkiledi. Güçlü ve sanayiîleşmiş devletler İran’a ambargo uyguluyor, üretici firmalar ABD’nin korkusundan İran’a uçak satmıyordu.

Çok zor durumda kalan İran Havayolları, perişan bir hale düşmüştü. O kadar kötü bir duruma düşmüştü ki, mecburen gidip “El- Emirat” (Birleşik Arap Emirlikleri), “Türk Hava Yolları” (Türkiye) ve “Olympic Airlines” (Yunanistan) gibi şirketlerin uçuştan çektiği ve artık kaldırmadığı “ikinci el” uçaklarını satın alıyor, havayolu trafiğini bu eski püskü ve bakımsız uçaklarla yürütmeye çalışıyordu.

Bu eski model ve bakımsız “A 300” ve “A 310” uçakları, olası felâketlerin de habercisiydi. (NOT: Bu satırları kaleme alan fâkir kardeşiniz her ne kadar uçağa binmekten korkuyorsa da, uçaklarla ve hava taşımacılığıyla ilgili bir kursu bitirdiği ve diploma aldığı için, bu konularda az çok bilgi sahibidir.)

İslam Devrimi’nden sonraki ilk 10 yılda İran, bir yandan süper güçlerin tehdit, ambargo ve saldırılarıyla uğraşıp, bir yandan genç İslam devletini yıkmak için emperyalist güçler tarafından kendisine saldırtılan Saddamlı Irak devletiyle savaşırken, bir yandan da sık sık meydana gelen uçak kazalarıyla dünyanın gündemine giriyordu. Ambargo yüzünden kimsenin uçak satmadığı ve sadece başka ülkelerin eski püskü ve bakımsız uçaklarını alıp kullanabilen İran’ın bu yolcu uçakları art arda düşüyor, yüzlerce yolcu fecî şekilde hayatını kaybediyordu.

İran’ın dünyadaki dîni bütün ve hali vakti yerinde Müslüman kardeşleri tarafından “Takdîr-i İlahî” (Allâh’ın takdîri) olarak görülen, gerçekte ise “Takdîr-i Emrikahî” (Amerika’nın takdîri) olan bu uçak kazalarına karşı yapacak bir şey yoktu. Başını ABD’nin çektiği güçlü devletler İran’a ambargo uyguluyor, kimse İran’a uçak satmaya cesaret edemiyordu.

Bakımsız ve eski model İran uçaklarının ardı ardına düşmesiyle yetinmeyen ABD, İran yolcu uçaklarına savaş gemilerinden direk ateş ederek düşürmekten bile imtina etmiyordu. Ki 3 Temmuz 1988 tarihinde, İran Havayolları’na ait bir “A 300” yolcu uçağının Fars Körfezi’ndeki “USS Vincennes” adlı ve “CG – 49” tipi ABD savaş gemisinden açılan ateş sonucu düşürülüp uçaktaki 290 sivil yolcunun paramparça bir şekilde hayatını kaybetmesi, evet, bu korkunç hadise, ABD terörünün bu korkunç cinayeti nasıl unutulabilir?

İran çok zor günler yaşıyordu. ABD her türlü terörist saldırıyı yapıyor, Irak’la sekiz yıldır süren savaş en acımasız haliyle devam ediyor, Suudî Arabistan, Türkiye ve Mısır gibi ülkelerde İran aleyhine en menfi kampanyalar ve çirkin propagandalar yürütülüyor, Batılı devletler de ambargo uyguluyordu.

Sırtını ABD’ye dayayıp kendilerini güvenceye alan ve huzura kavuşan iş bu “Huzur İslam’dadır” ülkeler ve onların “sordum sarı çiçeğe annen baban var mıdır” cemaatleri, bütün bu olan biteni “Takdîr-i İlahî” olarak yorumlayadursun, bu felâketlerin “Takdîr-i Emrikahî” olduğunu kavrayan İran, ayakta kalabilmek için çare aramaya başladı. Ve çareyi buldu da: Yerli sanayiî... İhtiyaç duyduğu her şeyi kendisi üretmek...

Evet, emperyalist ambargonun mecburen ittiği bu karar ve davranış, 1979’da gerçekleşen İslam Devrimi’nin üzerinden henüz 20 yıl gibi kısa bir süre geçmişken İran’ın mâlum “Hava ve Uzay Devrimi”ni de yapmasına giden yolu açtı.

Büyük devletlerin ambargo uyguladığı, kimsenin uçak satmaya cesaret etmediği, başkalarından aldığı eski püskü ve bakımsız “ikinci el” uçaklarla hava seferi gerçekleştirmeye çalışan, bu yüzden yolcu uçakları sık sık düşen ve uçak kazalarıyla dünyanın gündemine giren İran, mecburiyetten dolayı yöneldiği “yerli sanayiî hamlesi” sayesinde, 10 yıl gibi kısa bir süre içinde dünyanın en kuvvetli havacılık gücüne sahip devletlerden biri haline geldi.

Bundan 20 yıl önce, başka ülkelere yalvardığı halde uçak satın alamayan ve kaldıracak uçak bulamayan İran, bugün kendisi uçak üreten ve ürettiği uçakları başka ülkelere satan bir ülke...

Bundan 20 yıl önce Türkiye’den, o da yalvar yakar kapısını çalarak eski püskü ve bakımsız uçaklar satın alan İran, bugün yerli uçak motoru imalatına bile başlayan, uçak motoru dahi üreten ve ürettiği uçak motorlarını Türkiye’ye satan bir ülke....

Bundan 20 yıl önce, Birleşik Arap Emirlikleri, Türkiye ve Yunanistan’dan “ikinci el”, onların uçuştan çektiği eski püskü “A 300” ve “A 310” uçaklarını satın alıp bunlarla hava seferi yapmaya çalışan İran, bugün kendisi “Airbus A 300 B4 F” ve “Boeing 747” uçakları üreten, kendi üretimi olan son model “Boeing 747” uçaklarıyla vatandaşlarını dünyanın beş kıt’âsına güvenle uçuran bir ülke...

Bundan 20 yıl önce bozuk ve bakımsız uçaklarla hava seferi yapan İran, bugün büyük uçakların bile bakım ve tamiratını kendisi yapan, hatta hatta, tamamen yerli olan son model uçaklarını yerli elektronik sistemle donatan bir ülke...

Bundan 20 yıl önce, sivil yolcu uçakları Fars Körfezi’ndeki ABD savaş gemilerinden açılan ateşle düşürülüp yüzlerce insanı vahşîce öldürülen, ama gücü olmadığı için öldürülen insanlarına sadece ağıt yakmakla yetinen İran, bugün tamamen “yerli” bir hale getirdiği savunma sanayiî sayesinde uçak gemisi yapımı bile gerçekleştiren, tamamen yerli imkân ve mühendislerle ürettiği bombardıman avcı uçağı “Saika”dan oluşan bir hava kuvvetleri filosu bile kurmuş, sadece son 5 yıl içinde hava filosuna 96 yeni uçak katıp hava kuvvetleri gücünü son 15 yılda 7 kat arttırıp güçlendiren, bugün itibariyle havadan havaya füze eseri olan “radara yakalanmayan insansız savaş uçağı” bile üreten, bu uçaklar radara yakalanmadığı için yapılan tatbikatları ABD’nin rûhunun bile duymadığı, hatta geçtiğimiz aylarda Fars Körfezi’ndeki ABD savaş gemileri üzerinde deneme uçuşları bile yapan ve ABD’nin, üzerinden uçan bu uçaklardan haberi bile olmadığı, bugün ABD’nin bırakın eskisi gibi yolcu uçaklarına ateş açıp düşürmeyi, korkusundan aleyhinde söz söylemeye bile cesaret edemediği bir ülke...

En önemlisi de...

20 yıl öncesinin garip ve biçare ülkesi İran, bugün dünyanın en güçlü ülkelerinden bir tanesi. Bir “UZAY GÜCÜ”, bir “NÜKLEER GÜÇ”...

Uçak ne kelime, uzay gemisi yapıyor. Uzaya roket fırlatıyor, mekik gönderiyor.

Bundan 20 yıl önce vatandaşlarını Tahran’dan Meşhed’e bile uçuramayan İran, bugün uzaya astronot göndermeye hazırlanıyor.

Evet, durum böyleyken böyle... Dünyayı ellerine geçiren büyük ve güçlü devletlerin ambargo uyguladığı, bu acımasız ambargo yüzünden kendi yağıyla kavrulmak zorunda bırakılan bir ülkenin, bir makalemizin başlığı olan “Yalnızlık Büyük Bir Nimettir” sözümüzü doğrulatırcasına geldiği nokta, bu... Öyle sanıyorum ki, gerçek anlamda bir İBRET VESİKASI...

Saat 14:55’te Almanya’nın “buyrun bir kahvemi içmeye beklerim” Frankfurt şehrinden havalanan “Huma kuşumuz”, bir saat içinde Avusturya’nın başkenti Viyana’ya, Viyana Uluslararası Schwechat Havaalanı (Alm. Wien International Schwechat Flughafen)’na indi.

Şimdi Avusturya’dayız... Aaah lı mın derdo aaah, o muhteşem güzellikteki doğa harikası Avusturya ki, şimdiye dek tam üç tane gezide anlattım Türkiye’deki siz sevgili kardeşlerime... Mala dûjmın bışewıti...

Uçaktan inmiyoruz ama, yakıt ikmali yapılacak sadece. Ben uçağın penceresinden dışarıyı seyrediyorum. Viyana Havaalanı’ndaki tabelaları okuyorum. Hepsi Almanca olduğu için, sorun değil benim için.

Avusturyalılar da Alman kavmindendirler ve Almanca konuşurlar. (KAYNAK GÖSTERİYORUM: Bakınız “Avusturya Üzerine Sosyolojik Anekdotlar” adlı benim kendi yazım)

Mazot ikmali bir saat kadar sürüyor. Daha sonra tekrar havalanıyor, “Huma kuşumuz”.

Uç kuş uç, götür bizi gideceğimiz yere, uçur bizi hiç görmediğimiz yeni yerlere...

“Erzurum’da bir kuş var; rında mın ha rında mın,
Kanadında gümüş var; hay, rında mın çavreşa mın,
Yârim gitti gelmedi; rında mın ha rında mın,
Elbet bunda bir iş var; hay, rında mın çavreşa mın.

Hep süpürür toz eder; rında mın ha rında mın,
Alttan alttan göz eder; hay, rında mın çavreşa mın,
Oğlanın ne suçu var; rında mın ha rında mın,
Ne ederse kız eder; hay, rında mın çavreşa mın.

Erzurum’a varayım; rında mın ha rında mın,
Yol üstünde durayım; hay, rında mın çavreşa mın,
Gelen geçen yolcudan; rında mın ha rında mın,
Ben yârimi sorayım; hay, rında mın çavreşa mın.”

Frankfurt – Viyana arası bir saat sürmüştü; Viyana – Tahran arası ise 3 saat 45 dakika sürecek...

Bu arada bir noktayı da belirtmeden geçemiyeceğim: Şu anda içinde bulunduğumuz bu Iran Air uçağı, son derece büyük, geniş ve modern bir uçak. 6 değil, 9 değil, tam 12 koltuk yanyana; ikişerli değil üçerli bir oturma grubu ve koltuklar arasında bir değil, genişçe iki geçiş yolu. O kadar ki geniş ve büyük yani. Koltukları sökülse, içinde futbol maçı bile yapılabilir. Bugüne dek onlarca uçak yolculuğu yaptım ama bu uçak, benim şimdiye dek hayatımda bindiğim en büyük uçak... İlginçliğe bakın ki, bir önceki gezimiz olan Balkan gezisini yaptığım uçak ise (Slovenya’ya ait Adria Airways şirketi), benim ömrümde bindiğim en küçük uçaktı.

Yolculuğun bu etabında benim için heyecan dorukta. Fakat bu heyecan, yolculuğun son etabında olmamız ve uçak yere indiğinde yeni bir ülke göreceğimden dolayı değil. Kronik derecede yükseklik korkusu olan bir insan olarak bu seferki etabın 3 saat 45 dakika uzun sürmesinden dolayı oluşan tedirginlik de değil.

Bende tavan yapan bu aşırı heyecanın çok farklı bir sebebi var: Yemek servisi yapılacak...

Şimdi, “Alt tarafı bir yemek için insan bu kadar da heyecanlanır mı?” diye sorduğunuzu duyar gibiyim.

Evet heyecanlanır çünkü bu yemekten benim çok özel bir beklentim var: İran pilavı...

Evet... Safranlı İran pilavı...

Dünyanın 8. harikası; yok yok, ne sekizi; dünyanın 1. harikası... Mübalağa yok; bundan daha lezzetli bir şey tanımıyorum yeryüzünde. Eğer şimdiye dek hiç İran pilavı yemediyseniz; dünya nimetlerinden çok az nasiblenmişsiniz demektir!

Sürekli dûâ ediyorum içimden, “İnşallâh yemekte pilav vardır” diye. Normalde hatırı sayılır bir “pilav tüketicisi” değilim, ancak İran pilavı bambaşka bir pilav.

Biraz sonra “kaldıraçlı götürgeçin konuksever avratları” tarafından yemek servisi yapılıyor. Tâ uzaklardan süzüyorum, tepsileri yolculara uzattıklarında. Tâ oturduğum yerden görüyorum, o “sarı – beyaz elmas”ı... Yaşasın, pilav var.

Yemeklerimizi yiyoruz... Hmmmmm, nefis; böyle bir şey var mı yaa? Böyle bir lezzet olabilir mi?

İranlılar pilavı nasıl pişiriyorlar, biliyor musunuz? Bizim gibi pirinci suda kaynatarak değil. Pilavı suda kaynatmıyorlar; çay demler gibi demliyorlar.

Evet, yanlış duymadınız... Çay demler gibi demleyerek yapıyorlar pilavı. Pirince hiç su değmiyor. Kaynayan bir suyun üstüne, içinde pirinç olan kabı tutuyorlar. Pirinç, alttaki suyun buharıyla pişiriliyor.

Tek damla bile su değdirmeden, hiç ıslatmadan hazırlıyorlar pilavı İranlılar. Bu yüzden İran pilavında, bir tane bile pirinç tanesi diğer bir pirinç tanesine yapışmaz. Piştikten sonra da üzerine sarı renkte bir safran döküyorlar ki, yeme de yanında yat!... (İran pilavını Seyahatname’nin ilerleyen bölümlerinde daha ayrıntılı bir şekilde tanıtacağız inşallâh)

Uçakta İran pilavını afiyetle yerken, ikinci bir kere uçmuştum. Pilavdan önce zaten 12 bin m yüksekteydik; şimdi 22 bin m’ye çıktık... Dünyayla olan tüm irtibatım kesildi; sadece “ân”ın tadını çıkarıyordum... Hmmmm, nefis; yaşasın bin yıllık kardeşliğimiz...

Yemekler yendikten sonra uçaktaki tüm yolcular canlanmıştı. Bir kısmı aç olduğu için suskun ve uyuşuktu, bir kısmı da zaten uyuyordu. Fakat yemek servisi dolayısıyla hem herkes uyanmış / uyandırılmış, hem de karınları doyduğu için canlanmıştı.

Bu da canlı canlı sohbetlerin başlaması demekti...

Yemekten sonra çok ilginç bir şey olmuştu. Sohbet dakikaları başlayınca, önümde, sağımda ve solumda bulunan tüm yolcular bana dönmüştü. Yolculuk boyunca ben hosteslerle her konuşmamda, onlardan bir şey istediğimde Farsça değil Almanca konuştuğum için anlamışlardı benim İranlı olmadığımı. Kimi ismimi soruyor, kimi memleketimi, kimi ne iş yaptığımı ve kimi de niçin İran’a seyahat ettiğimi... 

Uçağın en ön ve en arka taraflarını bilmiyordum ama bizim bulunduğumuz orta kısımda yolcuların tamamı İranlı idi; tek yabancı bendim. Bir de uçak çok büyük ama yolcular az olduğu için, herkese nerdeyse 4 – 5 koltuk birden düşüyordu. Uykusu gelen uzanıp yatabilirdi de.

Onlar da kendilerini tanıtıyorlardı, haliyle. Yol arkadaşlarımı da tanımış oldum böylece:

Sol ön tarafımda saatlerdir vıdı vıdı dedikodu yapan,  yolculuk boyunca göz ucuyla dedikodu yapmalarını seyrettiğim ve onların o tatlı hallerine bakıp gizlice güldüğüm yaşlı teyzeler, Kürt kadınları imişler... Loristan Kürtleri bunlar. İran’da “Şiî Kürtler” diyorlar bunlara. Kürdistan ve Batı Azerbaycan vilayetlerinde Soranî Kürtler yaşıyor ve Sünnî, fakat Loristan vilayetindeki Kürtler Lorî Kürtleri ve bunlar, Şiî.

Fakat konuştukları Kürtçe bizim Kûrmancî’den ziyade Farsça’ya yakın. Konuştuklarının çoğunu anlamıyorum bile, fakat mahsus anlıyormuşum gibi yapıyorum, cehâletimi gizlemeye çalışıyorum (araştırmacı yazar ve üstadım ya, o bakımdan yani!).

Hemen sağ tarafımdaki bakımlı, şık giyimli, temiz ve yakışıklı abiler, Azerî imişler... Soruyorum hemen, “Torpah, memleket nire?”, gülüyorlar, “Tebriz, Tebriz”... Aaaah torpah ah, ne kadar da içten, ne kadar da “içerden” söyledin sen o ismi... “Tebriz, Tebriz”... Sanki “anneciğim” der gibi, “canım anam” der gibi, sanki “sevdiceğim” der gibi, “nazlı yârim” der gibi...

Hemen önümdeki sırada oturan genç kızlar ve delikanlılar ise, Fars gençleri...

Şimdi artık Fars, Azerî ve Kürt yol arkadaşlarımla sohbet ediyoruz, gülüşüyoruz, neşeli dakikalar geçiriyoruz...

Bir de sol arka tarafımda, çok tuhaf giyimli bir yaşlı amca var. O kadar tuhaf ki, yolculuk boyunca gözüm üzerinde. Kafasında haki renkte bir fötr şapka, üstünde bej renginde kadife ceket, ceketinin sol cebinden aşağıya zincirle sarkan antika bir saat, boynunda genişçe bir kırmızı kravat, ve tıpkı râhmetli Barış Manço gibi parmaklarında hepsi de gümüş olan acayip acayip yüzükler...

Yol boyunca gözüm üzerinde, “Kim bu adam acaba? Neci” diye merak ediyorum. Fakat gidip sormaya cesaret de edemiyorum açıkçası; insanlık hali, yanlış anlar diye çekiniyorum. Ben onun bir Yahudî tüccar olabileceğini düşünüyorum ama, yanılıyor da olabilirim, sadece tahmin...

Kalp kalbe karşıymış; adam yerinden kalkıp yanıma gelmez mi? Ve çok akıcı bir Türkçe’yle “Selam evlât, yanına oturabilir miyim?” diye sormaz mı?

Şaşkınlıktan küçük dilimi yutacağım nerdeyse; “Buyur amca” diyorum, “O nasıl söz, tabiî ki, buyur”...

Tuhaf giyimine, acayip acayip kıyafetine karşın yüzü o kadar tatlı ki. Hele hele gülümsemesi, yüzündeki tebessüm o kadar hoş ki bu yaşlı amcanın. Şeker gibi bir adam.

Konuşması müthiş sıcak, davranışları içten. Türkçe’si, kusursuz.

Gülerek oturuyor sol yanıma. Her parmağında büyükçe gümüş yüzükler olan sağ eliyle vuruyor sol dizime:

- Demek Kürt’sün haa.

- Evet amca.

- Demek İran seni dâvet etti haa.

- Evet.

- Demek ilk defa geliyorsun İran’a.

- Evet amca, ilk defa.

Daha güçlü vuruyor dizime:

- Güzel, güzel, çok güzel. Sevindim evlât, aferin, aferin. İyi olmuş.

Benim artık bu heyecana dayanacak gücüm kalmamıştı; kalbim duracaktı nerdeyse. Kim bu adam? Neci, neyin fesi?

Bunu sormak ayıp değil ama sormanın yolunu bulmak lazım. Öyle, “Sen ne idüğüsün?” diye soramam ki. Kıyafetten gireyim en iyisi:

- Amca beni yanlış anlamazsan birşey soracam. Hani ne bileyim, merak ettim de ondan, senin giyimin hiç İranlılar’a benzemiyor. Yani demek istiyorum ki, İranlılar böyle giyinmiyorlar...

Kahkaha atıyor:

- Hangi millet benim gibi giyiniyor ki İranlılar giyinsin?...

Ben de gülüyorum:

- İşte amca... işte... ben de bunu merak ettim bu yüzden....

Gözlerini yerden kaldırıp yüzüme dönüyor; o kamuflaj yeşili gözleriyle, gözlerimin içine içine bakıyor:

- Ben Ermenî’yim.

Merakım gitmiş, yerini şaşkınlığa bırakmıştı:

- Ermenî misin? Bu hiç aklıma gelmedi amca.

- Evet, evet. (Yeniden dizlerime vuruyor)

- Ermenî derken, yani İran Ermenîsi mi, yoksa dışarıdan veya Ermenistan’dan?.. İran’ı sen de benim gibi öyle ziyaret mi ediyorsun?

- Yok, yok; ben İran’lıyım.

- Anladım amca. Güzel.

Daha yakındık tanışıp sohbet ettik bu İranlı yaşlı Ermenî’yle. Bana uzun uzun kendisinden söz etti. İsmi, Arşavil Mahmudî bu yaşlı Ermenî amcanın. Oğlu Frankfurt’ta, kendisi Tahran’da yaşıyor. Gidip geliyor ikisi arasında arada bir. Oğlu taksicilik yapıyormuş Frankfurt’ta; bana “Git tanış” diyor, “Görsen hemen anlarsın oğlum olduğunu, tıpkı bana benziyor” diyor tatlı tatlı gülerek.

Soruyor da soruyor:

- Senin çocukların var mı İbrahim?

- Bir oğlum bir de kızım var, Arşavil amca.

- Allâh bağışlasın evlâdım, Allâh bağışlasın. Allâh analı babalı büyütsün. Allâh onları boynubükük komasın.

- Sağol amca. Ellerinden öperler.

İranlı bir Ermenî’yi hazır yanımda bulmuşken, ona bazı sorular sormadan edemezdim. Şahsî ve insanî konularda sohbeti fazlasıyla yaptıktan sonra, merak ettiğim hususlarda da bilgi sahibi olmak istiyordum:

- Arşavil amca, sana merak ettiğim bir konuyu sormak istiyorum. Eğer sence de bir sakıncası yoksa...

- Buyur sor. Biliyorsam söylerim tabiî...

- Yani İranlı bir Ermenî’yle birlikte olunca, bunu sormadan edemem. Şimdi İran’da İslam Cumhuriyeti var, bir Şeriât devleti. Siz ise Müslüman değilsiniz. Hristiyan’sınız...

Güldü...

- Anladım... İran devletinin bize nasıl zûlümler yaptığını, her gün kaç tane Hristiyan’ı Yahudî’yi asıp kestiğini öğrenmek istiyorsun...

Duraksadım biraz...

- Yani bilmiyorum... Oluyor mu bunlar Arşaviş amca? İran yapıyor mu böyle şeyler?...

- İran’ın dünyada çok düşmanı var, evlât. Ellerine geçse ülkemizi haritadan silerler. Allâh onlara o fırsatı vermesin. Biz her alanda düşmanlarımıza üstünlük sağladık. Bize güç yetiremedikleri için hakkımızda her gün bir sürü yalanlar uyduruyorlar. Bize çamur atıyorlar, karalıyorlar...

- Arşavil amca, ben sana İran’ın düşmanlarını sormadım, İran’ın kendi vatandaşlarını sordum. İran’da Hristiyanlar, Yahudîler, Zerdüştîler var, onları sordum...

- Ben İranlı bir Ermenî’yim. Birkaç defa Ermenistan’a da gittim. Ben İran’da sahip olduğum özgürlüğe Ermenistan’da bile sahip değilim.

- Nasıl yani???... Arşavil amca, ben sana iş, aş, geçim derdini sormuyorum. Dînî ve kavmî hak ve özgürlükleri soruyorum...

- Ben de onları anlatıyorum sana işte... Biz İranlı Ermenîler, Ermenistan halkından bile daha özgürüz.

Şaşkınlıktan donakalmıştım...

- Amca ciddî misin?... Bak bu konu benim için çok önemli. Gerçekten öğrenmek istiyorum.

- Evlâdım bundan daha önemli konu mu olur? Neyse onu söylüyorum sana.

- Peki ya Yahudîler?

Güldü...

- Yahudîler’in durumu bizden daha iyi.

- Anlamadım...?

- İran, İslam dünyasında Yahudîler’in en serbest olduğu ülkedir. Ortadoğu’nun en büyük Yahudî okulu da İran’dadır.

- Evet amca, bunu biliyordum zaten.

- İran İslam Cumhuriyeti parlamentosunda Yahudî milletvekilleri var, Ermenî milletvekilleri var, Zerdüştî milletvekilleri var... Herkes de kendi dînî, inancı ve kültürüyle temsil edilir...

- Ne güzel!...

- Böyle bir güzellik Avrupa’da bile yok.

- Evet, yok.

- ABD ve İsrail İran’a saldırsa, ilk başta bizim Yahudîler canını ortaya koyar, ülkesini savunmak için..

- Bunları öğrenmem iyi oldu, Arşavil amca. Benim için çok önemli bu konu.

- Sen bakma aleyhimizde yazılıp çizilenlere. Zaten bak, kendin de gezip göreceksin. Bizim ülkemiz iyidir, devlet de çok iyidir. Ermenîler, Yahudîler asla dışlanmaz, yabancı olarak görülmez. Bizde öyle birşey yoktur.

- Yani şimdi sizin, Ermenîler, Yahudîler, İslam Cumhuriyeti rejimiyle bir sorununuz yok, öyle mi?

- Yok, bizim rejimle bir sorunumuz yok... (Sonra gülerek) Fa... Fakaaaaat...Müslümanlar’ın varrrr!!!

Arşavil amcanın bu son sözüyle birlikte müthiş bir kahkaha patladı... İkimiz de resmen gülme krizi geçiriyorduk.

Dayanılır gibi değildi; karınlarımızı tutuyorduk. Resmen kopmuştuk; koltukların altına yatmıştık gülmekten... Bu halimizden ötürü diğer yolcular da bize bakıyorlardı. Sebebini bilmeseler de, halimize bakıp onlar da gülüyorlardı.

Kriz geçtikten sonra sohbete devam ettik. Havadan sudan konuşuyorduk.

Bu uçak yolculuğu öyle bir yolculuktu ki, sanırım hiçbir zaman unutamayacağım... Ermenî’si, Azerî’si, Kürd’ü, Fars’ı.... İran gerçeğiyle daha o topraklara ayak basmadan tanışmıştım... İran’ın ne demek olduğunu daha uçağın içindeyken öğrenmiştim....

Önümde, Farısî genç kızlar ve delikanlılar.... Sağ tarafımda, Azerî ağabeyler... Sol tarafımda, Kürt teyzeler... Yanımda ise, Ermenî bir yaşlı amca... İşte İran, işte İran, işte sana İran... Hoş amedi, Ağa-yê Sêdiyanî... Bıfermaid, bıfermaid...

İlerleyen dakikalarda, uçakta üçüncü kez kahve ve çay ikrâmı yapıldı. Kahvelerimizi içtikten sonra iyice mayışan Arşavil amca, yeniden sağ eliyle sol dizimi döverek,

- Ben şuracıkta şöyle bir kestireyim, İbrahim. Rahatsız olmazsın değil mi evlâdım?, dedi.

- Tabiî amca tabiî, ne rahatsızlığı, buyur, sen rahat ol.

Arşavil amca koltuğa güzelce yaslandı ve o kamuflaj yeşili gözlerini kapadı.

Uyumasıyla bile beni şaşırtmaya devam etmişti, Arşavil Mahmudî. Gözlerini kapamasıyla uyuması bir olmuştu. İnanamadım gerçekten; gözlerini yumması üzerinden daha bir dakika bile geçmeden uyumuştu. Dikkat ettim; gerçekten uyumuş!... Ama nasıl olur, bu kadar çabuk nasıl uyuyabilir insan?

Tuhaf adamsın be Arşavil amca! Bu kadar çabuk nasıl uyuyabildin böyle?

Arşavil amca yanımda uyurken, ben de onun gözleri kapalı halini seyrediyordum. Yüzüne bakıyordum. O kadar tatlı ve sevimli bir hali vardı ki, ayıramıyordum gözlerimi üzerinden.

Nedendir bilmiyorum ama, içlendim onun o sevimli yüzüne bakarken, hüzünlendim... Bedenim zaman tünelinden geçmiş, rûhum yüz yıl öncesine gitmişti....Yüz yıl önce yaşatılan utanca gitti rûhum... İçlendim, hüzünlendim.... Hüzünlü hüzünlü gözlerle baktım Arşavil amcanın yüzüne:

 “Ambela para para,
 neynim aman, neynim aman, sari gyalin,
Ambela para para,
neynim aman, neynim aman, sari gyalin,
Yes im siradzin çara, aah, merot merni,
sari gyalin, sari gyalin, sari gyalin,
Dardod yarim.
Yes im siradzin çara, aah, merot merni,
sari gyalin, sari gyalin, sari gyalin,
 Dardod yarim.
Gaynel es gat gı nımanis,
neynim aman, neynim aman, sari gyalin,
Gaynel es gat gı nımanis,
neynim aman, neynim aman, sari gyalin,
Patsvel es vart gı nımanis, aah, merot merni,
sari gyalin, sari gyalin, sari gyalin,
Dardod yarim.
Patsvel es vart gı nımanis, aah, merot merni,
 sari gyalin, sari gyalin, sari gyalin,
Dardod yarim.”

ASİ 14:55’te Almanya’nın Hessen eyaletinin Frankfurt şehrinden, Frankfurt Uluslararası Ren – Main Havaalanı (Alm. Frankfurt International Rhein – Main Flughafen)’dan havalanan, Avusturya’nın başkenti Viyana’da, Viyana Uluslararası Schwechat Havaalanı (Alm. Wien International Schwechat Flughafen)’nda yakıt ikmali yapan “Huma kuşumuz”, İSİ 23:11’de İran’ın başkenti Tahran’a, Tahran Uluslararası İmam Humeynî Havaalanı (Fars. فرودگاه بین المللی تهران امام خمینی [Fırudgehê Beynelmilelî Tehran İmam Xomeynî])’na indi.

 “Fırudgeh”, Farsça’da “havaalanı” demek; bu sözcük Farsça ve Kürtçe’de aynı.

Uçak inerken, her uçakta olduğu gibi, yolcuların pilotları alkışlaması... Ben de alkışlıyorum ama kendi kendimi; bu sefer uçakta o kadar da fazla korkmadığım için...

İran’ın Türkiye ile arasında 1, 5 saatlik, Almanya ile ise arasında 2, 5 saatlik bir zaman farkı var. Uçağımız İran saatiyle tam 23:11’de Tahran’a iniyor; yani “Ich liebe dich” Almanya’da saat henüz 20:41 iken.

İniyoruz uçaktan; terminale giriyoruz. Pasaport kontrollerinden geçtikten sonra Arşavil amca hatır istiyor benden ve ayrılıyor.

Yalnız başıma ve büyük bir heyecan içinde yürüyorum. “Yolcu karşılama” yerine geldiğimde gözlerimle arıyorum; işte, işte, bizim Doğan orda, o her zamanki tatlı gülümsemesiyle el sallıyor bana. Yanında bir de arkadaş var; İranlı, tanımıyorum. Genç biri. Tanışacağız birazdan.

Doğan Özlük; Mavi Marmara gemisindeki yol arkadaşım, canım kardeşim... Benden bir gün önce geldiği Tahran’da, şimdi Tahran Havaalanı’nda karşılamaya gelmiş beni.

Mavi Marmara gemisindeki yol arkadaşım Doğan Özlük; bir yıl önceki o olaydan sonra ilk kez görüşüyoruz. Siyonist İsrail hapishanesinden çıktıktan sonra ilk karşılaşma yeri, kısmet işte, İslam Cumhuriyeti’nin başkenti Tahran... Ne garip, değil mi?

Son kapıdan da geçtikten sonra, artık karşı karşıyayız, aramızda engel yok:

- Vay vay vay vay, İbrahim abim, İbrahim abim, sen hoş gelmişsen, xêr hati, hoş amedi, ehlen we sehlen...

- Vaaaaaay, hele bakın bakın, Doğan abim, Doğan abim, amanın da beni karşılamaya gelmiş. Şeb bı xêr, Ağa-yê Doğan Özlük...

Sarılıp kucaklaşıyoruz Doğan kardeşle. Yanındaki arkadaşla tanıştıyor beni. Bizi İran’a dâvet eden Tahran Sanat Enstitüsü (Fars. ﺤﻭﺯ ﻫﻨ۔ﺮﻯ [Hoze-yê Hûnerî])’nde çalışan genç bir kardeşimiz. Henüz 29 yaşında; ismi Ayet Devletşah (ﺪﻭﻟﺘﺸ۔ﺎﻩ  ﺁﻴ۔ﺔ). Genç ve yetenekli bir kardeş; bakmayın 29 yaşında olduğuna; yazar, kitapları bile var. Onunla da sarılıp kucaklaşıyor ve tanışıyoruz.

Sonra hep birlikte terminalden dışarı çıkıp, dış kapının önündeki yolun kenarında bekleyen taksilerden birine biniyoruz ve Tahran şehir merkezine doğru yol alıyoruz.

IATA kodu “IKA”, ICAO kodu ise “OIIE” olan Tahran Uluslararası İmam Humeynî Havaalanı (Fars. فرودگاه بین المللی تهران امام خمینی [Fırudgehê Beynelmilelî Tehran İmam Xomeynî]), Tahran şehir merkezinin 30 km güneybatısında, Ahmedâbâd köyünde bulunuyor. Havaalanı, Rubat Kerim ve İslamşehir kentlerine yakındır. Tahran şehri ile havaalanı arasındaki trafiği iki otoban (5 ve 7 nolu otoyolları) ve iki normal yol (65 ve 71 nolu karayolları) sağlıyor. İran’ın en büyük havaalanıdır.

Başkent Tahran’ın iki adet havaalanı (diğeri Mehrâbâd Havaalanı) var ama diğeri daha çok “yurt içi” uçuşlar için kullanılıyor. Mehrâbâd Havaalanı’ndan sadece Suriye’nin başkenti Şam (Dimeşk) ile Suudî Arabistan’ın Cidde ve Medine-i Münevvere şehirlerine uluslararası uçuş yapılmaktadır. Şam, Cidde ve Medine hariç, diğer tüm “yurt dışı” uçuşlar İmam Humeynî Havaalanı’ndan gerçekleştirilmektedir.

Tahran Uluslararası İmam Humeynî Havaalanı’nın son derece modern bir yapısı var. Kapalı alanı 4249 m × 45 m asfalt, açık alanı ise 4198 m × 45 m asfalttır.

Bu havaalanının inşâ edilmesi düşüncesi, kısa adı ICAO olan “Uluslararası Sivil Havacılık Örgütü” (İng. International Civil Aviation Organisation)’nün önerisiyle, 1968 yılında oluşuyor. Yani devrimden 11 yıl önce. İnşâ kararı Şahlık devleti tarafından 1973 tarihinde alınıyor. Bu köyün ismi Ahmedâbâd olduğu için, havaalanının ismi de “Ahmedâbâd Havaalanı” olarak kararlaştırılıyor.

Havaalanını yapma projesi, bir ABD şirketi olan TAMS ile bir İran şirketi olan AFA’ya veriliyor. Böylece İranlı ve ABD’li şirketlere verilen ihale, TAMS – AFA ortaklığıyla hayata geçiriliyor. Havaalanının şekli ve mimarisi konusunda, ABD’nin Texas eyaletinin Dallas şehrindeki Dallas / Fort Worth Uluslararası Havaalanı (İng. Dallas / Fort Worth International Airport) örnek alınıyor.

Ancak ABD – İran ortaklıyla yürütülen çalışmalar, 1979 tarihinde gerçekleşen İslam Devrimi nedeniyle yarıda kesiliyor. İslam Devrimi’nden sonra yeni rejim, sözkonusu havaalanını mümkünse “yerli” şirketler eliyle, değilse bile “Amerikan olmayan” şirketler eliyle tamamlamayı kararlaştırıyor.

İslam Cumhuriyeti, tamanlanması halinde havaalanının isminin “İmam Humeynî Havaalanı” olmasını düşünürken, ihaleyi de Keysun adlı İranlı şikete veriyor. Bu yerli şiketin ve mimarların eğitim ve teknik bilgi himayesini de Fransız bir şirket olan ADP’ye veriyor.

Devrimin lideri İmam Humeynî’nin 16 yıllık sürgünden ülkesine “Air France” uçağıyla geldiğini hatırlarsak, “devrimden sonra yapılan ilk havaalanı” özelliğine sahip olacak ve İmam Humeynî’nin ismini taşıyacak bu havalimanının ihalesinin Fransız şirketlere verilmesinin “sembolik” anlamının olduğunu dikkatlerden kaçırmayız.

Ancak iki yıl sonra Fransız şirketiyle olan sözleşme ve ortaklık iptal ediliyor. İhale, İslamî bir vakıf olan Bünyad bünyesinde çalışma yürüten Mustaz’âflar ve Şehîdperverler Kurumu’na veriliyor.

Mustaz’âflar ve Şehîdperverler Kurumu, inşâ çalışmasını başarıyla tamamlayınca, İran Sivil Havacılık Kurumu, havaalanına ikinci bir terminal daha yapılıp daha geniş bir kompleks olarak nihayete erdirilmesini kararlaştırılıyor. İkinci terminalin ihalesi ise, Avusturya şirketleri Akfen ve Vie ile bir Türk şirketi olan Tepe şirketinin ortaklığı olan TAV (Tepe – Akfen – Vie)’a veriliyor. Böylece ikinci terminal, Türkiye – Avusturya ortaklığıyla çalışmalarına başlıyor.

Havaalanı tamamlanıyor ve 1 Şubat 2004’te resmî açılışın yapılıp ilk uçuşun gerçekleştirilmesi kararlaştırılıyor. Yani İslam Devrimi’nin 25. yıldönümünde. Ancak tam da İran 1 Şubat 2004 tarihine, bu önemli güne ve önemli açılışa hazırlanırken, beklenmedik bir gelişme oluyor. Tepe adlı Türk şirketinin İsrail ile bağlantılarının olduğunu ve havaalanı inşaatı için bulunduğu İran’da İsrail adına casusluk yaptığını tesbit eden İslam Devrimi Muhafızları bir anda bütün gelişmelere dahil oluyor, Türk şiketinin Tahran’daki bürolarını basıp tüm belgelere el koyuyor. İsrail’e casusluk yapan şirket İran’dan kovulup Türkiye’ye geri gönderiliyor. 1 Şubat 2004’te kalkışa hazılanan ilk sivil yolcu uçağının kalkışına da “herhangi bir sabotaj veya tuzak hazırlanmış olabilir”endişesiyle izin verilmiyor.

İslam Devrimi’nin “gümüş yılında” (25. yıl) görkemli bir açılış yapmak hayâli gerçekleşmiyor gerçekleşmesine ama, üzülen yok buna, çünkü Devrim Muhafızları’nın istihbarat başarısı nedeniyle belki de olası büyük bir felâketin önüne geçilmiş oluyor.

Tahran Uluslararası İmam Humeynî Havaalanı’nın resmî açılışı, üç aylık bir gecikmeyle, 8 Mayıs 2004 tarihinde gerçekleştiriliyor. Yani henüz 7, 5 yıldır faaliyette olan bir havalimanı, anlayacağınız.

Oldukça modern bir işletme olan Tahran Uluslararası İmam Humeynî Havaalanı’nın terminali, üç katlıdır. En alt katta, yolcuların bavulları alma bölümü, güvenlik kontrolü, İran Millî Bankası şubesi, döviz bürosu, danışma büroları, mescîd, taksi çağırma bürosu, “Buf” isimli restoran, büfeler ve yolcular için tuvaletler bulunuyor. Dışarıda ise biri gidip öbürü gelen, harıl harıl harıl çalışan taksiler.

Orta katta, gelen yolcuların ilk pasaport kontollünden geçtikleri güvenlik noktası var. Kısa süreli olarak İran’ı ziyaret eden yabancılara “kısa süreli vize” veren büro da, bu katta.

Üst kat ise giden yolcular için. Yolcular uçağa burda biniyor, İran’a burdan vedâ ediyor. “Gelen yolcular” için alt katta tesis edilmiş olan her şeyin üst katta “giden yolcular” için de tesis edilmiş olduğunu da, ayrıca belirtmeye gerek yok sanırım.

Havaalanında yolcular için internet hizmeti de sunulmaktadır. Hem de, ücretsiz.

Tahran Uluslararası İmam Humeynî Havaalanı, yıllık ortalama 5 milyon 600 bin yolcuyu uğurlamakta / karşılamaktadır. Yıllık ortalama götürülen / getirilen yük miktarı ise 120 bin tondur.

Havaalanında taksiye binip kuzeydoğusunda bulunan başkent Tahran’a doğru yola koyulduk. Sohbet ede ede gidiyorduk.

Tahran’a vardığımızda saatler artık geceyarısı olmuştu. Bizi havaalanından şehre getiren taksi, Ayetullâh Taleğanî Caddesi üzerinde bulunan 4 yıldızlı Huweyze Oteli’nin önünde durdu.

Taksiden indik. Sadece o gece göreceğimiz taksiciyle ve bütün iran gezimiz boyunca birlikte olacağımız rehberimiz Ayet ile vedâlaştık.

Doğan’la ben otele girip resepsiyonda işlemleri hallettik ve asansörle odamıza çıktık. Çift kişilik odada birlikte kalacaktık bir hafta boyunca.

Odamıza girer girmez akşam ve yatsı namazlarını birleştirerek kıldık. Namazdan sonra lambaları söndürdük ve biribirimize “Allâh rahatlık versin” dedik. Bu gece çok yorgunduk;  sohbet edecek takat yok. Dert etmiyoruz; bir hafta beraberiz nasıl olsa.

Bugünkü uçak yolculuğum uzun sürmesine rağmen oldukça keyifli geçtiği için fazla anlamamıştım ama demek o kadar yorulmuşum ki, tıpkı Arşavil amca gibi ben de gözlerimi kapatır kapatmaz uyudum o gece.

Mışıl mışıl uyudum; tatlı tatlı rüyâlar gördüm.

Rüyâmda siz sevgili okuyucularımı gördüm. Ben İran’da bir hafta kalıp Almanya’ya geri dönmüş, İran gezisini bölüm bölüm kaleme almaya ve yayınlamaya başlamış, sizler de geziyi büyük bir merakla ve keyifle okuyordunuz.

Sizler mutluydunuz.

Ben ise sizden daha fazla mutlu oluyordum sizler mutlu oldukça.

sediyani@gmail.com

 

 FOTOĞRAFLAR:

sediyani-20111020-01.jpg

IATA kodu “IKA”, ICAO kodu ise “OIIE” olan Tahran Uluslararası İmam Humeynî Havaalanı, Tahran şehir merkezinin 30 km güneybatısında, Ahmedâbâd köyünde bulunuyor. Havaalanı, Rubat Kerim ve İslamşehir kentlerine yakındır. Tahran şehri ile havaalanı arasındaki trafiği iki otoban (5 ve 7 nolu otoyolları) ve iki normal yol (65 ve 71 nolu karayolları) sağlıyor. İran’ın en büyük havaalanıdır.

 

sediyani-20111020-02.jpg

Bu havaalanının inşâ edilmesi düşüncesi, 1968 yılında oluşuyor. Yani devrimden 11 yıl önce. İnşâ kararı Şahlık devleti tarafından 1973 tarihinde alınıyor. Havaalanını yapma projesi, bir ABD şirketi olan TAMS ile bir İran şirketi olan AFA’ya veriliyor. Böylece İranlı ve ABD’li şirketlere verilen ihale, TAMS – AFA ortaklığıyla hayata geçiriliyor. Havaalanının şekli ve mimarisi konusunda, ABD’nin Texas eyaletinin Dallas şehrindeki Dallas / Fort Worth Uluslararası Havaalanı örnek alınıyor. Ancak ABD – İran ortaklıyla yürütülen çalışmalar, 1979 tarihinde gerçekleşen İslam Devrimi nedeniyle yarıda kesiliyor. İslam Devrimi’nden sonra yeni rejim, sözkonusu havaalanını mümkünse “yerli” şirketler eliyle, değilse bile “Amerikan olmayan” şirketler eliyle tamamlamayı kararlaştırıyor.

 

sediyani-20111020-03.jpg

Tahran Uluslararası İmam Humeynî Havaalanı, yıllık ortalama 5 milyon 600 bin yolcuyu uğurlamakta / karşılamaktadır. Yıllık ortalama götürülen / getirilen yük miktarı ise 120 bin tondur.

 

sediyani-20111020-04.jpg

Oldukça modern bir işletme olan Tahran Uluslararası İmam Humeynî Havaalanı’nın terminali, üç katlıdır. En alt katta, yolcuların bavulları alma bölümü, güvenlik kontrolü, İran Millî Bankası şubesi, döviz bürosu, danışma büroları, mescîd, taksi çağırma bürosu, “Buf” isimli restoran, büfeler ve yolcular için tuvaletler bulunuyor. Dışarıda ise biri gidip öbürü gelen, harıl harıl harıl çalışan taksiler. 

  • Yorumlar 15
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim