1. YAZARLAR

  2. İbrahim Sediyani

  3. Yaseminler Gülümsüyordu Ellerimiz Kavuştuğunda –16
İbrahim Sediyani

İbrahim Sediyani

Yazarın Tüm Yazıları >

Yaseminler Gülümsüyordu Ellerimiz Kavuştuğunda –16

A+A-

 “Hükûmetler ve devlet görevlileri halkın efendisi değil, hizmetçileridirler.”

İmam Humeynî (rh. a.)

 

Tahran’ın kuzeyindeki Niaveran (ﻧﻴﺎﻭﺭﺍﻥ) mahallesinde bulunan Cemşîdiye Bahçesi (Fars. ﺟﻤﺸﻴﺪﻳﻪ ﺑﻮﺳﺘﺎﻥ [Bostanê Cemşîdiye])’nde iki saatlik hoş gezintimizden sonra, ayrılık vakti gelmişti.

Şoförümüz Mûhâmmed bizi almaya gelmiş, parkın girişinde taksisiyle bekliyordu.

Gezdiğimiz yerden dolayı mutlu, şimdi gideceğimiz yerden dolayı da heyecanlıydık. Zirâ 11 Şubat 1979’daki kutlu İslam Devrimi’nin âzîz rehberi Ayetullâh-i Uzmâ İmam Seyyîd Rûhullâh Mustafawî Musewî Xomeynî (ﺁﻴﺖﷲ ﺍﻠﻌﻇﻤﺎ ﺍﻤﺎﻡ ﺴﻴﺪ ﺮﻮﺡﷲ ﻤﺼﻄﻔﻮﻯ ﻤﻮﺴﻮﻯ ﺨﻤﻴﻨﻰ)’nin mütevazi evini ziyaret etmeye gidiyorduk şimdi. 

Tahran’da, “şehîdler kabristanı” olan Beheşt-i Zehrâ ile birlikte en çok görmek istediğim, İmam Humeynî’nin “tarihten daha büyük olan” o küçücük evi... (İslam Devrimi’nin kalbi ve yüreği olan Beheşt-i Zehrâ’ya ise iki gün sonra gideceğiz.)

Biz şu anda Tahran’ın kuzeyindeyiz; Niaveran (ﻧﻴﺎﻭﺭﺍﻥ) mahallesinde. İmam’ın evi ise 16 km daha kuzeyde, şehrin en kuzeyinde; Cemaran (ﺠﻤﺎﺮﺍﻦ) mahallesinde.

Âyet Devletşâh (ﺁﻴﺖ ﺪﻮﻠﺘﺸﺎﻩ), Doğan Özlük ve ben, sırayla biniyoruz taksiye. Aracımız hareket ediyor.

Cemşîdiye Bahçesi (Fars. ﺟﻤﺸﻴﺪﻳﻪ ﺑﻮﺳﺘﺎﻥ [Bostanê Cemşîdiye])’nde yola verir vermez, Gûrdaferîd Caddesi (Fars. ﺨﻴﺎﺒﺎﻨﻰ ﮔﺮﺪﺁﻔﺮﻴﺪ [Xiyabanê Gûrdaferîd])’ne giriyoruz.

Sol tarafımıza düşen Elbruz Anaokulu (Fars. ﻜﻮﺪﻜﺴﺘﺎﻦ ﺍﻠﺑﺮﺯ [Kudekistanê Elbruz])’nu geçtikten sonra, az ileride, sağ tarafımıza düşen Hazret-i Emîr Camiî (Fars. ﻤﺴﺠﺪ ﺤﺿﺮﺖ ﺍﻤﻴﺮ [Mescîd-i Hazret-i Emîr]) önünde cadde bitiyor ve direksiyonu sola kırıp, Saderat Bankası (Fars. ﺑﺎﻨﮏ ﺼﺎﺪﺮﺍﺖ [Bank Saderat]) binasının hemen dibinde Kuzey İşçi Caddesi (Fars. ﺨﻴﺎﺑﺎﻨﻰ ﻜﺎﺮﮔﺮ ﺸﻤﺎﻠﻰ [Xiyabanê Karger Şimalî]) adlı yola giriyoruz.

Tahran’ın en büyük hastane komplekslerinden biri olan ve en ağır hayatî ameliyatların yapıldığı bir devâsâ alanın önünden geçiyoruz. Alan, solumuza düşüyor. Kompleksin içinde birkaç hastane birden var. En önde, Tahran Kalp Merkezi (Fars. ﻤﺮﻜﺯ ﻘﻠﺐ ﺘﻬﺮﺍﻦ [Merkezê Qelb Tehran]), hemen arkasında Endokrinoloji ve Metabolizma Enstitüsü (Fars. ﻤﻮﺴﺴﻪ ﺪﺮﻮﻦﺮﻴﺯﺸﻨﺎﺴﻰ ﻮ ﻤﺘﺎﺒﻮﻠﻴﺴﻡ [Mûesseseyê Derunrizeşnasî û Metabulism]), enstitünün hemen arkasında ise Dr. Ali Şeriâtî Hastanesi (Fars. ﺒﻴﻤﺎﺮﺴﺘﺎﻦ ﺪﻜﺘﺮ ﻋﻠﻰﺸﺮﻴﻌﺘﻰ [Bimarıstanê Doktor Ali Şeriâtî]) bulunuyor.

Tıp kompleksini geçtikten sonra yine sol tarafta karşımıza çıkan Tahran İktisad Fakültesi (Fars. ﺪﺍﻨﺸﮑﺪﻩﺍﻘﺘﺼﺎﺪ ﺘﻬﺮﺍﻦ [Danîşkedeh İqtisad Tehran])’nin önünden geçtikten sonra sağ dönüp, Şehîd Gumnam Caddesi (Fars. ﺨﻴﺎﺒﺎﻨﻰ ﺸﻬﻴﺪ ﮔﻤﻨﺎﻡ [Xiyabanê Şehîd Gumnam])’ne giriyoruz.

Bu yol üzerinde bir süre gittikten sonra, sağ tarafta bulunan muazzam güzellikteki bir tabiât parkı olan Gül Bahçesi (Fars. ﺒﺎﻍ ﮔﻠﻬﺎ [Bağê Gûlha])’nın hemen önünde sola dönüp Kürdistan Otobanı (Fars. ﺑﺯﺮﮔﺮﺍﻩ ﻜﺮﺪﺴﺘﺎﻦ [Buzurgerahê Kurdistan])’na giriyoruz.

Yeşil – kırmızı – sarı bir renk cümbüşü olan GÜLİSTAN’ın hemen önünde giriyoruz KÜRDİSTAN’a... Her taraf GÜL kokuyor şimdi. GÜL kokusu içinde yolculuk ediyor “Modern Seyyâh”, “Doğu’nun Karl May’ı”, “Çağdaş Evliya Çelebi”... GÜLİSTAN’dan KÜRDİSTAN’a yolculuk ediyor... Bir elinde “güllerin dikenlerini”, bir elinde “dikenlitelleri” tutarak yol alıyor “SEdiyaNİ”...

3 km boyunca Kürdistan Otobanı (Fars. ﺑﺯﺮﮔﺮﺍﻩ ﻜﺮﺪﺴﺘﺎﻦ [Buzurgerahê Kurdistan]) üzerinde gidiyoruz.

Kürdistan Otobanı (Fars. ﺑﺯﺮﮔﺮﺍﻩﻜﺮﺪﺴﺘﺎﻦ [Buzurgerahê Kurdistan])’ndan sonra sırasıyla Şehîd Hemmat Otobanı (Fars. ﺑﺯﺮﮔﺮﺍﻩ ﺸﻬﻴﺪ ﻫﻤﺖ [Buzurgerahê Şehîd Hemmat])’na, ondan sonra da Müderris Otobanı (Fars. ﺑﺯﺮﮔﺮﺍﻩﻤﺪﺮﺱ [Buzurgerahê Mûderrîs])’na giriyoruz.

Müderris Otobanı (Fars. ﺑﺯﺮﮔﺮﺍﻩﻤﺪﺮﺱ [Buzurgerahê Mûderrîs]) sonuçta asfalttan bir otoyol; ve fakat, yolun her iki tarafı da “yemyeşil”... Çünkü iki “tabiât harikası”nın arasından geçiyor bu otoban: Sağımızda Ayetullâh Taleganî Parkı (Fars. ﭘﺎﺭﮎ ﺁﻴﺖﷲ ﻄﺎﻠﻘﺎﻨﻰ [Park Ayetullâh Taleqanî]), solumuzda ise Su ve Ateş Parkı (Fars. ﭘﺎﺭﮎ ﺁﺐ ﻮ ﺁﺘﺶ [Park Ab û Ateş])...

Müderris Otobanı (Fars. ﺑﺯﺮﮔﺮﺍﻩﻤﺪﺮﺱ [Buzurgerahê Mûderrîs]) üzerinde 3 km gittikten sonra Sadr Otobanı (Fars. ﺒﺰﺮﮔﺮﺍﻩ ﺼﺪﺭ [Buzurgerahê Sadr])’na, onun da üzerinde 1 km gittikten sonra Ali Şeriâtî Otobanı (Fars. ﺒﺰﺮﮔﺮﺍﻩﻋﻠﻰ ﺸﺮﻴﻌﺘﻰ [Buzurgerahê Ali Şeriâtî])’na, onun da üzerinde 2 km gittikten sonra Cevad Bahoner Otobanı (Fars. ﺒﺰﺭﮔﺭﺍﻩ ﺠﻮﺍﺪ ﺒﺎﻫﻨﺭ [Buzurgerahê Cevad Bahoner])’na çıkıyoruz.

Cevad Bahoner Otobanı (Fars. ﺒﺰﺭﮔﺭﺍﻩ ﺠﻮﺍﺪ ﺒﺎﻫﻨﺭ [Buzurgerahê Cevad Bahoner]) üzerinde 1 km kadar gittikten sonra otobandan çıkıyoruz ve yeniden normal yola, Yasir Caddesi (Fars. ﺨﻴﺎﺒﺎﻨﻰ ﻴﺎﺴﺭ [Xiyabanê Yasîr])’ne giriyoruz.

Burası, Cemaran (ﺠﻤﺎﺮﺍﻦ) mahallesi...

Bundan sonra geliyor işte, İmam Humeynî (rh. a.)’nin evinin bulunduğu Heseni Kia Sokağı (Fars. ﺨﻴﺎﺒﺎﻨﻰﺤﺴﻨﻰ ﻜﻴﺎ [Xiyabanê Heseni Kia]).

Daha mahalleye girip, İmam’ın evinin bulunduğu sokağı aramaya başlayınca ilk şaşkınlığını yaşıyor insan.

Tahran’a geldiğimiz günden beriki en mütevazi ve en tenhâ sokaklarda geziniyoruz şu anda. Sanki bir devlet başkanının evini değil de, şehrin en fâkir ailesinin yaşadığı evi arıyoruz. Sanki bu ülkenin liderinin değil, bu ülkenin yoksullarından birinin evini arıyoruz.

Bir devrim liderinin evini öyle bir mahallede arıyoruz ki, İstanbul’un varoşlarındaki en sıradan bir mahalle bile buranın yanında lüks durur.

Daracık sokaklar... Sokakta çocuklar oyun oynuyorlar. Yer yer sokak kedileri çıkıyor arabamızın önüne. Bazı evlerin önünde kadınlar oturmuş sohbet ediyor. Bir iki tane de küçük bakkaliye çarpıyor gözüme.

Allâh-û Ekber....

Bu ülkenin lideri burada mı ikamet ediyordu?...

Bu mahalle ve bu sokaklar, bu devletin kurucusunun yaşadığı muhit mi?...

İran liderinin, bu ülkeye gelen tüm ülkelerin cumhurbaşkanlarını, bütün devlet başkanlarını ve dünya liderlerini ağırladığı evi ve mahallesi burası mı?...

Cemaran (ﺠﻤﺎﺮﺍﻦ) mahallesinde dolana dolana ve yoldan geçenlere sora sora Heseni Kia Sokağı (Fars. ﺨﻴﺎﺒﺎﻨﻰ ﺤﺴﻨﻰ ﻜﻴﺎ [Xiyabanê Heseni Kia])’nı souyoruz.

Hiç abartmıyorum; sanki İstanbul’un Küçükarmutlu ya da Diyarbakır’ın Bağlar semtindeki en yoksul mahallede, kimi kimsesi olmayan yaşlı ve yoksul bir insanın evini arıyoruz.

Sokağı bulduk da, girmesi zor bu kez de. Sokağın başında inşaat var. “Öbür taraftan dolanın” diyorlar bize, inşatta çalışanlar.

Şâhîd olduklarıma inanasım gelmiyor gerçekten. Sanki şehrin en yoksul mahallelerinden birine girmiş, sağda solda karşılaştığımız insanlara “Mehmet Emmi’nin evi nerde?” diye soruyoruz.

İnşaat çalışmasından dolayı mecburen arkadan dolanarak giriyoruz sokağa.

İmam Humeynî (rh. a.)’nin evi, Heseni Kia Sokağı – 45 adresinde bulunuyor. Evin gerçek numarası 45, fakat İmam’ın vefâtından sonra numarasını 1 yapmışlar. Sokağın ortasında olmasına rağmen ev numarası 45 değil, 1.

Nihayet evin önüne varıyoruz ve aracımızı sokağın kenarında park edip dışarı çıkıyoruz.

Dünyadaki tüm siyasî dengeleri değiştiren, “tarihten daha büyük olan” küçük ve mütevazi evin önündeyiz şimdi.

Evin sokağa bakan duvarına İmam’ın dev bir posterini asmışlar. Posterin üzerinde Farsça, Arapça ve İngilizce, üç dilde “Kıymetli Misafirlerimiz Hoşgeldiniz” yazıyor.

Aslında bu duvar, evin değil, evin önündeki Cemaran Hüseynîye Mescîdi (Fars. ﻤﺴﺠﺪ ﺤﺴﻴﻨﻴﻪ ﺠﻤﺎﺭﺍﻦ [Mescîd-i Hûseynîye Cemaran])’nın duvarı. Ev, mescîdin arkasında.

Hüseynîye’nin giriş holündeki bir ara geçiş yolundan geçerek, varıyoruz İmam’ın evinin önüne.

Önce dışarıdan şöyle bir eve bakıyoruz. Hüzünlenmemek, duygulanmamak elde değil. O güzel insan bu evde yaşamış demek.

Ayetullâh Rûhullâh Humeynî’nin evinin avlusunun girişine bir tabela asmışlar. Yeşil renkteki bu tabelanın üzerinde sarı renkteki yazıyla “Es- selamun aleykum yâ Rûhullâh” ifadesi okunuyor. Misafir olarak eve girerken, ev sahibine selam veriyorsunuz, haliyle.

Bu tabelanın altından geçerek, giriyoruz evin avlusuna.

Avlunun içine girince, İmam Humeynî’nin vefâtına kadar yaşadığı, iki oda ve bir mutfaktan oluşan, içinde sade bir yatak, küçük bir sedir, ufak bir sehpa ve kitaplarını koyduğu bir kitaplıktan başka hiçbir şey olmayan, içinde bildiğimiz anlamda hiçbir mobilyanın olmadığı evi vardı karşımızda.

Öylece kalakalmıştım olduğum yerde; bir çivi gibi. Bir adım daha ileriye atacak mecalim kalmamıştı. Gördüğüm manzara karşısında donakalmıştım. Hacc’ı saymazsak, bu yaşıma kadar gördüğüm hiçbir ev beni bu kadar etkilememişti.

Doğan ve Âyet yanımda olmasalardı, bütün gün o noktada öyle hareketsiz kalırdım herhalde. Arkadaşlarımın yardımıyla yerimden kıpırdayabildim ancak.

Evin önüne geldiğimde ve – vefâtından sonra ziyaretçiler için sonradan büyütülmüş – penceresinden içeriye, İmam’ın oturduğu kanepeyi, sehpasını ve sade eşyalarını gördüğümde, tutamadım kendimi. Gözlerimden yaşlar döküldü ister istemez. Bu manzarayı gören hiç kimsenin dayanması mümkün değildi.

Benim gibi, “orta halli” bile sayılmayan, hatta “fâkir” sayılabilecek bir insan bile İmam Humeynî’ye kıyasla daha “zengin”miş demek ki. Bir milletin liderine kıyasla daha “zengin” imişim ben, bir devlet başkanına kıyasla! Hatta, “ümmetin sıradan bir ferdi” olarak, “ümmetin imamı”ndan daha varlıklıymışım demek ki; O’ndan daha lüks yaşıyor, O’ndan daha müreffeh bir hayat sürüyormuşum.

Utandım kendimden, ailemden, akrabalarımdan, dostlarımdan, çevremden; hatta müslümanlığımdan, insanlığımdan!

Emin olun; hiçbiriniz ailenizi kolay kolay razı edemezsiniz böyle sade ve mobilyasız bir evde yaşamaya. Böyle bir hayat yaşamaya kalkışın; razı edemezsiniz eşinizi, çocuklarınızı.

İmam Humeynî sadece devrimden önce değil, devrimden sonra da yine bu evde yaşamaya devam ediyor. 16 yıllık sürgünden “İslam Devrimi’nin Önderi” olarak İran’a dönüp de İslam Cumhuriyeti devletini kurduktan sonra saraylara, köşklere taşınmıyor. Aynı evine geri dönüyor ve eski mahalle komşularıyla sade yaşantısına devam ediyor. Ülkenin lideri olarak, bu evde yaşamaya devam ediyor.

İran’a gelen bütün devlet başkanlarını, cumhurbaşkanlarını, dünya liderlerini bu iki odalı küçük evde, kanepenin üzerinde ağırlıyor. Onları yer sofrasında oturtuyor.

20. yy’ın en büyük devrimini gerçekleştiren, düyanın ezilen mazlum halklarına anti- emperyalist bilinç ve mücadele azmi kazandıran, 2 bin 500 yıllık Şâhlık saltanatını tarihin çöplüğüne gönderen, dünyanın iki süper gücü olan ABD ve SSCB’ye kafa tutan bu büyük insanın, ömrünün sonuna kadar yaşadığı iki gözlü küçük eve bakın: İki oda, bir mutfak, bir de helâ. Bu kadar!...

Evdeki bütün eşyâlar şunlar: Sade bir yatak, küçük bir sedir, ufak bir sehpa, kitaplarını koyduğu bir kitaplık, arada bir açıp dinlediği eski model bir radyo, kablolu bir telefon, yuvarlak bir ayna, mutfakta ev için gerekli eşyalar...

Bütün mal varlığı bu...

Vefât ettiğinde de, birkaç kitaptan başka hiçbir şey bırakmıyor zaten çocuklarına. Yok ki, bıraksın.

Üstelik, inanmakta gerçekten güçlük çekeceksiniz, o kadar ilginç ki yazmakta bile zorlanıyorum, ama gerçek: İmam Humeynî, bu evde kiracı olarak kalıyordu... Evet, yanlış okumadınız; kiracı olarak kalıyordu. Evin mülkiyeti kendisine ait değil; O evin kiracısı idi.

Ayetullâh Humeynî’nin “İran’ın dînî merkezi” olan Qum şehrinde küçük ve mütevazi bir evi vardı ancak, Tahran’da evi yoktu O’nun. Kirada kalıyordu. Hem “ülkedeki herhangi bir İslam âlimi” olduğu devrimden önce (Şâhlık zamanında), hem de “ülkenin lideri ve devlet başkanı” olduğu devrimden sonra (Cumhuriyet zamanında), aynı iki odalı evde kiracı olarak kalıyor, ailesiyle birlikte bu evde yaşıyor, torunlarıyle bu evin bahçesinde oynuyordu.

Siz hiç bir devrim liderinin, bir devlet başkanının iki odalı küçük bir evde kiracı olarak yaşadığını duydunuz mu? Böyle bir hadiseye, bırakın günümüzü, “anlı şanlı” tarih kitaplarında bile rastlayamazsınız.

Tahran’ın aslında güneyi fâkir, kuzeyi ise zengindir ve İmam’ın evi de kuzeydedir. İmam, şehrin kuzeyinde bu kadar sadece ve mütevazi bir hayat yaşadığı için, sağlığında komşuları tarafından “Kuzey’de bir Güneyli” diye bahsediliyordu. Çünkü o “kuzey”de yaşamasına rağmen bir “güneyli” gibi yaşıyordu.

Evin penceresinden içeriyi seyrediyoruz; evin içindeki eşyalara bakıyoruz. En sağda, üzerine beyaz örtü çekilmiş bir kanepe var. Burası güyâ “oturma odası”. Kanepenün üstünde yuvarlak bir ayna, etrafında birkaç kitap var.

Kanepenin bize göre sağ, oturana göre ise sol tarafında bir masa bulunuyor. Masanın üzerinde beyaz bir kablolu telefon var. Kanepenin önünde ise üzeri minderli kaplı iki ahşap tabure ve küçük bir sehpa. (GÖNÜLDAŞLARIMIZ İÇİN İLGİNÇ BİR BİLGİ NOTU: Farsça kökenli olan ve bugün Türkçe’de de kullandığımız “sehpa” kelimesi, aslında “üç” anlamına gelen “seh” sözcüğü ile “ayak” anlamına gelen “pa” sözcüğünün birleşiminden oluşturulmuş bileşik bir kelimedir ve “üç ayak” demektir. Her ne kadar sehpalar bugün dört ayaklı yapılıyorsa da, ilk başlarda üç ayaklı yapıldığı ve bu isim verildiği için, adı “sehpa” olarak kalmıştır.)

Üzerinde kırmızı ve sarı motifler bulunan yeşil halının üstünde bir çift siyâh terlik görüyoruz.

Halının üzerinde, yerde İmam’ın oğlu Mustafa Humeynî’nin fotoğrafı var. İmam Humeynî’nin oğlu Ayetullâh Seyyîd Mustafa Humeynî, 1978 yılının Şaban ayında, yani İslam Devrimi’nden bir yıl önce Şâhlık rejimi tarafından şehîd edilmiş, devrimi görememişti.

İmam Humeynî’yaşadığı, tüm konuklarını ağırladığı, bütün dünya liderlerini ve devlet başkanlarını, cumhurbaşkanı ve başbakanlarını kabul ettiği, devrim sonrası grup grup gelen kitlelere devrimin esaslarını anlattığı, halka hitâb ettiği bu mekân, bugün ziyaretçiler için sergileniyor.

Evin bizden başka ziyaretçileri de var. Yemen’den geliyorlar bu kardeşlerimiz. Tanışıyoruz kendileriyle.

Mûhâmmed Ömer Wahhab (ﻤﺤﻤﺪ ﻋﻤﺭ ﻮﻫﺎﺐ) ve Hûseyn Fadlî (ﺤﺴﻴﻦ ﻔﺿﻠﻰ), bu Yemenli kardeşlerimizin isimleri.

Ev ile Hüseyniye Mescîdi arasında bir merdiven var. İmam zamanının büyük çoğunluğunu ev ile mescîd arasında geçiriyor. (Hüseyniye’yi daha sonraki bölümlerde gezeceğiz sizlerle, b’iznillâh)

Evet... İnanması hakikaten güç ama gerçek. Bu ev, bir devrim liderinin, bir devlet başkanının evi. Ömrünün sonuna kadar ailesiyle yaşadığı ev.

Üstelik kendisinin değil; evin kiracısı.

Peki, İmam Humeynî, 20. yy’ın en büyük devrimini gerçekleştiren, düyanın ezilen mazlum halklarına anti- emperyalist bilinç ve mücadele azmi kazandıran, 2 bin 500 yıllık Şâhlık saltanatını tarihin çöplüğüne gönderen, dünyanın iki süper gücü olan ABD ve SSCB’ye kafa tutan bu büyük insan, nasıl bir ailevî ve sosyal karaktere sahipti?

İmam Humeynî özel hayatında nasıl bir insandı? Bu evde nasıl bir hayat yaşıyordu?

Bir sonraki sohbetimizde, bunu konuşacağız siz sevgili gönüldaşlarımızla.

Emperyalist ABD ve SSCB’ye meydan okuyan, şehinşâhları ve putları deviren, dünya tarihini değiştiren Ayetullâh Humeynî’yi değil, evde bulaşık yıkayan, eline kürek ve bez alıp banyoyu ve helayı temizleyen, bahçede torunlarıyla oyun oynayan, mahallenin çocuklarıyla çocuk olup onlarla top oynayan, mutfakta hânımına yardım eden, evin içinde yaptığı espiri ve şakalarla kızlarını ve gelinlerini gülmekten kırıp geçiren Rûhullâh Humeynî’yi anlatacağız sizlere.

Emperyalist güçlerin “korkulu rüyâsı” olan Ayetullâh Humeynî ile özgürlük âşığı halk kitlelerinin “gönlünün sevgilisi” olan Rûhullâh Humeynî’nin, biribirinden tamamen farklı iki insan olduğunu göreceksiniz.

Ama aslında; bu ikisinin biribirini tamamladığını; birincisi olmanın ikincisi olmaktan geçtiğini.

Dışarıya karşı onurlu ve başıdik olmanın, içerideki huzur ve güzelliğe bağlı olduğunu öğreneceksiniz.

Gezinin bir sonraki bölümlerinde, Hüseyniye Mescîdi’nin içinde yapacağımız sohbette, İmam Humeynî’nin mübarek yaşam öyküsünü, dünya istikbarına karşı verdiği devrimci mücadelesini, İran İslam Devrimi’nin oluşum ve felsefesini, İslam Devrimi’nin emperyalizmi ve şeytanî güçleri nasıl yenilgiye uğrattığını konuşacağız.

O sohbetimizde, İmam Humeynî’den niçin bu kakar çok nefret edildiğini anlayacaksınız.

Fakat ondan önce, İmam’ın evinin avlusunda oturarak yapacağımız sohbette, İmam Humeynî’nin mütevazi ve halkçı kişiliğini, sosyal ve ailevî yaşantısını, dünya nimetlerine ve mal mülke zerre kadar itibar etmeyen şahsiyetini, bir insan-ı kâmil örneği olan kişiliğini konuşacağız.

Bu sohbetimizde ise, İmam Humeynî’nin niçin bu kadar çok sevildiğini anlayacaksınız.

Ben İmam’ın evinde misafirim şu anda; sizler de benim misafirim olacaksınız. “Misafirin misafirleri” olacaksınız.

İmam’ın evinde oturup İmam’ı konuşacağız sizlerle. 

 

sediyani@gmail.com

 

 

FOTOĞRAFLAR:

sediyani-20120205-01.jpg

İmam Humeynî (rh. a.)’nin evi, Heseni Kia Sokağı – 45 adresinde bulunuyor. Evin gerçek numarası 45, fakat İmam’ın vefâtından sonra numarasını 1 yapmışlar. Sokağın ortasında olmasına rağmen ev numarası 45 değil, 1.

Nihayet evin önüne varıyoruz ve aracımızı sokağın kenarında park edip dışarı çıkıyoruz.

Dünyadaki tüm siyasî dengeleri değiştiren, “tarihten daha büyük olan” küçük ve mütevazi evin önündeyiz şimdi.

Evin sokağa bakan duvarına İmam’ın dev bir posterini asmışlar. Posterin üzerinde Farsça, Arapça ve İngilizce, üç dilde “Kıymetli Misafirlerimiz Hoşgeldiniz” yazıyor.

Aslında bu duvar, evin değil, evin önündeki Cemaran Hüseynîye Mescîdi (Fars. ﻤﺴﺠﺪ ﺤﺴﻴﻨﻴﻪ ﺠﻤﺎﺭﺍﻦ [Mescîd-i Hûseynîye Cemaran])’nın duvarı. Ev, mescîdin arkasında.

sediyani-20120205-02.jpg

Tahran’a geldiğimiz günden beriki en mütevazi ve en tenhâ sokaklarda geziniyoruz şu anda. Sanki bir devlet başkanının evini değil de, şehrin en fâkir ailesinin yaşadığı evi arıyoruz. Sanki bu ülkenin liderinin değil, bu ülkenin yoksullarından birinin evini arıyoruz.

Bir devrim liderinin evini öyle bir mahallede arıyoruz ki, İstanbul’un varoşlarındaki en sıradan bir mahalle bile buranın yanında lüks durur.

Daracık sokaklar... Sokakta çocuklar oyun oynuyorlar. Yer yer sokak kedileri çıkıyor arabamızın önüne. Bazı evlerin önünde kadınlar oturmuş sohbet ediyor. Bir iki tane de küçük bakkaliye çarpıyor gözüme.

Allâh-û Ekber....

Bu ülkenin lideri burada mı ikamet ediyordu?...

Bu mahalle ve bu sokaklar, bu devletin kurucusunun yaşadığı muhit mi?...

İran liderinin, bu ülkeye gelen tüm ülkelerin cumhurbaşkanlarını, bütün devlet başkanlarını ve dünya liderlerini ağırladığı evi ve mahallesi burası mı?...

sediyani-20120205-03.jpg

Ayetullâh Rûhullâh Humeynî’nin evinin avlusunun girişine bir tabela asmışlar. Yeşil renkteki bu tabelanın üzerinde sarı renkteki yazıyla “Es- selamun aleykum yâ Rûhullâh” ifadesi okunuyor. Misafir olarak eve girerken, ev sahibine selam veriyorsunuz, haliyle.

sediyani-20120205-04.jpg

Avlunun içine girince, İmam Humeynî’nin vefâtına kadar yaşadığı, iki oda ve bir mutfaktan oluşan, içinde sade bir yatak, küçük bir sedir, ufak bir sehpa ve kitaplarını koyduğu bir kitaplıktan başka hiçbir şey olmayan, içinde bildiğimiz anlamda hiçbir mobilyanın olmadığı evi vardı karşımızda.

Öylece kalakalmıştım olduğum yerde; bir çivi gibi. Bir adım daha ileriye atacak mecalim kalmamıştı. Gördüğüm manzara karşısında donakalmıştım. Hacc’ı saymazsak, bu yaşıma kadar gördüğüm hiçbir ev beni bu kadar etkilememişti.

sediyani-20120205-05.jpg

Siz hiç bir devrim liderinin, bir devlet başkanının iki odalı küçük bir evde kiracı olarak yaşadığını duydunuz mu? Böyle bir hadiseye, bırakın günümüzü, “anlı şanlı” tarih kitaplarında bile rastlayamazsınız.

sediyani-20120205-06.jpg

Evin önüne geldiğimde ve – vefâtından sonra ziyaretçiler için sonradan büyütülmüş – penceresinden içeriye, İmam’ın oturduğu kanepeyi, sehpasını ve sade eşyalarını gördüğümde, tutamadım kendimi. Gözlerimden yaşlar döküldü ister istemez. Bu manzarayı gören hiç kimsenin dayanması mümkün değildi.

sediyani-20120205-07.jpg

Benim gibi, “orta halli” bile sayılmayan, hatta “fâkir” sayılabilecek bir insan bile İmam Humeynî’ye kıyasla daha “zengin”miş demek ki. Bir milletin liderine kıyasla daha “zengin” imişim ben, bir devlet başkanına kıyasla! Hatta, “ümmetin sıradan bir ferdi” olarak, “ümmetin imamı”ndan daha varlıklıymışım demek ki; O’ndan daha lüks yaşıyor, O’ndan daha müreffeh bir hayat sürüyormuşum.

Utandım kendimden, ailemden, akrabalarımdan, dostlarımdan, çevremden; hatta müslümanlığımdan, insanlığımdan!

Emin olun; hiçbiriniz ailenizi kolay kolay razı edemezsiniz böyle sade ve mobilyasız bir evde yaşamaya. Böyle bir hayat yaşamaya kalkışın; razı edemezsiniz eşinizi, çocuklarınızı.

sediyani-20120205-08.20120205161403.jpg

Evet... İnanması hakikaten güç ama gerçek. Bu ev, bir devrim liderinin, bir devlet başkanının evi. Ömrünün sonuna kadar ailesiyle yaşadığı ev.

sediyani-20120205-09.jpg

Evin bizden başka ziyaretçileri de var. Yemen’den geliyorlar bu kardeşlerimiz. Tanışıyoruz kendileriyle.

Mûhâmmed Ömer Wahhab (ﻤﺤﻤﺪ ﻋﻤﺭ ﻮﻫﺎﺐ) ve Hûseyn Fadlî (ﺤﺴﻴﻦ ﻔﺿﻠﻰ), bu Yemenli kardeşlerimizin isimleri.

sediyani-20120205-10.jpg

İmam Humeynî sadece devrimden önce değil, devrimden sonra da yine bu evde yaşamaya devam ediyor. 16 yıllık sürgünden “İslam Devrimi’nin Önderi” olarak İran’a dönüp de İslam Cumhuriyeti devletini kurduktan sonra saraylara, köşklere taşınmıyor. Aynı evine geri dönüyor ve eski mahalle komşularıyla sade yaşantısına devam ediyor. Ülkenin lideri olarak, bu evde yaşamaya devam ediyor.

İran’a gelen bütün devlet başkanlarını, cumhurbaşkanlarını, dünya liderlerini bu iki odalı küçük evde, kanepenin üzerinde ağırlıyor. Onları yer sofrasında oturtuyor.

20. yy’ın en büyük devrimini gerçekleştiren, düyanın ezilen mazlum halklarına anti- emperyalist bilinç ve mücadele azmi kazandıran, 2 bin 500 yıllık Şâhlık saltanatını tarihin çöplüğüne gönderen, dünyanın iki süper gücü olan ABD ve SSCB’ye kafa tutan bu büyük insanın, ömrünün sonuna kadar yaşadığı iki gözlü küçük eve bakın: İki oda, bir mutfak, bir de helâ. Bu kadar!...

Evdeki bütün eşyâlar şunlar: Sade bir yatak, küçük bir sedir, ufak bir sehpa, kitaplarını koyduğu bir kitaplık, arada bir açıp dinlediği eski model bir radyo, kablolu bir telefon, yuvarlak bir ayna, mutfakta ev için gerekli eşyalar...

Bütün mal varlığı bu...

Vefât ettiğinde de, birkaç kitaptan başka hiçbir şey bırakmıyor zaten çocuklarına. Yok ki, bıraksın.

Üstelik, inanmakta gerçekten güçlük çekeceksiniz, o kadar ilginç ki yazmakta bile zorlanıyorum, ama gerçek: İmam Humeynî, bu evde kiracı olarak kalıyordu... Evet, yanlış okumadınız; kiracı olarak kalıyordu. Evin mülkiyeti kendisine ait değil; O evin kiracısı idi.

sediyani-20120205-11.jpg

Halının üzerinde, yerde İmam’ın oğlu Mustafa Humeynî’nin fotoğrafı var. İmam Humeynî’nin oğlu Ayetullâh Seyyîd Mustafa Humeynî, 1978 yılının Şaban ayında, yani İslam Devrimi’nden bir yıl önce Şâhlık rejimi tarafından şehîd edilmiş, devrimi görememişti.

İmam Humeynî’yaşadığı, tüm konuklarını ağırladığı, bütün dünya liderlerini ve devlet başkanlarını, cumhurbaşkanı ve başbakanlarını kabul ettiği, devrim sonrası grup grup gelen kitlelere devrimin esaslarını anlattığı, halka hitâb ettiği bu mekân, bugün ziyaretçiler için sergileniyor.

sediyani-20120205-12.jpg

Ev ile Hüseyniye Mescîdi arasında bir merdiven var. İmam zamanının büyük çoğunluğunu ev ile mescîd arasında geçiriyor.

sediyani-20120205-13.jpg

Evin avlusu ve güneş ışığına karşı üstüne yapılan sacdan çatı

sediyani-20120205-14.jpg

Hüzünlüydü evin önündeki ağaç... Her sabah kendisine selam veren, sulayan, yapraklarını okşayan, kendisiyle konuşan, güzelliğine iltifât eden komşusunu çok özlüyordu.

YAZIYA YORUM KAT

2 Yorum