Yaseminler Gülümsüyordu Ellerimiz Kavuştuğunda –14

23.01.2012 18:13

İbrahim Sediyani

 

Alemlerin Râbbi olan Allâh, yeryüzünü imar etme görevini insana yüklediğini beyan etmektedir. Bu durum, yüce kitâbımız Qûr’ân-ı Kerîm’de şöyle ifade edilmektedir:

“O sizi yeryüzünden (topraktan) yarattı ve sizi yeryüzünü imar etmede görevli kıldı.” (1)

sediyani-20120123-01.jpgÂyet-i kerîmede geçen “isti’mar” kelimesini tefsir eden İslam âlimleri, biri “tekvinî”, biri de “teklifî” olmak üzere iki farklı yorum getirmişlerdir. Başını İbn-i Kesir’in çektiği ve âyeti birinci tefsir şekli olan tekvinî emre göre yorumlayan cenahın bakış açısına göre “isti’mar” vurgusu, Allâh’ın insanı dünyayı imar edecek şekilde yarattığını ifade ederken (2), başını İbn’ul- Cewzî’nin çektiği ve âyeti ikinci tefsir şekli olan teklifî emre göre yorumlayan cenaha göre ise “isti’mar” vurgusu, Allâh’ın insandan dünyayı imar etmesini istediğini ifade etmektedir. (3)

Hûd sûresindeki bu âyet-i kerîmeyi tekvinî emre göre tefsir eden müfessirler, âyeti “Allâh sizi, yeryüzünü imar ediciler yaptı” (4) şeklinde tefsir ederken, teklifî emre göre tefsir eden müfessirler ise, âyeti “Allâh yeryüzünü sizin imar etmenizi istedi” (5) biçiminde tefsir etmişlerdir.

Şunu bütün içtenliğimizle ve tamamen emin bir şekilde, gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz ki, bin beşyüz yıllık kutlu İslam tarihi boyunca, istisnasız bütün İslam ulemâsı hemfikir bir şekilde, yukarıda zikrettiğimiz âyet-i kerîmeye dayanarak, çevre bilincinin arttırılması, doğa ve bitki örtüsünün korunması, hayvanların ve çiçeklerin tıpkı insanlar gibi hukuklarının olduğunun kabul edilip onların yaşam ve gelişim haklarına saygı gösterilmesi, meskenlerin yapılması, su kanallarının açılması, ağaçlandırma çalışmaları gibi imar işlerinin topluma farz olduğunu söylemişlerdir. (6) İslam ulemâsı, insanın hem tabiî ve hem de ilahî bir görev olarak yeryüzünü imar etmesi gerektiğine işaret edip, velâkin bunu yaparken, tabiatı tahrib etmeden yapması gerektiğine dikkat çekmiş ve bu hassasiyetin “Müslüman ahlakı”nın bir özelliği olduğuna vurgu yapmışlardır. (7) Çevre bilincinin arttırılması ve bu yönde somut adımlar atılması, hem kültür ve sosyal dokumuzun bir gerekliliği, hem de bunu emreden İslam dîninin yüklediği bir sorumluluktur. (8)

sediyani-20120123-02.jpgİslam, “çevreci” bir dîndir. Qûr’ân-ı Kerîm’de, Rahmân Sûresi’nde şöyle buyurulmaktadır:

 “Bitkiler ve ağaçlar (Allâh’a) secde ederler. Allâh göğü yükseltti ve dengeyi koydu. Sakın dengeyi bozmayın.” (9)

Bazı İslam müfessirleri, Rahmân Sûresi’ne “Çevre Sûresi” de demişlerdir; bu sûrenin bir adı da “Çevre Sûresi”dir. (10)

Ancak ne hazindir ki, İslam’da “çevre” konusu en çok önem verilen konuların başında gelmesine, Qûr’ân-ı Kerîm’de ve Resûl-i Ekrem (saw)’in hâdîs-i şerîflerinde ağaçlardan, bitkilerden, hayvanlardan, kuşlardan, akan sulardan defaatle bahsedilmesine, çevre hizmetinin teşvik edilmesine ve hatta emredilmesine rağmen, bu konu Müslümanlar tarafından bugüne kadar hep ihmal edilmiş ve arka plana atılmıştır. Bin beşyüz yıllık İslam tarihi boyunca, saltanat rejimlerinden ve saraydan yana kimliksiz bir duruş sergileyen ulemâ, daha çok ilmihal ve ferdî ibadetlerin ayrıntı hükmündeki ritüelleri üzerine kitaplar yazarken, saltanat rejimlerine karşı tewhidî ve inqılâbî bir kimlik sahibi duruş sergileyen ulemâ ise, yaşadıkları ve yaşanılan zorluklardan dolayı, daha çok İslam’ın kurtuluşçu ve özgürlükçü boyutunu işlemiş, Qûr’ân’ın direnişçi rûhunu işleyen eserler ortaya koymuşlardır. Öyle veya böyle, her iki kesim ulemâ da, İslam’ın en önemli konularının başında gelen “çevre bilinci” konusunu ihmal etmişlerdir.

Qûr’ân-ı Kerîm’i çevreci bir bakış açısıyla okuduğumuzda, Qûr’ân’ın kutsal kitaplar arasında çevreye en çok önem veren kitap olduğunu görürüz. Florida Devlet Üniversitesi Çevre Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Richard Foltz, “Çevreye ve hayvanlara en çok duyarlılık gösteren ve yer veren kitap, Qûr’ân’dır” diyor. (11)

Kâinattaki tabiî düzen, Allâh Celle we Celaluhu tarafından yaratılmış ve bize bahşedilmiştir. (12) Bu düzen ve âheng, Allâh-û Teâlâ’nın insana verdiği değerin bariz bir nişanesidir. Qûr’ân-ı Âzimuşşân, yeryüzündeki ve gökyüzündeki canlı – cansız bütün varlıkların belli bir ölçüye ve dengeye göre yaratıldığını beyan ederken (13), yukarıda da belirttiğimiz üzere, insanın tabiattan faydalanma esnasında bu ölçü ve dengeyi bozmaması gerektiğine dikkat çekmektedir. (14)

sediyani-20120123-03.jpgTabiatta olanı tüketirken, dikkat etmemiz gereken çok önemli bir husus vardır ki, o da “ekolojik denge” dediğimiz, tabiatın düzenine (ekosistem) zarar vermemektir. Bizler kurulu bir dünyada doğmakta ve fakat sosyal hayatın ürettiği bir bilinçle doğal çevremizle ilişki içine girmekteyiz. Her an teneffüs ettiğimiz havanın, ışık ve ısısına muhtaç olduğumuz güneşin, havamıza oksijen üreten ve bize psikolojik bir haz veren yeşilin, içimizi açan berrak mavi gökyüzünün, zümrüt yeşili rengiyle insanları kendine çeken denizin varlığını, ancak bunlar olmadığı zaman ya da kullanılamaz hale geldiğinde fark ederiz. Ancak o zaman her şey için çok geç olmuş olur. (15)

Nitekim dünya ile diğer gezegenler, karalarla denizler, insanlarla hayvanlar, canlı ve cansız bütün varlıklar arasında her yönden bariz bir ilgi ve denge mevcuttur. Her varlığın, küllî varlık hiyerarşisi içinde belli bir yeri ve vazifesi vardır. Qûr’ân-ı Kerîm, güneş ve ayın bir hesap ve plana göre hareket ettiklerini, bitki ve ağaçların Allâh’ın emrine boyun eğdiklerini, Allâh’ın göğü belli bir ölçüye göre yükselttiğini ve insanların bu ölçü ve dengeye tecavüz etmemesi gerektiğini beyan etmektedir. (16)  Allâh-û Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:

“Allâh, içinde gemilerin, emriyle akıp gitmesi, onun lütfunu aramanız ve şükretmeniz için denizi sizin hizmetinize verendir.” (17)

Bir diğer âyet-i kerîmede ise şöyle buyurulmaktadır:

 “Gökleri ve yeri yaratan, yukarıdan indirdiği su ile size rızık olarak ürünler yetiştiren, emri gereğince denizde yüzmek üzere gemileri, nehirleri, belli yörüngelerinde yürüyen ay ve güneşi, gece ile gündüzü sizin emrinize veren Allâh’tır. Allâh, istediğiniz her şeyi size vermiştir. Allâh’ın nimetlerini sayacak olsanız bitiremezsiniz. Doğrusu insan çok zâlim ve nankördür.” (18)

sediyani-20120123-04.jpgÇağımızın en önemli problemlerinden biri, hatta bana göre en başta geleni, işte bu ekolojik dengenin bozulması, bununla bağlantılı olarak çevre kirliliğinin, su sıkıntısının ve çölleşmenin ortaya çıkmasıdır. Allâh Tebareke we Teâlâ, insanlardan doğal çevrenin ve ekolojik dengenin korunmasını istemekte, doğal düzeni bozmamasını tembihlemektedir. Zira bundan yine insanın kendisi zarar görecektir. Rûm Sûresi’nde şöyle denilmektedir:

 “İnsanların kendi işledikleri kötülükler sebebi ile karada ve denizde bozulma ortaya çıkmıştır. Yanlıştan dönmeleri için Allâh yaptıklarının bazı kötü sonuçlarını (dünyada) onlara tattıracaktır.” (19)

Çevreyi kirletmek, doğanın dengesini bozmak ve ekolojik dengeyi tahrib etmek, Qûr’ân-ı Kerîm’de “fesad” olarak nitelenmiştir. Nitekim Cenâb-ı Allâh, Baqara Sûresi’nde buna işaretle şöyle buyurmaktadır:

 “İnsanlardan öyleleri vardır ki işbaşına gelince, yeryüzünde ortalığı fesada vermek, ekinleri tahrip etmek ve nesilleri bozmak için çalışır. Allah bozgunculuğu sevmez.” (20)

Qûr’ân ışığında konuyu etüd ettiğimizde rahatlıkla görebileceğimiz üzere, Allâh Tebareke we Teâlâ, iktidara geldikleri zaman, yani devlete ve rejime hükmettikleri zaman “bozgunculaşan” kişilerin (veya güçlerin) yaptığı kötü işleri sıralarken, “ekinleri tahrip etmeyi” de zikretmektedir.

sediyani-20120123-05.jpgAllâh, bozguncuların sıfatlarını anlatırken, üç özellikten söz etmektedir; “ortalığı fesada vermek” (terör ve anarşi), “ekinleri tahrip etmek” (ekolojik dengeyi bozmak ve çevreye, bitki ve hayvan türleri ile su kaynaklarına zarar vermek) ve “nesilleri bozmak” (fuhuş, cinsî sapkınlık). Bu üç bozgunculuğu, Qûr’ân, azgınlaşanların vasıfları olarak beyan etmektedir.  Dolayısıyla “terörizm, doğa, bitki ve hayvanlara zarar vermek ve fuhuş”, Yüce Yaratıcımız’ın Qûr’ân’da lâ’netlediği üç fiil olarak karşımıza çıkmaktadır. Zira birincisi toplumun, ikincisi tabiatın, üçüncüsü de neslin yaşama hakkına tecavüz anlamına gelmektedir.

Qûr’ân-ı Kerîm’de “ekinleri tahrip etmek” bozgunculuğun ve azgınlaşmanın (tuğyan) belirtileri arasında zikredildiğine göre, demek ki doğanın dengesini bozmak, bitki örtüsünü tahrib etmek, hayvanlara eziyet etmek, çiçeklere zarar vermek, akarsulara, göl ve nehirlere zararlı atıklar karıştırmak, ormanları yakmak, hatta yerlere çöp atmak, bütün bunlar “tağutî” vasıflar olarak nitelendirilmektedir. Dolayısıyla ağaçlara ve çiçeklere zarar vermek ve yerlere çöp atmak gibi belki de hepimizin sorumsuzca yaptığı fiiller, aslında “tuğyan” belirtisi olup Allâh’ın koyduğu ölçü ve dengeyi tahrib etmeye yönelik davranışlar olduğundan, Allâh’ın lâ’netine uğrama gibi kötü bir sonuçla bizi karşı karşıya bırakabilecektir.

Nitekim günümüzdeki bozgunculara, tâğutî ve azgın devletlere ve rejimlere baktığımızda, tıpkı Qûr’ân-ı Kerîm’de belirtildiği gibi, en çok da bu üç çirkin fiili icra ettiklerini rahatlıkla müşâhâde edebiliriz. Bu tâğutî güç ve rejimler, Baqara 205’te işaret edildiği gibi, “ortalığı fesada verirler” (halka zûlüm ve baskı, insanların inançlarına, kültür ve varlıklarına saldırı, halkların konuştukları dilleri yasaklama, ırkçı ve şoven ideolojilerle halkı terörize etme, yerleşim yerlerinin, köylerin ve kentlerin isimlerini değiştirme, asimilasyon, inkâr, jakoben yönetim, askerî darbeler, halkın münevver ve rewşen kesimlerine, halkın sevdiği değerli isimlere suikastler düzenleme, “faili meçhul” dedikleri cinayet ve bombalamalar vs.), “ekinleri tahrip ederler” (bir coğrafyaya saldırı, dağlarını bombalama, ormanlarını yakma, göllerini kurutma, nehirler ve ırmaklar üzerinde barajlar inşâ ederek akarsuların doğal akış seyrine tecavüz etme, fabrika atıklarıyla dereleri ve otlakları, hayvanların otlandığı meraları zehirleme, şiddet ve baskı politikalarıyla halkın geçim kaynağı olan tarım ve hayvancılığı bitirme vs.) ve “nesilleri bozmak” (kitle iletişim araçlarını kullanarak fuhuş ve ahlaksızlığı yaygınlaştırma, gazete – dergi, televizyon ve internet yoluyla fuhuşu ve zinayı ilkokul öğrencilerine kadar inecek derecede yaygın hale getirme, ahlaksızlığı ve sapıklığı “san’at” adı altında taltif ederek topluma saygın ve hoş gösterme, televizyondaki İslamî ve örfî aile yapımıza ters düşen dizi filmlerle boşanmayı şirin gösterme, evlilik dışı ilişkileri ve boşanmayı özellikle kadınlara şirin gösterme vs.) için çalışırlar.

sediyani-20120123-06.jpgÇevreyi kirletmek, doğanın dengesini tahrib etmek, bitkilere, ağaçlara, çiçeklere, kuşlara, böceklere, karıncalara, kelebeklere, denizlere, göllere, nehirlere zarar vermek, ne yalnızca Allâh’a, ne de yalnızca canlılara karşı bir isyandır; bilâkis, böyle bir “bozgunculuk”, hem Râbbimiz’e, hem de bütün insan, hayvan ve nebatata karşı isyandır. Allâh’ı seven, O’nun eserlerini de sever; Allâh’ı seven, O’nun yarattığı güzellikleri de sever. Çünkü “Allâh güzeldir ve güzeli sever” (21); O güzel olduğu için, O’nun yaratması da güzeldir, dolayısıyla yarattıkları da güzeldir.  “Göklerin ve yerin nûru” (22) olan güzel Allâhımız, yarattığı herşeyi de güzel yarattığını söylemektedir. (23)  Nitekim sevgili Peygamberimiz de (anam, babam ve çocuklarım O’na fedâ olsun) hâdis-i şerîflerinde “Hayrı ve iyiliği, güzel yüzlü olanların yanında arayınız” (24), “Bana göndereceğiniz temsilcinin yüzü ve ismi güzel olsun” (25), “Allâh-û Teâlâ kime güzel yüz ve isim verir, o da bunları küçültecek duruma düşürmezse, seçilmişlerden olur” (26), “Geceleri çok namaz kılanın yüzü güzel olur” (27), “Adalet güzeldir, fakat idarecide daha güzeldir. Cömertlik güzeldir, zenginde daha güzeldir. Vera âlimde, sabır fâkirde, tewbe gençte daha güzeldir. Hâyâ güzeldir, fakat kadında daha güzeldir” (28) buyurmuşlardır.

Güzel Allâh, Nûr Sûresi’nde şöyle buyurmaktadır:

“Göklerde ve yeryüzünde bulunan kimselerle, sıra sıra (kanat çırparak uçan) kuşların Allâh’ı tesbih ettiğini görmez misin? Her biri dûâsını ve tesbihini kesin olarak bilmektedir. Allâh onların yapmakta olduğu şeyleri hakkıyla bilendir.” (29)

sediyani-20120123-07.jpgQûr’ân, insanlar ile canlılar, bitkiler ve doğa arasında etik bir boyut oluşturmaktadır. Etrafımızdaki alem O’nun (cc) âyetleri olduğu gibi, bu âyetlerin üzerine iyice düşünmek, onlardaki incelikleri kavrayarak Allâh’a zikretmek ve O’na hamdetmek, bu nimetlerle olan ilişkilerimizi tanzim etmek de bir “kulluk” sorumluluğu olarak karşımıza çıkmaktadır.(30) Qûr’ân kâinattan bahsederken, onun “Müslüman” olduğunu, Allâh’a tam bir teslimiyetle bağlı bulunduğunu belirtir. (31) Dolayısıyla “tewhîdi bir kimliğe” ve “kulluk bilincine” sahip olan her Müslüman, kâinattaki canlı ve cansız bütün varlıklarla münasebetlerini bu kimlik ve bilinç ekseninde düzenlemekle mükelleftir. Zira Üstâd Seyyîd Qutb’un da belirttiği gibi, “kulluk bilinci ve ibâdet”, yalnızca insanın Allâh ile olan ilişkisini değil, bilâkis bizim hem Râbbimiz’le, hem de yeryüzünde bulunan bütün diğer insanlar, hayvanlar ve bitkiler ile, içinde yaşadığımız toplum, çevre, doğa, su kaynakları ve topraklar ile olan münasebetlerimizi de kapsayan bir bilinç halkasıdır; canlı veya cansız bütün varlıklarla ilişkilerimizi bu “kulluk bilinci” etrafında şekillendirir ve düzenleriz.(32) Çünkü bütün varlık alemi Allâh’ın iradesine mutlak bir surette teslim olmuştur. Cansız varlıklar dahil olmak üzere bütün mahlukât, Allâh-û Ekber’in emirlerine boyun eğen, O’na (cc) ibadet edip güzel ismini zikreden, fıtrî vazifelerini sadakatle yerine getiren itaatli askerler gibidirler.(33)

Bu bilinci kuşanan ve kulluğunun gerektirdiği şumüllü bir kimliğe sahip olan her Müslüman, tıpkı Kızılderililer gibi, tabiattaki her varlıkla, bütün hayvanlar ve bitkilerle, atlar, inekler, koyunlar, keçiler, kuşlar, kelebekler, böcekler, karıncalar, arılar ve ağaçlar, çiçekler, akarsular, nehirler, şelâleler ile “arkadaş” ve “kardeş” olur; onlarla birlikte yaşar ve onları tıpkı öz kardeşi veya arkadaşı gibi korur, ona zarar vermediği gibi zarar verilmesini de engeller, onlara değecek olan tüm kötülüklere mani olmaya çalışır.(34) Nitekim canlı ve cansız bütün varlıklarla bir anlaşma ve uyuşma içine giren insan, bütün varlıkların kendisini saygı ile karşıladığını, aynı Yüce Râbb’in eseri olduklarını, bütün eşyânın kendisine munis bir dost gibi davrandığını hisseder. Materyalist düşünce sistemlerinde, kapitalist ve emperyalist sitemlerde olduğu gibi herşey kendisine mücadele edilmesi gereken bir vâhşet ve düşmanlık intibâı vermez.(35)

sediyani-20120123-08.jpgKulluk bilincini kuşanmış, davetçi kimliğe sahip olan bir Müslüman, çevre ve ekoloji konusunda herkesten fazla duyarlı olmalı, doğayla, hayvanlar ve bitkilerle, toprak ve suyla, coğrafyayla, denizlerle, göllerle ve nehirlerle tıpkı Kızılderililer gibi “arkadaş” ve “kardeş” olmalıdır, hatta “sırdaş” olmalıdır. Ağaçlarla, çiçeklerle ve ırmaklarla konuşmalı, onlarla dertleşmeli, sohbet etmelidir. Zira aynı şeyi Allâh Tebâreke we Teâla yapmakta, Qûr’ân-ı Kerîm’de sürekli olarak kuşlardan, böceklerden, karıncalardan, arılardan, çiçeklerden bahsedilmektedir. Nitekim Kızılderililer, İslam’ın rûhuna uygun olarak bütün tabiatı bir “aile” olarak görmekte, hatta Kızılderililer’de örneğin hamile bir kadın, doğum yapmasına birkaç hafta kala tek başına ormanın içine salıverilmekte, ormanda gezinti yaptırılmakta, böylece hamile kadının karnındaki bebek daha doğmadan tabiattaki sesleri dinlemekte, bebek daha anne karnındayken ona doğa sevgisi, hayvan ve bitki sevgisi, çevre bilinci kazandırılmakta ve bebek bu fıtrat üzere dünyaya gelmektedir. (36)

Bilmemiz gereken ilk şey, tabiatın cansız değil, canlı olduğu ve bir yaşama sahip bulunduğudur. Yüce kitabımız Qûr’ân-ı Kerîm, Allâh-û Teâlâ’nın kâinatla konuştuğunu, bizim cansız gözüyle baktığımız pek çok varlığı (toprak, bulutlar, sıradağlar, nehirler, denizler vs.) canlı varlıklar gibi muhatab aldığını belirtmektedir. Allâh onlara “İsteyerek de olsa, istemeyerek de olsa emrime gelin” der, onlar da Allâh’a “Lebbeyk” diyerek karşılık verir ve “Gönüllü olarak geldik” derler.(37)  

Yerler, gökler, yerlerde ve göklerde, denizlerin altında yaşayan bütün canlı ve cansız varlıklar Allâh’ı tesbîh, taqdîs ve tenzîh ederler. Kâinatta var olan her şey Allâh’ın büyüklüğünü ve güzelliğini zikretmekte, O’nun birliğine, uluhiyetine ve rububiyetine şâhidlik etmektedirler.(38) Qûr’ân okuyan ve hayatını Qûr’ân’a göre tanzim eden herkes, bu gerçeğin idrakindedir.(39) Maviliği ile gökler, yeşilliği ile tarlalar, göz alıcı bağlar, hışırtılı ağaçlar, şırıltılı sular, nağmeleriyle kuşlar, doğması ve batması ile güneş, yağmur yağdırmasıyla bulutlar, işte bütün bunlar Allâh’ı tesbîh etmekte, O’nun (cc) güzel isimlerini ve yüce şânını zikir ve ikrar etmektedirler.(40) Ancak bunu bizler anlayamıyoruz, çünkü onlar bu zikir ve tesbihi bizim konuştuğumuz ve anladığımız dille yapmamaktadırlar, kendi dilleriyle yapmaktadırlar.

sediyani-20120123-09.jpgQûr’an, suyu hayatın kaynağı olarak zikretmektedir. Allâh her canlıyı sudan yaratmıştır.(41) Elmalılı Hamdi Yazır, “Gökten uygun bir ölçüde su indirdik”(42)  âyetini yorumlarken, Qûr’ân’ın suyun “nimet” boyutuna yaptığı vurguyla ilgili olarak şu tesbitleri yapar: “Yani takdir ettiğimiz belirli bir miktar ve ölçüde yüksekten yağmur yağdırdık. İnsanların tâ çamurundan beri hayatî gereklerinin en önemlisi olan suyun kendisi bir nimet olduğu gibi, birçok nimetlerin meydana gelmesine sebep olduğu da bilinmektedir. Fakat böyle olması, her ihtiyaca göre bir ölçü ile sınırlıdır. Fazlası tufan gibi yıkıcı ve yok edici olur. Onun için faydalı yağmurlar da zaman zaman değişik ihtiyaca göre değişik miktarda yağarlar. Öyle ki bunların yağışı ve miktarları normal bir şekilde bir düzeyde ve bir ölçüde değil, Allâh’ın dilemesi ve ilmine göre bir tasarrufa delâlet eder bir şekilde az çok biribirine benzer bir nizam içindedir. Ve ilâhî yardımı ifade eden bu noktayı özellikle belirtmek için ‘bi qaderin’ (ölçü ile) kaydı konulmuştur.”(43)  Yine Qûr’ân-ı Kerîm’deki “Allâh’ın lütfundan nasib arayıp bulmak için gemilerin suları yardığını, denizlerde devamlı dolaştıklarını görürsün. Umulur ki bütün bu nimetlere şükredersiniz”(44) âyet-i kerîmesi de aynı nimet – şükür boyutunu vurgulamaktadır.(45)    

Qûrân-ı Âzimuşşân, “Dünyada biribirine komşu (kara) parçaları, üzüm bağları, ekinleri dallı veya dalsız hurma ağaçları vardır ki hepsi aynı su ile sulanmaktadır. Bunumla beraber yemede Biz onların bazısını bazısından daha üstün, daha kaliteli kılarız. Elbette bunlarda akleden kimseler için alınacak nice dersler ve ibretler vardır”(46) buyurmaktadır. Demek ki nasıl ki insanlar aynı topraktan ve sudan yaratıldıkları halde biribirlerinden derece olarak üstünler, kimi akıl yönünden, kimi değişik şekilde diğerlerinden farklı iseler, aynı durum ağaçlarda ve bitkilerde de sözkonusudur. Nasıl ki aynı gıdalarla beslenen iki insan buna rağmen farklı bir dereceye sahip olurlar, aynı suyla beslenen ağaçlar da biribirinden faklı derecelere sahip olurlar, kalite olarak biribirinden üstün olurlar.

sediyani-20120123-10.jpgQûr’ân’da açık bir şekilde, yeri yayanın, orada sağlam dağlar yükseltenin, ırmaklar akıtanın Allâh olduğuna(47) sık sık vurgu yapılmakta, bunun hikmeti olarak da hareketleriyle bizi sarsmaması, yeryüzüne ağır baskılar çakması, sabit dağlar koyması, amaçlarımıza ermemiz için ırmaklar ve geçitler yerleştirmesi(48) ifade edilmektedir.

Su, bütün canlılar için en temel doğal kaynaktır. Ancak, “tükenebilir” bir kaynaktır ve diğer pek çok kaynağın aksine, ne “üretilebilir” bir kaynaktır ve ne de yerini alabilecek başka bir alternatifi var. İnsanoğlunun uğruna savaşlar yaptığı petrol bir gün bitse bile, petrolün yerine yeni ve alternatif bir kaynak bulunabilir – ki yakın bir zamanda bulunacağına da inanılıyor -, ancak suyun alternatifi yoktur, üretilmesi de mümkün değildir. Canlılar petrol olmadan da yaşayabilirler ancak su olmadan yaşam olmaz.  Su, tıpkı kan gibidir; ne üretilebilir, ne de yerine başka birşey ikame edilebilir. Araştırmalar, insanın yalnızca su içerek yaklaşık 40 gün boyunca yaşamını sürdürebileceğini, susuzluğa ise ancak 10 gün dayanabileceğini gösteriyor. Uzmanlar, su kıtlığının, gıda üretimini, sağlığı ve sosyal istikrarı, kısacası tüm yaşamı tehdit edeceğini belirtiyor. Yani su yoksa, hayat da yok! (49)

Evet… Su, Allâh’ın bize bahşettiği büyük bir nimettir. Allâh bizi hem sudan yarattı, hem de yaşamımızı suya bağladı; zira su olmadan yaşamamız mümkün değildir.

Qûr’ân dilinin kendine özgü bir üslûbu ve anlatım tarzı vardır. Qûr’ân dilini “üslûb” ve “anlatım tarzı” bakımından incelediğimizde, iki belirgin özellik göze çarpmaktadır:

sediyani-20120123-11.jpg1 – Allâh Tebareke we Teâlâ, Qûr’ân-ı Kerîm’de bir konuyu anlatırken, muhatabıyla adeta konuşuyormuş gibi, onunla sohbet ediyormuş gibi anlatmaktadır. Muhatabın tekil veya çoğul olması, ikinci veya üçüncü şahıs zamirleri olması bu anlatım tarzında değişiklik meydana getirmemektedir, aynı üslûb kullanılmaktadır. Ve bu anlatım, oldukça akıcı ve edebî bir üslûba sahiptir.

2 – Allâh Tebareke we Teâlâ, Qûr’ân-ı Kerîm’de bir konuyu anlatırken, muhataplarının daha iyi anlayabilmesi ve konuyu algılayabilmesi, verilen mesajı idrak edebilmesi için sürekli olarak misaller vermekte, tekrar tekrar çeşitli örneklerle konuyu anlatmaktdır. Âyet-i kerîmelerde anlatılan konular dahilinde verilen misalleri dikkatli bir şekilde incelediğimizde ise ilginç bir gerçekle karşılaşırız ki o da şudur: Alemlerin Râbbi olan Allâh, örnekler verirken en çok iki alanı tercih etmektedir. Birinci alan ekoloji (çevre bilimi), ikinci alan da tarihtir, geçmiş ümmetlerin yaşadıkları ve başlarına gelenlerdir. Allâh en çok çevreden, doğa olaylarından, bitki ve hayvanlardan, denizler, akarsular, bulutlar, dağlar, ağaçlar, çiçekler, kuşlar, böcekler ve topraktan örnekler vermektedir.

Qûr’ân diliyle ilgili bu iki durumun bize verdiği iki ders vardır:

sediyani-20120123-12.jpg1 – Bir konuyu anlatmak, sadece “ne” anlatıldığı ile sınırlı bir fiil değildir, aynı zamanda “nasıl” anlatıldığını da kapsayan bir eylemdir. Konu anlatımında, anlatılan ve söylenen şeylerin doğru olması, tek başına yetmez; bunu güzel bir üslûb ve akıcı bir anlatımla anlatmak da aynı derecede önemlidir.

2 – Allâh Tebareke we Teâlâ, yarattığı kâinata, doğa olaylarına, tabiattaki dengeye, sular, yağmurlar, topraklar, bitkiler ve hayvanlara değer vermekte, insanların da değer vermesi için sürekli doğadan ve doğadaki varlık ve olaylardan örnekler vermektedir. Dolayısıyla çevre bilinci İslam’da çok güzide bir yere sahip olmakta ve Müslümanlar’ın da sürekli olarak doğa ile birlikte yaşaması ve çevreye değer vermesi gerekmektedir.

Örneğin Waqıâ Sûresi’ndeki şu âyet-i kerîmelerin, hem anlatımdaki akıcılık ve üslûbdaki edebî tad, hem de Allâh-û Teâlâ’nın doğadan nasıl özenle örnekler verdiğini göstermesi bakımından dikkatle incelenmesi gerekir. Birlikte okuyalım:

 “Ektiğiniz tohuma ne dersiniz? Onu siz mi bitiriyorsunuz, yoksa bitiren Biz miyiz? Dileseydik onu kuru bir çöp yapardık da şaşkınlık içinde şöyle geveleyip dururdunuz: ‘Muhakkak biz çok ziyandayız. Daha doğrusu büsbütün mahrumuz’. İçtiğiniz suya ne dersiniz? Siz mi onu buluttan indirdiniz, yoksa indiren Biz miyiz? Dileseydik onu acı bir su yapardık. O halde şükretseydiniz ya! Tutuşturduğunuz ateşe ne dersiniz? Onun ağacını siz mi yarattınız, yoksa yaratan Biz miyiz? Biz onu bir ibret ve ıssız yerlerde yaşayanlara bir yarar kaynağı kıldık. O halde, O yüce Rabbinin adını yücelt.” (50)

Qûr’ân’da kâinattaki hadiselerden, doğa olaylarından, coğrafya ve toprak kökenli olgulardan, akarsulardan, bitkilerden, ağaçlardan, çiçeklerden ve hayvanlardan böylesine sıkça söz edilmesinin bir gayesi de, Qûr’ân’ın “Tewhîd” merkezli yeni bir inanç ve insan modeli oluşturma gayretidir. İslam’ın özünü ve temelini oluşturan kavram olan Tewhîd, “Allâh’ın birliğini” ifade eder. Allâh’ın birliği ise, insanlığın ve doğanın, insan, hayvan ve bitki tüm yaratılmışların birliğinde kendini göstermektedir. (51) Çünkü bütün kâinat, Allâh tarafından yaratılmıştır. Gökleri güneş, ay ve yıldızlarla, yeryüzünü çiçekler, ağaçlar, bağlar, bahçeler ve çeşitli hayvan türleriyle süsleyen Allâh’tır. Yeryüzünde suları akıtan, gökleri direksiz tutan, yağmurları yağdıran, gece ve gündüz arasındaki sınırı koruyan yine Allâh’tır. Kâinat bütün zenginliği ve canlılığıyla Allâh’ın eseri ve sanâtıdır. Nitekim Kızılderililer’in ünlü reisi Zitkala Sa’nın “Tabiâtın bahçelerinde küçük bir çocuk hayretiyle gezinirken, kuşların şakımasında, suların çağıldamasında ve çiçeklerin tatlı kokusunda Büyük Yaratıcı’nın fısıltılarını duyarım. ” şeklindeki veciz sözü, bu birliğe belki de en güzel bir biçimde vurgu yapmaktadır. (52)

sediyani-20120123-13.jpgZira dünyada ve kâinatta bulunan her şey Allâh’ı tesbih etmekte, Büyük Yaratıcı’yı övmektedir. (53) Buna göklerde olanların ve yerlerde olanların tümü, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar ve bütün hayvanlar dahildir. (54) Bizlere tohumlar, bitkiler, ağaçları sarmaş dolaş olmuş bağlar ve bahçeler yetiştirmek için üst üste yığılıp sıkışan bulutlardan şarıl şarıl akan sular indiren O’dur. (55)

Allâh Tebareke we Teâlâ, bizler ve hayvanlarımız yararlanalım diye yağmurlar yağdırmakta ve bu vesileyle toprakta ekinler, üzüm bağları, sebzeler, zeytin ve hurma ağaçları, iri ve sık ağaçlı bahçeler, meyveler ve çayırlıklar bitmektedir. (56) Gökten inen suyla bize besin olsun diye toprağın altından çeşitli ürünler çıkmaktadır. (57)

İnsan, yeryüzünün iki unsurundan yaratılmıştır; toprak ve su. Dolayısıyla insanın “toprağa” ve “suya” yabancılaşması, kendi özüne de yabancılaşmasıdır. Coğrafyaya, toprağa, ekine, kültüre, suya, denizlere, akarsulara, nehirlere, ırmaklara yabancılaşan insan, aslında kendine yabancılaşan insandır; öz kimliğini kaybetmiş, öz varlığından uzaklaşmış insandır. Kızılderililer’in efsanevî reisi Seattle’nin de çok güzel bir şekilde ifade ettiği gibi, “toprak insana değil, insan toprağa aittir”.

Yukarıda Qûr’ân dili ile ilgili olarak sohbet ederken, Allâh’ın sürekli olarak doğadan, bitki türlerinden, ağaç ve çiçeklerden örnekler verdiğini söylemiştik. Nûh Sûresi’nde öyle bir anlatım vardır ki, okuduğumuzda bedenimizde titreme meydana getirecek, yüreklerimizde yeşillikler açtıracak özelliğe sahiptir. Allâh-û Teâlâ bu sûrede, insanı bitkiye benzetmektedir. Evet, yanlış duymadınız! Yüce Râbbimiz, biz kullarını bitkiye benzetmektedir. Sözünü ettiğimiz âyet-i kerîmeler şunlardır:

 “Allâh sizi yerden bir bitki olarak bitirdi. Sonra sizi yine oraya döndürecek ve sizi yeniden çıkaracaktır.” (58)

Allâh-û Ekber... İnsanı büyüleyen ve tüm hücreleriyle titreten muhteşem bir anlatım. Bu iki âyetin hemen akabinde gelen iki âyette ise tam iki kere “arz” (yeryüzü) kelimesi zikredilmektedir. (59) Qûr’ân-ı Kerîm’in tamamında ise “yeryüzü” kelimesi 485 defa geçmektedir.

Üstâd Bediuzzaman Sâîd-i Nûrsî, aktardığımız âyet-i kerîmlerin anlamlarını kendine özgü hoş üslûbuyla o kadar güzel ve akıcı bir dille anlatmaktadır ki okuması ve dinlemesi hakikaten doyumsuz bir lezzet vermektedir: “Bir bahçeye benzeyen arzını, san’atının sergisi, yarattıklarının toplanma yeri, kudretinin aynası, hikmetinin medârı, râhmetinin çiçekdanlığı, cennetinin tarlası, mahlukâtının geçiş yeri, mevcudâtının mecrâsı, mesnuâtının ölçeği yapan Allâh, bütün noksan sıfatlardan beridir. Süslü canlılar, nakışlı kuşlar, meyveli ağaçlar, çiçekli bitkiler ilminin mucizeleri, san’atının harikaları, cömertliğinin hediyeleri, lütfunun müjdecileridir. Meyvelerin zinetinden, çiçeklerin tebessümü, seher meltemlerinde kuşların ötüşmesi, çiçeklerin yaprakları üzerine yağmurların âhengle düşmesi, annelerin küçük yavrulara karşı şefkat beslemeleri bir Vedud’un, cin ve insanlara rûhanî ve canlılara, meleklere ve cinlere kendisini tanıttırması, bir Rahmân’ın merhametini sergilemesi, bir Mennan’ın şefkatini göstermektedir.” (60)

sediyani-20120123-14.jpgQûr’ân, kainâta bütüncül bir bakış açısıyla bakar ki Üstâd Bediuzzaman bunu oldukça veciz bir dille ifade etmiştir. Zira Qûr’ân’da ekolojik denge gözler önüne serilerek dünyanın adeta bir ev olduğuna vurgu yapılır, yeryüzü için “döşek” benzetmesinde bulunulur.(61)  Üstâd Seyyîd Qutb, “O ki yeryüzünü sizler için bir döşek yaptı” (62) âyetini tefsir ederken, “Eğer yeryüzünün bu uyumu, bu âhengli bütünlüğü olmasaydı, insanlar bu gezegen üzerinde böylesine kolay ve güvenli bir biçimde yaşayamazlardı. Eğer bu gezegende bir araya gelen hayat unsurlarından bir tanesi bile var olmasaydı insanlar, yaşamlarını garanti eden bu uygun ortamın yokluğunda var olamazlardı. Eğer çevremizi saran havanın herhangi bir elementi belirlenen orandan birazcık daha eksik bırakılsaydı, insanların hayatlarını sürdürecekleri varsayılsa bile mutlaka nefes alıp vermeleri son derece güçleşecekti” demektedir.(63)  

Allâh Tebareke we Teâlâ, başka bir âyet-i kerîmede “Yeri de döşedik. Oraya dengeyi sağlayacak sağlam ulu dağlar yerleştirdik. Orada gönüller ve gözler açan her çeşit bitkiden çiftler bitirdik” (64) buyurmaktadır. Dikkat edilirse, Qâdir-i Mutlaq olan Allâh Celle we Celaluhu, bitkilerden bahsederken “gönüller ve gözler açan” ifadesini kullanmaktadır. Qûr’ân’ı dikkatli bir zihin ile okuyan herkes rahatlıkla fark edecektir ki, Allâh Tebareke we Teâlâ bitkilerden, ağaçlardan ve çiçeklerden, kendisinin muazzam bir san’atı olan doğadaki güzelliklerden hem sıkça söz etmekte, hem de söz ettiği vakit, onları sürekli överek, taltif ederek, bitkilerin güzelliğine iltifat ederek yapmaktadır. Allâh’ın bu âyette bitkilere “gönüller ve gözler açan” diyerek iltifat etmesini bu meyanda değerlendirebiliriz. Şâyet bu ifadeleri bitkiler için bir insanoğlu kullanmış olsa, bu durum “hayranlık ve övgü” olarak nitelendirilecekti. Ama işte aynı şeyi Allâh Tebareke we Teâlâ yapmaktadır. O halde ancak “kul” mertebesinde olan bizler, nasıl olur da Allâh’ın iltifat ettiği ve övdüğü doğadaki bu güzelliklere, ağaçlara, bitkilere, çiçeklere, meyve ve sebzelere, akarsulara ve hayvanlara karşı ilgisiz ve duyarsız olabiliriz? Allâh-û Teâlâ’nın övgüsünü ve iltifatını almış olan bu sebz-i sebz (yeşil bitki), mai-yi mai (mavi su) ve zer-i zer (sarı maden), bizlerden hiç mi biraz ilgi ve sevgi hak etmemektedirlerler?

Allâh Tebareke we Teâlâ, Hz. Dawud (as) Peygamber’e kuşlarla konuşma ve onların diliyle anlaşma yeteneği vermişti. Bunda bile bizler için sayısız ibretler ve çıkarılması gereken dersler vardır. Allâh, dağlara ve kuşlara şöyle sesleniyordu:

 “Andolsun Dawud’a tarafımızdan bir lütûf verdik. ‘Ey dağlar! Ey kuşlar! O’nunla birlikte Allâh’ı tesbih edin’ dedik.” (65)

sediyani-20120123-15.jpgElmalılı Hamdi Yazır, bu âyet-i kerîmeyi yorumlarken, “Çevreci bir bakış açısıyla bakıldığında, tamamen canlı ve bütüncül bir tabiât anlayışı ile karşı karşıyayız” (66) demekte, Üstâd Seyyîd Qutb ise aynı âyet-i kerîmeyle ilgili olarak şu satırları kaleme almaktadır: “Tüm varlıklar Yüce Allâh ile ortak bir ilişki kurdukları zaman canlı türleri arasında, hatta cansız varlıklar ile canlılar arasındaki farklılıklar ortadan kalkar. Bütün varlıklar Yüce Allâh’ın sunduğu dolaysız ve tek özde buluşur. Bu ortak öz, daha önce farklılıkların ve benzemezliklerin perdesi altında saklı idi. Fakat Yüce Allâh’a yönelen ortak tesbihlerde bu özün, varlık türleri arasında iletişim kurduğu, onları ortak bir melodinin titreşimlerinde buluşturduğu görülür.” (67)

Qûr’ân’ı inceleyen herkes, ekosistemin önemli üyeleri olan hayvanlara verilen önemi de fark edecektir.(68) Bitkilere önem veren ve onların adlarını sıkça zikreden Allâh Tebareke we Teâlâ, hayvanların isimlerini zikretmekten de imtina etmemektedir. Qûr’ân-ı Kerîm’de 17 kez köpeğin, 16 kez maymunun, 15 kez domuzun, 14 kez yılanın, 13 kez koyunun, 12 kez devenin, 11 kez öküz ve ineğin, 10 kez atın, 9 kez katırın, 8 kez eşeğin, 7 kez kurdun, 6 kez arının, 5 kez karıncanın, 4 kez örümceğin, 3 kez sivrisineğin ve 2 kez de sineğin ismi zikredilmektedir. Hatta öyle ki, Qûr’an-ı Kerîm’deki bazı sûreler bizzat hayvan ismi taşımaktadırlar; hayvanların isimleri Qûr’ân sûrelerine isim olmaktadırlar. Örneğin “Baqara” (İnek), “Nahl” (Arı), “Ankebut” (Örümcek), “Neml” (Karınca) gibi.

Bununla birlikte, Qûr’ân’ın hayvanlarla ilgili belki de en dikkat çekici ve çarpıcı nitelemesi, hayvanların da tıpkı bizler gibi “ümmet” olduklarının ifade edilmesidir. İslamî öğreti ve literatürde özel ve güzide bir kavram olan “ümmet” kavramının hayvanlar için de kullanılmış olması, hakikaten dikkat çekici ve çarpıcı bir durumdur:

 “Yeryüzünde gezen bütün hayvanlar ve iki kanadıyla uçan bütün kuşlar, tıpkı sizler gibi birer ümmettirler. Biz Kitab’da hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Sonunda hepsi Râb’lerinin huzuruna toplanıp getirileceklerdir.” (69)

Üstâd Seyyîd Qutb, bu âyet-i kerîmeden yola çıkarak, kuşların, hayvanların ve böceklerin kendi aralarında anlaşmalarını sağlayan özel dilleri ve koruma araçları olduğunu söylemektedir. Qutb’a göre, bunların birer canlılar topluluğu olmaları, yapımlarını düzenleyen, belirlenmiş bağları bulunmalarını ve kendi aralarında anlaşmalarını sağlayan araçların olmasını gerektirmektedir.(70)

Allâh Tebareke we Teâlâ, hayvanlardan bahsederken, onlardan insanlar için sayısız nimet ve hizmetlerin bulunduğuna da özellikle işaret etmekte, bizlere hatırlatmaktadır. Allâh-û Râbb’el- Alemîn, gökten yağmurların indirildiğini ve bu yağmurlar sayesinde hem içeceğimiz suyun oluştuğunu, hem de hayvanlarımızın otlandığı ot ve ağaçların yeşerip vücûd bullduğunu belirtmekte, büyükbaş hayvanlarda ve davarlarda da sayısız ibretler bulunduğunu hatırlatmakta, davarların karınlarındaki işkembe ile kan arasından halis bir süt içtiğimizi ve bu sütün, içenlerin boğazından afiyetle geçtiğini söylemektedir.(71) Allâh-û Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

 sediyani-20120123-16.jpg“Allâh davarları da yarattı. Onlarda sizi soğuktan koruyan (deri, yün, kıl gibi) maddeler ve birçok faydalar vardır. Hem onların etlerini ve ürünlerini de yersiniz. Onları akşamleyin ağıllarına getirir, sabahleyin otlaklara salıverirken de bambaşka bir zevk alırsınız. Onlar yüklerinizi taşırlar; öyle uzak diyarlara kadar götürürler ki, onlar olmaksızın son derece zahmet ve meşakkat çekersiniz. Şüphesiz Râbbiniz çok esirgeyicidir, çok merhametlidir. Hem binesiniz diye, hem de süs olarak atları, katırları ve merkepleri de yarattı. Bilemeyeceğiniz daha nice şeyleri de yaratır.” (72)

Bütün anlattıklarımızın ve sohbetimizin “anadüşüncesini” oluşturan ve yazının bu bölümüne “çentik” olarak seçtiğimiz Kızılderili sözünde ifadesini bulan “tabiâtın ve arzın insana değil, insanın tabiâta ve arza (doğaya ve toprağa) ait olduğu” gerçeği, Qûr’ân’ın pekçok yerinde Allâh tarafından açıkça verilen bir mesajdır. Qûr’ân’ın, tabiâtın yaratılışındaki nizamlı ve maksatlı yapısına sık sık yaptığı bu vurguyu hatırlatan İsmail R. Faruqî’nin şu tesbitleri, insan – tabiât ilişkisini çok güzel bir biçimde özetlemektedir: “Evvelâ, tabiât insanın değil, Allâh’ın mülküdür. İkincisi, tabiât nizamı onda, belli kurallar dahilinde, istediği değişiklikleri yapabilen insanın emrindedir. Tabiât uysal bir mahiyette yaratılmıştır. Üçüncüsü, insanın tabiâttan yararlanmasında ve onu kullanmasında ahlakî davranma zorunluluğu vardır. Dördüncüsü, İslam insandan, tabiî bilimleri (çevre bilimi, ekoloji – İ. S.) ve tabiâtın genel düzen ve güvenliğini oluşturan kanunları (doğanın dengesi, ekosistem – İ. S.) araştırmasını ve onları anlamasını ister.” (73)

Havanın temizlenmesinde, yağmurun yağmasında, toprağın korunmasında, rengarenk çiçek ve yapraklarla, çeşit çeşit meyveleri, ferahlatıcı gölge ve manzaralarıyla yeryüzünün cennete çevrilmesinde ağaç ve yeşilliğin rolü âşikârdır. Zaten “cennet” de kelime olarak “bağlık, bahçelik, gölgelik” gibi anlamlara gelmektedir.(74)

Âzîz İslam dînî, çevre bilincine ve bitkiler ile hayvanların hukuklarının korunmasına büyük önem vermiştir. Qûr’ân âyetleri bu hususta insanları defaatle uyarmakta, Allâh Tebareke we Teâlâ kullarına çevre bilinci kazandırmak ve onların ekolojik duyarlılığını arttırmak istemektedir. Allâh’ın kitabı Qûr’ân-ı Âzimuşşân’daki bu hassasiyetin aynısını Sevgili Peygamberimiz Hz. Mûhâmmed Mustafa (saw) Efendimiz’in sünnetinde ve hâdis-i şerîflerinde, “ilk Qûr’ân nesli” dediğimiz Ashab-ı Kiram’ın uygulamalarında da rahatlıkla müşâhâde edebiliriz.

Çevre düzenlemesinin, yeşil alan ve çevreyi ağaçlandırmanın önemini en güzel şekliyle İslam Peygamberi Mûhâmmed (saw)’in hâdis-i şerîflerinde ve uygulamalarında görmekteyiz. Sevgili Peygamberimiz (saw) bir hadislerinde şöyle buyuruyorlar: “Felâ yeğrisu’l- muslîmu ğersen; feye’kulu minhu insanun we lâ debbetun we lâ teyrun; illâ kane lehu sadaqatun’il- yewm’il- qiyâmeti.” (Bir Müslüman ağaç diker de o ağaçtan (ağacın meyvesinden) insan, hayvan veya kuşlar yerse, onların bu yedikleri kıyamet gününe kadar o Müslüman için sadaka olur.) (75) Yine Peygamber Efendimiz, benzer bir hâdisinde, “Müslümanlardan bir kimse bir ağaç dikerse, o ağaçtan yenen mahsul mutlaka onun için sadaka olur. Yine o ağaçtan çalınan meyve de o Müslüman için sadaka olur. Kuşların yediği de sadakadır. Herkesin ondan yiyip eksilttiği mahsul de onu diken Müslüman’a ait bir sadakadır” (76), başka bir hâdisinde “Kim bir ağaç diker, onu meyve verinceye dek koruma ve geliştirme hususunda gayret ederse, meyvesinden yendikçe Allâh katında onun için ecir vardır” (77) buyurmaktadır.

Düşünebiliyor musunuz? Sadece bir ağaç dikmekle ne büyük bir iş yaptığınızı, sadece bir tane ağaç dikmekle Yüce Yaratıcı katında ne kadar makbul bir âmel gerçekleştirdiğinizi görüyorsunuz.

Lütfen iki elinizi dizlerinizin üzerine koyun ve bir an için düşünün. Siz sadece bir ağaç dikiyorsunuz. Evet, yalnızca bir ağaç! Diktiğiniz o ağaç büyüyüp serpiliyor ve meyve veriyor. Elma, armut, kiraz, erik veya başka bir şey; önemli değil, herhangi bir meyve işte. Diktiğiniz o ağacın meyvesinden kimler yiyor? İşte Peygamber’in hadisinde belirtiliyor; insanlar yiyor, yerdeki hayvanlar yiyor, kuşlar yiyor. Siz hayattayken yiyorsunuz, kendiniz yiyorsunuz, sizinle birlikte onlar da yiyorlar. Sonra siz ölüyorsunuz ama diktiğiniz ağaç yaşamaya devam ediyor. Ağaç, sizinle birlikte ölmüyor. Siz öldükten sonra o diktiğiniz ağaç, belki 10 yıl, belki 50 yıl, belki 150 yıl daha yaşıyor. Yaşadığı müddetçe meyve vermeye devam ediyor ve meyve verdiği müddetçe de insanlar, hayvanlar ve kuşlar o ağaçtan beslenmeye, faydalanmaya devam ediyorlar. İşte sizden sonra, hayattayken diktiğiniz o ağacın meyvesine her insan parmağı değdiğinde, ağacın meyvesine her kuş gagası değdiğinde, hatta meyvenin içine her küçük kurtçuk hayvanı girdiğinde, siz sevap kazanıyorsunuz. Ve bu sevaplar, günâhlarınıza kefaret oluyor. Siz öleli, âhiret yurduna göç edeli belki 50 yıl olmuş ama size buradan, dünya hayatından hâlâ sadaka geliyor, gelmeye devam ediyor. 

Müthiş birşey bu! Allâh aşkına, şu yaşadığımız hayatta, şu imtihan dünyasında bundan daha muhteşem bir olay gösterebilir misiniz?

sediyani-20120123-17.jpgPeygamber Efendimiz, mübârek yaşamı boyunca ashâbına ve ümmetine ağaç dikmeyi tavsiye etmiş, Müslümanlar’ı fidan dikmeye teşvik etmiştir. Nitekim Allâh’ın sevgili Resûlü bunu yalnızca teşvik etmekle kalmamış, kendisi ağaçlandırma çalışmalarını bizzat yaparak bu konuda da öncülük etmiş, ashâbına örnek olmuştur. Resûlullâh bizzat kendisi 500 hurma ağacı dikmiştir.(78)

Peygamberimiz Hz. Mûhâmmed (saw) ve O’nun güzide ashâbı ağaç dikme ve çevre düzenlemesinde bu derece hassas idi. Nitekim Sevgili Peygamber, “Kıyamet koparken bile olsa, elinizde bir fidan varsa, onu toprağa dikin” (79) diye tavsiye etmektedir. Doğaya ve çevreye, bitkiye, ağaca bu derece önem veren ikinci bir öğreti yoktur yeryüzünde.

İslam tarihine baktığımızda Sevgili Peygamber (saw)’in çevre korumasına büyük önem verdiğini görürüz. Zira kendisi bizzat çevre konusu ile ilgili çeşitli faaliyetlerde bulunmuştur. Nitekim Sevgili Peygamber (saw), Mekke-i Mükerreme bölgesi gibi Medine-i Münevvere ve etrafını, hatta Taif şehri ve civarını da “Haram Bölgesi” ilan etmiş, bu bölgelerde ağaç kesmeyi ve hayvan avlamayı yasaklamıştır. Yani bugünkü tabirle “sit alanı” ve “millî parklar” gibi kabul etmiştir.(80)

Adiyy bin Zeyd (r a), Allâh Resûlü (saw)’nün Medine’nin her cihetinden 2 beridlik (yaklaşık 12 mil; yaklaşık 36 km) bir alanı “hıma” (harem; koruluk) ilan ettiğini ve ağaçların kesilmesini, dalların koparılmasını yasakladığını rivayet etmektedir.(81) Resûl-i Ekrem (saw), bu bölgenin haremiyetini kollama amacıyla Bilâl bin Haris (ra)’i korucu tayin etti. Bu sahabe, görevine vefât edinceye kadar da devam etti.(82)  

Bugün “Nationalpark” (Ulusal Park) adını verdiğimiz ve hayvanları öldürmenin, bitkilere ve ağaçlara zarar vermenin yasak olduğu düzenlemeyi dünya tarihinde ilk olarak yapan kişi, Allâh Resûlü Mûhâmmed Mustafa (saw)’dır. Siret-i Nebi’yi, yani Peygamber Efendimiz’in mübarek hayatını “çevreci” bir gözle incelediğimizde, “Nationalpark” dediğimiz alanı tarihte ilk uygulayan kişi olduğunu rahatlıkla müşahede edebiliriz. Allâh’ın Sevgili Elçisi (saw), Mekke ve Medine bölgesini “Haram Bölgesi” ilan etmiştir. Bu mukaddes bölgede insan ve hayvan öldürmek, kan akıtmak, doğaya ve çevreye zarar vermek, ağaç kesmek, çiçek koparmak, bir ağacın yaprağını koparmak, yabanî bir otu ezmek, bir böceği ezmek, bir karıncayı incitmek, yerlere çöp atmak, bütün bunların hepsi kesin olarak yasaklanmıştır. Dünya tarihindeki ilk “Nationalpark”, işte burasıdır; Mekke ve Medine civarıdır. (83)

Böylece gerçek anlamda “çevrecilik” hareketi ilk olarak İslam ile başlamıştır, diyebiliriz.

Hz. Enes (ra)’ten gelen rivayete göre, Peygamberimiz (saw), Hayber Seferi’nden Medine’ye dönerken, Medine şehrini göstererek şöyle demiştir: “Yâ Râbbi! Medine’yi ‘Haram Belde’ ilan ettim. Onun iki kayalığı arası haram bölgedir. Ağaçları kesilmez, hayvanları avlanmaz, otu yolunmaz ve ağaçlarının yaprağı koparılmaz.” (84)

sediyani-20120123-18.jpgAllâh Resûlü, Medine’de belli sınırlar içinde ağaç kesen ve uygunsuz davranışta bulunan kimse için “Allâh’ın, meleklerin ve bütün insanların lâ’neti üzerine olsun” demiştir. Bu yasağın ihlâlini vicdanî yolla önlemek için Hz. Peygamber (saw) şöyle demiştir: “Medine, Air ve Sewr dağları arasında kalan kısımlarıyla haram bölgedir. Orada kim bir suç işlerse veya suç işleyeni himaye ederse, Allâh’ın, meleklerin ve bütün insanların lâ’neti üzerine olsun. Allâh kıyâmet gününde, onun ne tevbesini ne de fidyesini (farzlarını ve nafilelerini) kabul eder.” (85) Bununla kalmayan Peygamber Efendimiz, haram bölgeyi, hususî adamlar çıkararak bizzat işaretlemiştir. (86) Hatta Allâh Resûlü, yaşadıkları coğrafyalarda da bu türden “haram bölgeler” ilan etmek için talepte bulunan bir kısım kabilelere de bu konuda ruhsat vermiştir. Tay ve Ben-i Cureyş gibi.(87)

Hatta ve hatta, Allâh’ın Sevgili Elçisi Mûhâmmed (saw), Taif şehrinin tabiât güzelliklerinin korunması, ağaçlarının boş yere kesilmemesi ve hayvanlarının gereksiz yere avlanmaması için bir “Emirname” dahi yazdırmıştır. Peygamber Efendimiz’in yazdırdığı Emirname’de şöyle denilmektedir: “Rahmân ve Râhim olan Allâh’ın adıyla. Allâh’ın Elçisi Peygamber Mûhâmmed’den tüm mü’minlere: ‘Vecc Bölgesi’nin ulu ağaçları asla kesilemez. Hayvanları avlanamaz. Böyle bir şey yapan yakalandığı takdirde, ibret için dövülür ve elbisesi soyulur. Daha da ileri giderse, yakalanıp Mûhâmmed Peygamber’e götürülür. Bu, Allâh Elçisi Mûhâmmed Peygamber’in emridir.” (88)

Hz. Ömer (ra), halifeliği zamanında buranın korunması için hususî korumacı tayin etmiş (89), Ömer bin Abdulâzîz ise harem bölgesinden ağaç kesilmesine karşı nefretini şöyle ifade etmiştir: “Bana bir adamın şarap yüklenmiş olarak getirilmesi, haremden bir şey kesmiş olarak getirilmesinden daha ehvendir.” (90) Çünkü harem bölgesinde savaş esnasında bile ekinlerin tahrib ve imha edilmesi, lüzumsuz yere ağaç kesilmesi, gıda ihtiyacı haricinde hayvan kesilmesi caiz değildir. (91)   

Hz. Mûhâmmed (saw), çevre bilinci ile ilgili konularda sadece tavsiyeyle yetinmemiş, ormanları, ağaçları ve bitkileri, çiçekleri ve hayvanları koruma hususunda davranışlarıyla bizzat öncülük etmiş ve ashâbına her alanda olduğu gibi bu alanda da örnek olmuştur. Meselâ, Medine’nin uzak bir yöresinde “El- Ğabe” (Orman) bölgesini şartlı olarak kesime açmış, ağaç kesmek isteyene, kestiği ağacın yerine yenisini dikme şartını koşmuştur.(92) İbn-u Cûdube ve Ebû Mansur’dan nakledildiğine göre, Resûlullâh (saw) Zuqard Gazvesi’nden dönerken, Medine’nin uzağındaki Ben-i Harise otlağı olan Zuraybu’t- Tawîl denilen yerde konakladıklarında, Ensar’dan Ben-i Hariseler, “Ey Allâh’ın Rasûlü! Burası bizim deve ve koyunlarımızın otlağıdır, kadınlarımızın (tenezzüh için) çıkacağı yerlerdir” dediler. Bu sözleriyle onlar, El- Ğabe’nin yerini kastediyorlardı. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (saw), “Kim ki buradan bir ağaç kesecek olursa, onun karşılığı olmak üzere bir ağaç diksin” diye emretmiştir. Bu emir üzerine ağaçlar dikildi ve “El- Ğabe” (Orman) denen bölge işte bu şekilde oluştu.(93)

Allâh-û Ekber… İşte Peygamber Efendimiz ve ashâbı, ağaçlar konusunda bu derece hassas idiler. Bir ağacı kesmeye bile, ancak yerine başka bir ağaç dikmek şartıyla izin vermişlerdir. Nitekim bu şart sebebiyle de “El- Ğabe” (Ormanlık) bölgesi vücûd bulmuştur. Şayet ağaç kesmek isteyene, yerine başka bir ağaç dikmesi şartı getirilmemiş olsaydı, böyle bir ormanlık bölge de oluşmayacaktı.

Bu nasıl bir çevreci anlayıştır ki, ağaç kesmek isteyen birine bile, “Ancak yerine başka bir ağaç dikersen kesebilirsin. Aksi halde ağaç kesemezsin” diyor? Çevreye böylesine duyarlı, çevre konusunda bu kadar donanımlı bir bilinçle kuşanmış başka bir öğreti var mıdır? Yoktur. Çünkü nasıl ki insan onur ve haysiyeti, insanın özgürlük ve kurtuluşu ancak ve ancak İslam ile mümkündür ve insana en çok değer veren, ona kimlik ve kişilik kazandıran İslam’dır, nasıl ki insanın can, mal ve namus emniyeti ancak İslamî bir çatı altında hakikî mânâda güvence altındadır, aynı şekilde hayvanların ve bitkilerin hak ve hukukları da ancak İslam ile koruma altına alınabilir, hayvanların ve bitkilerin, develerin, ineklerin, atların, koyunların, keçilerin, kuşların, kelebeklerin, karıncaların, ağaçların, çiçeklerin, meyvelerin, sebzelerin, hatta yabanî otların bile üreme, yaşama, beslenme ve gelişme emniyeti ancak ve ancak İslamî bir çatı altında hakikî mânâda güvence altında olabilirler.

Değerli kardeşlerim;

Bir an için, bütün insanlık âilesinin, yeryüzündeki bütün insanların, en azından sadece bu konuda “Risâlet bahçesinin gülü” olan Sevgili Peygamberimiz Hz. Mûhâmmed Mustafa (saw) Efendimiz’in emrine ve sünnetine uygun davrandıklarını düşünelim. Her ağaç kesen, yerine mecburen bir ağaç dikecek! Bu konuda bütün dünyanın Hz. Mûhâmmed’i örnek aldığını varsayalım. Hiç düşündünüz mü, şimdi nasıl bir çevrede, nasıl bir dünyada yaşıyor olacaktık? Sizce yaşadığımız çevre sorunları, bugünkü nisbette olur muydu; su sorunu, kuraklık, çölleşme, çevre kirliliği, bugünkü korkunç durumda olur muydu?

Elbette ağaçlar, bizim pek çok açıdan faydalandığımız bitkilerdir. Hayvanlarda deve, inek, koyun, keçi gibi büyükbaş hayvanlar neyse, bitkilerde de ağaçlar odur. Benzetmeyi şu açıdan yaptım: Bunlar hem verdikleri ürünlerden, hem de bizzat kendilerinden, kendi vücûdlarından faydalandığımız varlıklardırlar. Misâlen, bu hayvanların hem verdikleri sütten faydalanıyoruz, hem de bizzat etini yiyoruz veya postundan, derisinden, hatta kıllarından yararlanıyoruz. Aynı şekilde ağaçlar da hem bize meyve veriyorlar, hem de onları kesip bizzat vücûdlarından yararlanıyoruz; tahta yapıyoruz, iskemle yapıyoruz, koltuk yapıyoruz, kalem ve kâğıt yapıyoruz.

Dolayısıyla ihtiyaca binaen ve yaşamı kolaylaştırmak amaçlı olarak ağaçları kesmek icab edebiliyor. Fakat işte, öyle güzel bir dînimiz ve öyle güzel bir peygamberimiz var ki, ihtiyaçlarımız için ağaç kesmemize müsaade ediyor, ancak kestiğimiz her ağaca karşılık yeni bir ağaç dikmemizi şart koşuyor. Bu şarta uyan bir dünyada “çölleşme, su sorunu, çevre kirliliği, kuraklık, ekolojik bozulma” gibi sorunlar olabilir mi? Qûr’ân ve Sünnet’teki emir ve yasakların hayata geçirildiği, insanlar tarafından tatbik edildiği bir dünya, ağaçların yemyeşil, suların masmavi, güneşin sapsarı, çiçeklerin kıpkırmızı olduğu bir dünya değil midir?

sediyani-20120123-19.jpgResûlullâh (saw), ağaç dikmeye çok ehemmiyet vermiş ve sürekli ashâbına ve ümmetine teşviklerde bulunmuştur. Bir hâdis-i şerîflerinde Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Kim yolcuların ve hayvanların gölgelendiği bir ağacı boşuna ve haksız olarak keserse, Allâh onu baş aşağı cehenneme atar.” (94) Düşünebiliyor musunuz? Bir ağaçı haksız yere kesmemiz bile cehennem azabıyla cezalandırılmayı gerektiriyor. Bu ise anlaşılamayacak bir durum değildir; zira toprağı ve suyu en iyi koruyan âmillerden biri ağaçtır. O toprak ve su ki, bizim yaratılışımızın iki hammadesidir. Nitekim Allâh Resûlü, “Ağaçtan her kim istifade etse, diken adına bir sadaka hükmündedir” buyurmuştur.(95) Ağaçtan istifade onun odunundan, yaprağından, güzelliğinden veya gölgesinden olabilir. Bu istifadeyi Allâh’ın herhangi bir mahluku, müşteri, hırsız, satıcı veya yolcu sıfatıyla yapar, bazen bir yabanî veya ehil hayvan yapar, fark etmez. Şu halde bunların hepsi ağacı diken kimse adına bir sadaka olmaktadır ve ağaç ayakta kaldığı müddetçe o kimseye bir sadaka-i cariye hükmüne geçmektedir.(96)    

Düşünün, sizin diktiğiniz ağaçtan istifade eden kişi, bunu hırsızlık amacıyla yapsa bile, bu durum sizin sevap kazanmanıza mani olmuyor. Yani siz bir ağaç dikiyorsunuz, birileri gelip o ağaçtan bir şey çalıyor, yaptığı şey hırsızlık, o bu hareketiyle günâh kazanıyor ama siz sevap kazanıyorsunuz. Hırsızın hırsızlığı bile size sevap kazandırıyor. Çünkü siz onu hayır amacıyla diktiniz.

Aynı şekilde, hâdis-i şerîfteki “ağaçtan istifade”, yalnızca o ağacın meyvesini yemek değildir. O’nun “güzelliğinden ve gölgesinden yararlanmak” da aynı kapsamda değerlendirilmiştir. Ağacın gölgesinden yararlanmak ne demektir? Yani bir yolcu gelip de bizim diktiğimiz ağacın gölgesinde oturup dinlense dahi biz bundan dolayı sevap kazanıyoruz. Peki, ağacın güzelliğinden yararlanmak ne demektir? Yani bir insan, çok sıkıntılı ve karamsar bir gününde ağacın yanına gelse, bizim diktiğimiz ağaca bakıp da içine birazcık olsun ferahlık gelse, biraz olsun içi açılsa bile biz bundan dolayı sevap kazanıyoruz.

İşte İslam, doğaya bu derece büyük önem vermiştir; bu derece çevre bilinci veren bir dîndir. O halde aynı bilinç, kendine “Müslüman” diyen ve İslam ümmetinin bir ferdi olma gayretinde olan bizlerde de olması gerekmez mi? İslam çevre bilincine bu derece büyük ehemmiyet gösterirken, bizim çevre bilincine sahip olmamamız, bu tür konulara karşı ilgisiz ve duyarsız olmamız, mensubu olduğumuz itikad dairesi içinde bir tezat oluşturmuyor mu?

Bakınız, Taif halkı Müslüman olmak üzere Medine’ye bir heyet gönderdiğinde, Hz. Peygamber (saw)’in hazırlattığı anlaşma metnine Taif bölgesi vadilerinin de koruma altına alındığı ve orada bitki örtüsünü tahrib etmenin, hayvan avlamanın yasaklandığı, bu yasağa uymayanların cezalandırılacağı bir madde konulmuştu.(97)  Hz.Ömer (ra) döneminde Sâ’d bin Ebi Waqqas (ra), bu emirnameyi esas tutarak yasağa uymayan birini cezalandırmıştır.(98)  Öyle ki, Hz. Peygamber (saw), gölgesinde yolcuların ve hayvanların gölgelendiği bir çöl bitkisi olan sidr ağacını bile kesmeyi yasaklamış ve kesene beddûâ etmiş, lâ’netlemiştir.(99)

sediyani-20120123-21.jpgResûl-i Ekrem ve ashâbı, ağaçlandırma konusuna büyük önem vermişlerdir. Dolayısıyla “ilk Qûr’an nesli” dediğimiz ashâb-ı kiramın örnek almamız gereken ilk özelliklerinden biri de budur. İlk halife Hz. Ebû Bekr (ra), Usame bin Zeyd (ra)’i ordunun başında Şam’a gönderdiğinde, ona şöyle vasiyet etmiştir: “Hurma ağaçlarını sökmeyin, yakmayın; diğer meyvâ ağaçlarını telef etmeyin. Koyunu, ineği, buzağıyı ve diğer hayvanları yemek haricinde bir amaçla öldürmeyin.” (100) İkinci halife Hz. Ömer (ra), Ebû Musa el- Eş’ârî’ (ra)’yi Basra’ya vali olarak gönderirken, görevleri arasında sokakların temizliğini de saymış (101), üçüncü halife Hz. Osman (ra), geç bir vakitte ağaç dikerken yanına gelen ve “Yâ Emîr’el- Mû’mînîn! Bu vakitte mi dikim yapıyorsun?” diye soran birine, “Bana uğradığında beni böyle hayırlı bir iş yaparken bulman, bozgunculardan biri gibi bulmandan daha iyidir” şeklinde cevap vermiştir.(102)   

Sahabe-i Kiram’ın ileri gelenlerinden Ebû’d- Derdâ (ra), Şam’da ikamet etmeye başlayınca orada fazla yeşillik olmadığını görmüş ve hemen ağaç dikmeye koyulmuştu. Bir gün ağaç dikmekle meşgul iken yanına biri yaklaştı ve “Sen Resûlullâh’ın sahabesi iken ağaç dikmekle mi uğraşıyorsun? Oysa senin daha mühim görevlerin olmalı” diyerek onun bu halini yadırgadı. Ebû’d- Derdâ hazretleri ise bu adama şu cevabı verdi: “Hele dur bakalım, hemen rastgele böyle alelacele hüküm verme. Ben Resûlullâh’ın şöyle buyurduğunu işittim: ‘Bir kimse bir ağaç diker de, o ağacın meyvesinden herhangi bir insan veya Allâh’ın yarattıklarından herhangi bir yaratık yerse, bu, o ağacı diken kimse için sadaka olur.’” (103)  

Nitekim râhmet peygamberi Hz. Mûhâmmed (saw), hayvanlara karşı da çok merhametli, hayvan haklarına çok saygılıydı. Bu hususta Hûd Sûresi’nin 40. âyet-i kerîmesinden yola çıkarak şöyle buyurmuştur: “Bu dili – ağzı söylemez hayvanlar hakkında Allâh’tan korkun. Onlara eziyet vermeden binin, acı çektirmeden boğazlayın.” (104)

İbn-i Mesud (ra) şöyle bir olay nakletmektedir: “Biz Allâh Resûlü ile bir seferde bulunuyorduk. Bir ara yanımızdan ayrılmıştı. Bu esnada yanında iki yavrusu bulunan bir serçe gördük ve yavrularını aldık. Kuş gelip üstümüzde dönmeye başladı. Hz. Peygamber gelip durumu görünce, ‘Yavrularını alarak bu kuşa kim eziyet verdi? Derhal yavrularını yerine koysun. Yavrularını kuşa geri vermedikçe ibadetleri kabul olmayacaktır’ dedi.” (105)

Hz. Peygamber (saw), yedirip içirmeyerek hapsedip ölümüne sebep olduğu bir kedi yüzünden bir kadının cehennemlik olduğunu (106), bir kişinin ise susuzluktan kıvranan bir köpeğe acıyıp ayakkabısıyla kuyudan su çekip içirdiği için cennete girdiğini haber vermiştir.(107)  

sediyani-20120123-22.jpgBitkilere ve hayvanlara bu derece büyük önem veren ve hukuklarının olduğunu kabul edip bunların korunmasını salık veren âzîz İslam dîni, nebatata ve hayvanata karşı gösterdiği bu hassasiyetin aynısını suya karşı da göstermiş, su kaynaklarının korunmasına ve temiz tutulmasına büyük önem vermiş, suyun israfına, gereksiz yere kullanımına ve tüketimine şiddetle karşı çıkmıştır.

Allâh’ın Sevgili Elçisi (saw), bir hâdis-i şerîfinde şöyle buyurmuştur: “Her kim boş, kuru ve çorak bir araziyi ihyâ ederse, bu amelinden dolayı Allâh tarafından mükâfatlandırılır. Herhangi bir canlı ondan faydalandıkça orayı ihyâ edene sadaka yazılır.” (108)

İşte günümüzün en büyük sorunu olan su sorununa, çölleşme ve kuraklık gibi büyük sorunlara karşı mücadele etmemiz için elimizdeki reçete budur; Allâh Resûlü (saw)’nün bu hâdisidir. Bu hâdisin üzerinde gerçekten ciddî olarak düşünmek ve eğer bu hâdise uygun davranışlar sergilenirse yaşadığımız topraklarda ne tür değişimler olabileceği üzerinde kafa yormak gerekir.

Bugün dünyada her üç kişiden biri su sıkıntısı çekiyor. Dünya genelinde 2 milyar 400 milyon insan sağlık hizmetleri ve hijyenin yetersiz olduğu yerlerde yaşarken Afrika’da bir insan günde ortalama 5 saatini temiz su bulmak için harcıyor. Her yıl 1 milyon 600 bin insan temiz su bulamadığı için ölüyor. Bunların % 90’ı da 5 yaşın altındaki çocuklar. 2050 yılına gelindiğinde dünya nüfûsunun 9, 3 milyara ulaşmasının beklendiği ve iklim değişiklikleri yüzünden 60 ülkede toplam 7 milyar insanın su kıtlığı yaşayacağı bildiriliyor. (109)

Dünyanın üçte birinin 2100 yılında çöl olma tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğu belirtiliyor. 250 milyonu aşkın insan çölleşmeden doğrudan etkileniyor. Dünya yüzeyinin üçte biri çölleşme tehdidi altında bulunuyor. Yaklaşık 135 milyon kişi sırf bu durum nedeniyle göç olgusuyla karşı karşıya. Dünyada yaklaşık 24 bin köy, 1400 km trenyolu, 30 bin km karayolu, 50 bin km kanal ve su yolu daimî olarak çölleşme tehdidi altında bulunuyor. Tahminler, dünyada 2025 yılında, 1990 yılına oranla çok daha az işlenebilir arazi kalacağına işaret ediyor. Dünyadaki tüm arazilerin % 30’u çölleşme nedeniyle tahrib olmuştur veya tehdit altında bulunuyor. (110)

sediyani-20120123-23.jpgİslam ise bu sorunla bilinçli ve bilimsel bir mücadeleyi öneriyor. Bu konuda Resûlullâh (saw), “Müslüman Müslüman’ın kardeşidir. Müslümanlar su ve korularda ortaktırlar” buyurmuştur. (111) Oysa Allâh Resûlü’nün bu tavsiyesine uymayan bugünkü devletler, birden fazla ülkenin topraklarında akan nehir suları için kavga etmekte, savaşlar yapmaktadır. Bu çok büyük bir tehlikedir; çünkü yeryüzünde 269 ırmak en az iki ülke tarafından paylaşılıyor.

İslam, çölleşmeye karşı tedbirler almayı, ağaçlandırmayı, sulandırmayı, su kaynaklarını ölçülü kullanmayı önerirken, suyu kirletmemeyi de emrediyor. Peygamber Efendimiz (saw), su kaynaklarının kirletilmemesi ve korunması için pek çok tavsiyelerde bulunmuştur. Resûl-i Ekrem (saw), içme sularının yakın çevresine çöp dökülmesini yasaklamış (112), “Hiç biriniz durgun sulara idrar yapmayın” diye buyurmuş (113), kuyulara yarıçapı 50 ziralık (arşınlık), yeni açılanlara ise 25 ziralık harîm mecburiyeti koymuş (114), kuyuların hayvan ağıllarına en az 40 zira mesafede olmaları gerektiğini ilan etmiş (115), kuyuların 25 ziralık çevresinin boş bırakılmasını emretmiştir.(116)   

Yüce dînimiz, tabiat nimetlerinden ölçülü faydalanmaya, suyun dengeli kullanımına o derece büyük ehemmiyet vermiştir ki, bir akarsudan abdest alırken bile, evet, yanlış duymadınız, akan bir nehirden, suyu akmakta olan bir ırmaktan abdest alırken bile suyu idareli kullanmamızı tavsiye etmiş, akan suyu bile israf etmemizi haram kılmıştır. Bir gün Sevgili Peygamberimiz (saw), akan bir dereden abdest almakta olan Sâ’d (ra)’e, “Bu israf nedir yâ Sâ’d?” diye sorduğunda, Sâ’d, “Dereden abdest almak israf olur mu yâ Resûlullâh?” diye karşılık vermiştir. Bunun üzerine Allâh Resûlü (saw) şöyle buyurmştur: “Evet, akan bir nehrin kenarında olsan dahi. Akan suyu bile gereksiniminden fazla kullanırsan israftır.” (117)

Oysa bugün yeryüzünde israf, bilinçsiz tüketim, su kaynaklarının doğru kullanılmaması, temel gıda maddelerinin yetersiz oluşu ve olanların da adaletsiz dağılımı yüzünden yeryüzünde açlık ve sefalet kol gezmekte, dünyada 852 milyon insan açlık sınırının altında yaşamakta, her yıl 5 milyon çocuk açlıktan ölmektedir.(118)

İslam Peygamberi (saw)’nin en önemli tavsiyelerinden 7’si şunlardır:

1 – Nimetlerin adil bir şekilde bölüşümü, infak, sadaka, fakirlere ve yoksullara yardım,

2 – Bitki ve hayvanların yaşam ve gelişim haklarının güvence altına alınıp korunması, ekolojik dengenin tahrib edilmemesi,

3 - Su kaynaklarının ölçülü ve bilinçli kullanımı,

4 – Kurak bölgelerin sulandırılması, ağaçlandırılması ve yeniden tabiî hayatın canlandırılmasının sağlanması,

5 – Çevreyi temiz tutmak,   

6 – Ormanlık alanların korunması, yeni ormanlık alanlar kurulması,

7 – Şehirleşmenin planlı bir şekilde yapılması, şehir inşâsının ve mimarinin belli bir ölçü ve ahenge göre düzenlenmesi.

Şu ibretâmiz hikmete bakın ki, bugün dünyanın ve insanlığın en büyük 7 sorunu ise şunlardır:

1 – Açlık ve yoksulluk,

2 – Ekolojik dengenin tahrib edilmesi,

3 – Su kaynaklarının yetersiz oluşu ve bilinçsiz kullanımı,

4 – Çölleşme,

5 – Çevre kirliliği,

6 – Orman yangınları,

7 – Çarpık şehirleşme.

sediyani-20120123-25.jpgİslam, bitki örtüsünün korunmasına, hayvanların yaşam ve gelişim haklarının güvence altına alınmasına, ekolojik dengenin korunmasına, su kaynaklarının bilinçli kullanılmasına, ağaçlandırmaya, çevre temizliğine büyük önem verdiği gibi, çarpık şehirleşmeye de şiddetle karşı çıkmıştır. Zira şehirleşme bilinci ve belediyecilik de İslam medeniyeti içinde çok müstesna ve önemli bir yer tutmaktadır. Bugün özellikle ülkemizdeki çarpık şehirleşme ve gecekondu gerçeği göz önünde bulundurulduğunda, İslam medeniyetinden öğreneceğimiz derslerin bizim açımızdan ne derece hayatî önem taşıdığı rahatça anlaşılacaktır.

Alman kadın dînbilimci Dr. Sigrid Hunke’nin dediği gibi, İslam medeniyetinde insanla tabiât arasındaki denge, ister küçük bir köyde, isterse büyük şehirde olsun, insan yerleşiminde doğrudan izlenilmektedir. İslam medeniyetinde evlerin ve binaların mimarîsi manzarayla bütünleşmiş, tabiâtla özdeşleşmiştir. Müslümanlar’ın elinden çıkmış ev, camiî, cadde, pazar ve şehir hayatının öteki bütün temel unsurları, tabiî faktörlerden maksimum ölçüde yararlanma esasına dayanıyordu. Evleri serinletmek için kullanılan rüzgâr kuleleri, yaz aylarında sığınmak üzere yapılan serin bodrumlar, soğuk ve tedariki için hazırlanan yeraltı sarnıçları bunun ifadesidir. (119)

İslam tarihinde modern ve sağlıklı şehirleşmeye dair canlı örnekler vardır. Iraq’ın güneyindeki Basra şehrinin mevkiî ve planı bizzat Hz. Ömer (ra) tarafından tesbit edilmiş ve 10 mil mesafedeki Dicle Nehri’nden şehre kanal açılmıştır. (120) Kufe şehrinin inşâsı ve şehir planı konusunda da Hz. Ömer (ra) açık talimat vermiş, buna göre ana caddeler 40 kol, ikinci caddeler 30 kol, üçüncü caddeler 20 kol, talî yollar 7 kol boyu genişliğinde inşâ edilmişti. 40 bin kişinin namaz kılabildiği camiînin etrafında geniş ve boş sahalar bırakılmıştı. (121)

sediyani-20120123-26.jpgİslam tarihinde şehirlerin fevkalade temiz ve bakımlı olduğuna dair de ilginç misaller vardır. Endülüs coğrafyasındaki Kurtuba, sadece İberya Yarımadası’nın değil, tüm Avrupa’nın en geniş ve modern şehriydi. Bu şehir, bundan tâ 500 yıl önce tek başına 300 hamam ve 50 hastahaneye sahipti. Avrupa şehirleri karanlık ve pislik içinde yüzerken Kurtuba’nın caddeleri öküz arabalarıyla muntazaman temizleniyor, evlerin duvarlarına tesbit olunan lambalarla aydınlanıyordu. Etrafını çeviren ve içlerinde gönül çeken her şeyin bulunduğu mesireleriyle meşhur olan genç şehir, dünyanın gözlerini kamaştıran süsüydü. (122)

Büyük düşünür ve sosyoloji ilminin kurucusu İbn-i Haldun, ünlü yapıtı “Mukaddime”de, şehirlerin kurulmasında dikkat edilecek hususları belirtirken, savunmaya elverişli, temiz havalı, bol sulu, mera ve tarım alanlarına yakın yerlerin seçilmesi gereğine işaret etmekte, havasız ve rüzgâra açık olmayan yerlerde hastalıkların başgöstereceğini söylemektedir. (123)

İşte İslam, böyle bir medeniyettir, kardeşlerim. Yitirdiğimiz hazine, böyle bir hazinedir.

Yapmamız gereken, bu kayıp hazineyi ortaya çıkarmak ve bu muazzam medeniyeti kürre-i arzda yeniden inşâ etmektir.

Bunu yeniden diriltmek, yeniden inşâ etmek, sanıldığı gibi zor da değildir.

Her birimiz sadece bir ağaç dikse, her birimiz sadece bir karış toprak sulasa, her birimiz sadece bir tuğla taşısa, bu medeniyet yeniden inşâ olacaktır.

 

sediyani@gmail.com

DİPNOTLAR:

(1) : Hûd, 61

(2) : İbn-i Kesir, Tefsir, cilt 2, s. 450

(3) : İbn’ul- Cewzî, Zad’ul- Mesir, cilt 4, s. 133, Beyrut 1984

(4) : İbn-i Kesir, age

(5) : İbn’ul- Cewzî, age

(6) : Ebû Hayyan, El- Behr’ul- Muhit, cilt 6, s. 175, Beyrut 1992

(7) : age

(8) : İbrahim Sediyani, Federal Almanya Cumhuriyeti Çevre, Doğa Koruma ve Reaktör Güvenliği Bakanlığı Doğa Koruma Dairesi, Federal Almanya Cumhuriyeti Doğa Koruma Birliği, Türkiye Araştırmalar Merkezi ve Lüneburg Üniversitesi işbirliğiyle gerçekleştirilen “Doğa ve Çevre Korumasında Biyolojik Çeşitliliğe Dair Kültürlerarası Duyarlılaştırma” adlı sempozyumda Almanca olarak yaptığı “Hayat Ağacımızdaki Yeşil Renk Yok Olmasın” adlı konuşmasından, Frankfurt 22.01.2009

(9) : Rahmân, 6 – 8

(10) : İbrahim Sediyani, agk

(11) : Prof. Richard Foltz, İslam’da Hayvan Hakları

(12) : İbrahim, 32; Nahl, 12, 14; Hacc, 65; Ankebut, 61; Lokman, 20; Fatr, 13; Zûmer, 5; Casiye, 13

(13) : Hicr, 16 – 20; Qamer, 49

(14) : Rahmân, 7 – 12

(15) : Dr. Muhsin Toprak, İslam’ın Çevre Bilincine Katkısı, Yeni Umut Dergisi, Sayı 69, Temmuz – Ağustos – Eylül 2005

(16) : Rahmân, 5 – 9

(17) : Casiye, 12

(18) : İbrahim, 33 – 34

(19) : Rûm, 41

(20) : Baqara, 205

(21) : Müslüm 19, İbn-i Mesud’dan rivayet etmiştir

(22) : Nûr, 35

(23) : Secde, 7

(24) : Beyhekî

(25) : Bezzar

(26) : Beyhekî

(27) : Mewkufât

(28) : Deylemî

(29) : Nûr, 41

(30) : Toşihiko İzutsu, Qûr’ân’da Allâh ve İnsan, s. 219

(31) : Âl-i İmrân, 83

(32) : Seyyîd Qutb, Fizilâl’il- Qûr’ân, İsrâ 44

(33) : Fetih, 4

(34) : Toşihiko İzutsu, İslam Düşüncesi Üzerine Makaleler, s. 158, 169 – 175, Anka Yayınları, İstanbul 2001

(35) : Veli Ulutürk, Kur’ân-ı Kerîm Allâh’ı Nasıl Tanımlıyor?, s. 63, Çağlayan Yayınları, İzmir 1985

(36) : Elizabeth Burgos – Debray, Ben, Rigoberta Menchú Tum / Guatemala’da Yaşam, Belge Yayınları, İstanbul 1993

(37) : Fussilet, 11

(38) : İsrâ, 14

(39) : Seyyîd Qutb, Fizilâl’il- Qûr’ân, cilt 9, s. 328 – 329, Hikmet Yayınları, İstanbul 1979

(40) : Mûhâmmed Ali es- Sabunî, Safwe’tul- Tefasîr, cilt 3, s. 380, Yeni Şafak Yayınları, İstanbul 1995

(41) : Enbiyâ, 30

(41) : Mûmînûn, 18

(43) : Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dîni Kûr’ân Dili

(44) : Fatr, 12

(45) : Doç. Dr. İbrahim Özdemir, Kûr’ân’a Göre Çevre, Makaleler

(46) : Râ’d, 4

(47) : Râ’d, 3

(48) : Nahl, 15

(49) : İbrahim Sediyani, Su, 2. Yudum, Haksöz, 14.03.2009 

(50) : Waqıâ, 63 – 74 

(51) : Doç. Dr. İbrahim Özdemir, Yalnız Gezegen, Kaynak Kitaplığı Yayınları, İstanbul 2001

(52) : İbrahim Sediyani, Adını Arayan Coğrafya, s. 26, Özedönüş Yayınevi, İstanbul 2009

(53) : İsrâ, 44; Hadid, 1; Cum’â, 1

(54) : Hacc, 18

(55) : Nebe, 14 – 16 

(56) : Abese, 25 – 32

(57) : Baqara, 21 – 22

(58) : Nûh, 17 – 18 

(59) : Nûh, 19 – 20

(60) : Abdulaziz Hatip, Risâle-i Nûr’dan Dûâlar, s. 170 – 171, Gençlik Yayınları, İstanbul 1993

(61) : Tâhâ, 53

(62) : Baqara, 22

(63) : Seyyîd Qutb, Fizilâl’il- Qûr’ân, Baqara 22, Hikmet Yayınları, İstanbul 1979

(64) : Kâf, 7 

(65) : Sebe, 10

(66) : Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, cilt 6, s. 353 – 354 

(67) : Seyyîd Qutb, age, cilt 12, s. 109 – 110

(68) : Richard Foltz, They are Communities Like You: Animals in Islamic Traditionand Muslim Culture, New York 2005

(69) : En’ âm, 38 

(70) : Seyyîd Qutb, age, cilt 11, s. 129 – 130 

(71) : Nahl, 66; Mû’mînun, 21

(72) : Nahl, 5 – 8; ayrıca bkz. Furqan, 48 – 49; Mû’mîn, 79 – 80; En’âm, 142

(73) : Ziyaüddin Serdar, Hilal Doğarken, s. 213 – 249, İnsan Yayınları, İstanbul 1994

(74) : Ali Rıza Temel, İslam’a Göre İnsan – Çevre İlişkisi 

(75) : - Mûslim, Musâkât, cilt 10

        - Ahmed ibn-i Hanbel, Mûsned, cilt 6, s. 444

        - Muhtar’ul- Ehâdis, 1215. Hâdis

        - Buharî, Edeb 27; Hars 1

(76) : Tecrîd-i Sarîh, cilt 7, s. 122

(77) : A. Wahhab Şa’ranî, Keşf’ul- Ğumme, cilt 2, s. 16, Kahire 1964

(78) : El- Hindî Kenz’ul- Ummal, cilt 3, s. 309 

(79) : - Buharî, Edeb’ul- Mûfret, s. 168, Kahire 1379

        - Ahmed ibn-i Hanbel, Mûsned, cilt 3, s. 191

        - Tecrîd-i Sarîh, cilt 7, s. 124

(80) : İbrahim Sediyani, Federal Almanya Cumhuriyeti Çevre, Doğa Koruma ve Reaktör Güvenliği Bakanlığı Doğa Koruma Dairesi, Federal Almanya Cumhuriyeti Doğa Koruma Birliği, Türkiye Araştırmalar Merkezi ve Lüneburg Üniversitesi işbirliğiyle gerçekleştirilen “Doğa ve Çevre Korumasında Biyolojik Çeşitliliğe Dair Kültürlerarası Duyarlılaştırma” adlı sempozyumda Almanca olarak yaptığı “Hayat Ağacımızdaki Yeşil Renk Yok Olmasın” adlı konuşmasından, Frankfurt 22.01.2009 

(81) : Ebû Dawud, Menasiq 96 

(82) : Yakut el- Hamewî, Mucem’ul- Buldan, cilt 5, s. 87, Beyrut 1957

(83) : İbrahim Sediyani, agk

(84) : Ebû Dawud, age

(85) : İbrahim Canan, Çevre Ahlakı, s. 72 – 80, Nesil Yayınları, İstanbul 1995

(86) : Semhudî, cilt 1, s. 97

(87) : İbrahim Canan, age, s. 78 – 80

(88) : Ebû Dawud, age

(89) : Belazurî, Fütuh’ul- Buldan, cilt 1, s. 15, Beyrut 1987

(90) : Yakut el- Hamewî, age

(91) : Mûhâmmed Hamidullâh, İslam’da Devlet İdaresi, s. 319

(92) : Belazurî, age, cilt 1, s. 17

(93) : Belazurî, age

(94) : Ebû Dawud, age, cilt 2, s. 650 – 651

(95) : Mûslim, Musakat 10; Buharî, Edeb 27

(96) : Aliyy’ul- Muttaqî el- Hindî, Kenz’ul- Ummal, cilt 3, s. 896

(97) : Mûhâmmed Hamidullâh, El- Wesaiq, s. 236 – 238, s. 240, Beyrut 1969; Mûhâmmed Hamidullâh, İslam Peygamberi, cilt 1, s. 500, İstanbul 2003 

(98) : Ebû Dawud, Menasiq 96

(99) : Ebû Dawud, Edeb 159  

(100) : İbn’ul- Esir, El- Kâmil Fi’t- Tarih, cilt 2, s. 200, Beyrut 1987

(101) : Darimî, Sûnen, Muqaddime 46

(102) : Aliyy’ul- Muttaqî el- Hindî, age, cilt 3, s. 909

(103) : Ahmed ibn-i Hanbel, Mûsned, cilt 6, s. 444 

(104) : Tefsir-i İbn-i Kesir, cilt 4, s. 254, İstanbul 1985 

(105) : A. Wahhab Şa’ranî, Keşf’ul- Ğumme, cilt 2, s. 155, Kahire 1964

(106) : Buharî, Ezan 90  

(107) : Buharî, Bed’ul- Xelq, cilt 17, Edeb 17; İmâm Newewî, Riyaz’us- Salihîn, Hâdis no: 1608

(108) : Mûnawî, Feyz’ul- Qadir, cilt 6, s. 39

(109) : İbrahim Sediyani, Su, 2. Yudum, Haksöz, 14.03.2009

(110) : İbrahim Sediyani, agm 

(111) : Ebû Ubeyd, Kitab’ul- Emwal, s. 323, İstanbul 1981

(112) : Servet Armağan, İslam’da Çevre Hukukunun Genel Esasları, İslam ve Çevre, s. 250

(113) : Ebû Dawud, Sûnen, cilt 1, s. 17

(114) : Hâkim, Mûstedrek, cilt 4, s. 97 – 98

(115) : İbn-i Mace, Rûhun, cilt 2, s. 831

(116) : Ahmer, Mûsned, cilt 2, s. 494

(117) : Şeyh Dr. Ahmed Kuftaru, Sovyetler Birliği’nde düzenlenen “İnsanlığın Yaşamı İçin Dünya Çevre Düzenlemesi ve Gelişimi” konulu panelde yaptığı konuşma, Moskova 15. – 19.01.1990

(118) : İbrahim Sediyani, Çocuklarımız Aç, Haksöz, 26.04.2006

(119) : Dr. Sigrid Hunke, Allahs Sonne über dem Abendland – Unser arabisches Erbe, Stuttgart 1960 

(120) : Şibl-i Numanî, Hz. Ömer ve Devlet İdaresi, cilt 2, s. 125 – 126

(121) : Şibl-i Numanî, age, cilt 2, s. 128

(122) : Dr. Sigrid Hunke, age

(123) : İbn-i Haldun, Mukaddime, s. 313 – 314

 sediyani-20120123-20.jpg

Bostanê Cemşîdiye, 28 Şehrivar 1390

  • Yorumlar 6
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim