Yaseminler Gülümsüyordu Ellerimiz Kavuştuğunda –11

05.01.2012 19:59

İbrahim Sediyani

Konuşmamı bitirdikten sonra önce başımı kaldırıp salondaki dinleyicilere, sonra da sağıma dönüp tercümanım Doğan Özlük’e baktım.

İranlı kardeşlerimizin o konuşmayı nasıl karşıladıklarını bilebilecek durumda değildim elbette ki; ancak samimî söylüyorum, ben Doğan kardeşe kelimenin gerçek mânâsıyla hayran kalmıştım. Öyle bir konuşmayı hiç kekelemeden Farsça’ya nasıl çevirdi, bir defa olsun takılmadan nasıl cümle cümle tercüme etti, şu şaşkın aklımın alacağı iş değildi.

Ben Doğan’ın Farsça bildiğini önceden de biliyordum; Farsça konusunda sandığımdan da iyi olduğunu Tahran’da insanlarla yaptığı sohbetlerde anlamıştım. Fakat bu kadarını, evet, bu kadarını hiç mi hiç beklemiyordum. Bravo, bravo Ağa-yê Doğan Özlük. Tebrikler...

Konuşma bittikten sonra, ikimiz de kürsüden inip salonun ön tarafındaki protokol sırasındaki yerimize geçtik. Oraya vardığımızda, Sanat Enstitüsü (Fars. ﻫﻨﺭﻯ ﺤﻮﺯﻩ [Hozê Hûnerî]) İslamî Uyanış Edebiyatı (Fars. ﺍﺴﻼﻤﻰ ﺒﻴﺩﺍﺮﻯ ﻮﻴﮊﮦ [Wêje Bidarê İslamî]) Birimi Sorumlusu Nasır Zerrabî (ﺯﺮﺍﺒﻰ ﻨﺎﺼﺮ) kalkıp beni kucakladı.

Gözleri parlıyordu Nasır Zerrabî (ﺯﺮﺍﺒﻰ ﻨﺎﺼﺮ)’nin sevinçten. Yaşı 60 ama yüzü zaten çocuk gibi; çocuk gibi seviniyordu. Ellerini göğsünün üzerinde birleştirip avuçlayarak, sevinç içinde “Xêyli hub, Ağacan! Xêyli xub, xêyli xub!” diyordu bana.

Daha sonra programın Azerî moderatörü Cemile Mûnzewî (ﻤﻨﺯﻮﻯ ﺠﻤﻴﻠﻪ) çıktı tekrar kürsüye. Konuşmadan dolayı teşekkür ettikten sonra, konuklara müzik ziyafeti sunmaları için İranlı müzik topluluğu Grup Mihrab (Fars. ﻤﺤﺮﺍﺐ ﮔﺮﻮﻩ [Gûruh Mihrâb])’nu sahneye dâvet etti.

7 kişilik bir müzik topluluğu olan Grup Mihrab (Fars. ﻤﺤﺮﺍﺐ ﮔﺮﻮﻩ [Gûruh Mihrâb]), biribirinden güzel Farsça ezgilerini koro halinde seslendirerek, konuklara hoş bir müzik tadı sundu.

Grup Mihrab (Fars. ﻤﺤﺮﺍﺐ ﮔﺮﻮﻩ [Gûruh Mihrâb])’ın verdiği müzik ziyafetinden sonra moderatör Cemile Mûnzewî (ﻤﻨﺯﻮﻯ ﺠﻤﻴﻠﻪ) yeniden kürsüye çıktı ve bu kez de, bizim müzik sanatçısı arkadaşımız Mikail’i sahneye çağırdı.

Mikail, biribirinden güzel ve kendi eserleri olan Türkçe ezgileriyle, konukların adetâ gönül dünyasını okşadı. Hem okuduğu ezgiler çok güzel, hem de – maşallâh – dinlemeye doyum olmayan kadife bir sese sahip olduğu için, konuklar O’nu hüzünlü bakışlarla ve içlenerek dinliyorlardı.

Aynı zamanda Mavi Marmara gemisindeki iki ses sanatçısından biri olan Mikail kardeşin, hele hele Mavi Marmara için yazıp bestelediği, kendi eseri olan “Bir Feryâd” adlı ezgisi var ki, bu muhteşem ezgiyi O’nun kadife sesinden dinlediğimizde, adetâ kendimizden geçmiş, gözlerimizin buğulanmasına ve kirpiklerimizin ıslanmasına mâni olamıyorduk:

 “Lâ İlahe İllallâh, her şeyinle Bismillâh,
Lâ İlahe İllallâh, Lâ İlahe İllallâh.
Lâ İlahe İllallâh, her şeyinle Bismillâh,
Lâ İlahe İllallâh, Lâ İlahe İllallâh.

Bir feryâdsın bir feryâd oy mazlum,
Âhın dağlara sorulsun,
Bir feryâdsın bir feryâd oy Yasin,
Âhın çağlara sorulsun,
Yüreğimden bir dûâ süzülsün,
Yetimin alnı öpülsün,
Yüreğimden bir dûâ süzülsün,
Yetimin alnı öpülsün.

Lâ İlahe İllallâh, her şeyinle Bismillâh,

Lâ İlahe İllallâh, Lâ İlahe İllallâh.
Lâ İlahe İllallâh, her şeyinle Bismillâh,
Lâ İlahe İllallâh, Lâ İlahe İllallâh.

Bir kardeşlik bir sevdâ oy Gazzem,
Gemilerimiz aşk dolsun,
Bir kardeşlik bir sevdâ oy mazlum,
Mavi Marmara yâr olsun,
Yardımlarla yürekler yol alsın,
Eyyûbîler hep var olsun,
Yardımlarla yiğitler yol alsın,
Cevdet Necdet hep var olsun.

Lâ İlahe İllallâh, her şeyinle Bismillâh,
Lâ İlahe İllallâh, Lâ İlahe İllallâh.
Lâ İlahe İllallâh, her şeyinle Bismillâh,
Lâ İlahe İllallâh, Lâ İlahe İllallâh.

Bir sabırsın bir Yakub ey yolcu,
Uykuların dar dar o gün,
Bir zindansın bir Yusuf ey yolcu,
Dûâların var yâr o gün,
Mecnunca yâr Leylâ’ya varmaksa,
Azığın çok al al da gel,
Keremce yâr Aslı’ya varmaksa,
Aşkını çok yak yak da gel.

Lâ İlahe İllallâh, her şeyinle Bismillâh,
Lâ İlahe İllallâh, Lâ İlahe İllallâh.
Lâ İlahe İllallâh, her şeyinle Bismillâh,
Lâ İlahe İllallâh, Lâ İlahe İllallâh.

Bir özünde bir sözlü yiğidim,
Mâşuksun yâre ne çare?
Bir Fahri’sin bir Furkan ey yolcu,
Gönül Mevlâ’ya Hüdâ’ya,
Secdegâha bin alın koysan da,
Herşeyinle hep hep orda,
Secdegâha bin alın koysan da,
Herşeyinle can can fedâ.

Lâ İlahe İllallâh, her şeyinle Bismillâh,
Lâ İlahe İllallâh, Lâ İlahe İllallâh.
Lâ İlahe İllallâh, her şeyinle Bismillâh,
Lâ İlahe İllallâh, Lâ İlahe İllallâh.

Bir Hayber’sin bir Hayber ey Yahud,
Aczin dünyaya nâm bugün,
Bir haykırış bir doğuş ey şehîd,
Dünya kıyâmda can bugün,
Yahudîler hep zûlüm etse de,
Çetin, Cengiz’ler hep yolda,
Zalimler de hep zûlüm etse de,
Haydar, İbrahim can fedâ.

Lâ İlahe İllallâh, her şeyinle Bismillâh,
Lâ İlahe İllallâh, Lâ İlahe İllallâh.
Lâ İlahe İllallâh, her şeyinle Bismillâh,
Lâ İlahe İllallâh, Lâ İlahe İllallâh.”

Ağa-yê Mikail’in söylediği güzel ezgilerden sonra Azerî moderatör Cemile Mûnzewî (ﻤﻨﺯﻮﻯ ﺠﻤﻴﻠﻪ) yeniden kürsüye çıktı. Programın son bölümünde “ödül töreni” yapılacaktı. San’at ve edebiyât alanında dereceye giren öğrencilere, “geleceğin sanatçılarına” ve “geleceğin edebiyâtçılarına” ödüller verilecekti.

Cemile Mûnzewî (ﻤﻨﺯﻮﻯ ﺠﻤﻴﻠﻪ) Hânım, dereceye giren çocuklara ödüllerini verecek kişiyi anons ettiğinde, İran’a geldiğim günden beriki en büyük şaşkınlığımı ve sevincimi yaşamıştım:

- San’at ve edebiyât alanındaki çalışmalarıyla dereceye giren, geleceğin sanatçıları ve edebiyâtçıları olacak olan bu minik öğrencilerimize, bu yetenekli çocuklarımıza ödüllerini bizzat takdim etmesi için, biraz önce dinlediğimiz o güzel konuşmayı yapan, bizleri geniş bir yelpazede aydınlatan, bize evrensel bir bilinç aşılayan, ufkumuzu genişleten değerli edebiyâtçı kardeşimiz Ağa-yê İbrahim Sediyani’yi yeniden sahneye dâvet ediyoruz...

O an yaşadığım mutluluğu ve “travma”yı anlatamam. Hiç beklemiyordum böyle bir şeyi. Çok hoş bir sürpriz olmuştu benim için. “Çocuklarıma” ödül verecektim. Onların o minik ellerine, o pamuk avuçlarına ödüllerini ben tutuşturacaktım. O ceylan gözlerinin, ödül kazanmanın sevinciyle ışıl ışıl parlamasını ilk ben görecektim.

Oldukça karışık olan duygularla yerimden kalktım ve ürkek adımlarla sahneye çıktım. Kürsüye varınca, Cemile Hânım’a hafiften selam verdim. Gülümsüyordu ablam; Tebriz gibi, Azerbaycan gibi, Can Azerbaycan gibi.

“Çocuklarımın” tek tek isimleri okunuyor, ismi okunan “aslan oğullarım” ve “ceylan kızlarım” yanıma geliyor, ben de “hediye paketi gibi paketlenmiş olan” ödüllerini o minik ellerine tutuşturuyordum.

Hepsi de ne kadar tatlıydılar, Allâh’ım, ne kadar tatlı gülüyorlardı, ne kadar sevimli bir gülücük gönderiyorlardı yüzüme karşı! Tıpkı Malcolm’ım gibi yakışıklı, tıpkı Elif Yaren’im gibi güzeldiler. İnanın kendimi çok zor tutuyordum; onların eline bu şekilde ödül tutuşturup göndermek istemiyordum; kucaklayıp tek tek öpmek istiyordum bu çocuklarımı. Her biri bir goncagül, her biri bir nergis, her biri bir yasemin, her biri bir kardelen, her biri bir gúldexun:

“Sen kaparsan gözlerini
soğur bütün tonları turuncunun
kaybolur yeşil
karlara bürünür türkümüzü çağıran dağlar
yumma kapanmasın gözkapakların
bak, her bahar yeni bir yaşamdır memleketimde
çocukların buğday renkli saçlarına düşer günışığı
her biri bir tomurcuktur bebelerimiz
hep güneşe doğru bakar ayçiçeği yüzleri
dağlar yükselir, ırmaklar akar, berfinler açar
iki memelerinin arasında
ve yitik coğrafyaların haritasıdır
minik avuç içlerindeki çizgiler.”

Tahran’daki çocuklarımın arasındayken, Siirt’teki çocuklarım düşmüştü aklıma. 2011’in ilk yarısında en çok Siirtli çocuklarımdan dolayı tatmıştım mutluluğu; 2011’in ikinci yarısında da en çok Tahranlı çocuklarımdan dolayı.

Tahran’daki çocuklarıma “edebiyât alanındaki ödüllerini” verirken, edebiyât alanındaki çalışmalarımı sınıflarında ders olarak okuyan, okulun bahçesinde toplu bir halde bana selam gönderen Siirt’teki çocuklarım gelmişti aklıma:

“Emzirmesi biten bir bebeğin
ağzının iki yanından süzülen
anne sütü gibi akıyor Dicle ve Fırat
çocukların iki memesi arasında büyüyor
ve özgürleşiyor yitik ülkem Gülistan
ana kucağı gibi sıcaktır Ğarzan ovası
ve bir babanın merhametini saklar bağrında Serhat
ağladıkça yeşile çalar gözlerin
yeşile çalar Zigana geçidi
yeşile çalar Eleşkirt
yeşile Beytüşşebap, Erbaa ve Şebinkarahisar
daha bir asildir Kızılırmak sen ağladıkça
daha bir ulaşılmaz kılınır Erciyes
ve Ninova’ya daha bir yakın durur Hattuşaş.”

Ödül dağıtımı seramonisinden sonra moderatör Cemile Mûnzewî (ﻤﻨﺯﻮﻯ ﺠﻤﻴﻠﻪ) kısa bir “kapanış konuşması” yapıp tüm konukları ve katılımcıları selamladı, etkinliğe ilgi duyan herkese teşekkür edip programı sonlandırdı.

Program bittiğinde, dışarıda çoktan karanlık olmuştu bile.

Bizler Sanat Enstitüsü (Fars. ﻫﻨﺭﻯ ﺤﻮﺯﻩ [Hozê Hûnerî])’ne ait mescîdde akşam ve yatsı namazlarını kıldıktan sonra, Nasır Zerrabî (ﺯﺮﺍﺒﻰ ﻨﺎﺼﺮ) ve diğer yetkililerden hatır istiyor ve yarın tekrar görüşmek üzere otelimize gidiyoruz.

İran’ın en güçlü ve saygın haber sitelerinden olan ve ismi “Işıldayan” anlamına gelen Tabnak (ﺘﺎﺒﻨﺎﮎ) adlı web sitesinin (www.tabnak.ir) muhabiri Seyyîd Amir Habib Pur (ﺤﺒﻴﺐﭘﻮﺮ ﻋﺎﻤﻴﺮ ﺴﻴﺪ) da bizimle birlikte geliyor.

Tabnak (ﺘﺎﺒﻨﺎﮎ) sitesi dün Doğan’la ve benle bir ropörtaj yapmıştı; fakat Mikail yoktu. Çünkü O dün gece geldi İran’a. İşte site, bizimle yaptığı ropörtajı Mikail’le de yapıp böylece Mavi Marmara ile ilgili hazırladığı haber dosyasını tamamlamış olacaktı.

Otel zaten enstitüye yakındı; oraya gidip söyleşiyi de orada tamamlamanın daha güzel olacağını söyledik. Hem rahat eder, hem de birşeyler içerdik. Zaten yürüyerek birkaç sokak ötedeydi.

Seyyîd Amir Habib Pur (ﺤﺒﻴﺐﭘﻮﺮ ﻋﺎﻤﻴﺮ ﺴﻴﺪ), Doğan, Mikail ve ben, Sümeyye Caddesi (Fars. ﺴﻤﻴ۔ﻪ ﺨﻴﺎﺒﺎﻨ۔ﻰ [Xiyabanê Sûmeyye]) adresinde bulunan Sanat Enstitüsü (Fars. ﻫﻨﺭﻯ ﺤﻮﺯﻩ [Hozê Hûnerî])’nden Ayetullâh Taleganî Caddesi (Fars. ﻄﺎﻟﻘﺎﺫﻰ ﺍﻴﺖﷲ ﺨﻴﺎﺒﺎﺫﻰ [Xiyabanê Ayetullâh Taleqanî]) üzerinde bulunan Huweyze Oteli (Fars. ﻫﻭﻴﺯﻩ  ﻫﺘ۔ﻝ [Hotel Huweyze])’ne yürüyerek ve yolda sohbet ederek geliyoruz.

Otelin resepsiyon katında (zemin kat) bulunan café bölümünde oturup aperatif birşeyler ve ananas suyu içiyoruz. (İran’da bulunduğumuz süre içinde hep ananas suyu içtik. Burada çok tüketiliyor bu içecek ve tadı da oldukça güzel.)

Biraz dinlenmiş olduktan sonra, “üçlü söyleşi” dosyasının son halkası olan Mikail’le de konuşup bu çalışmayı tamamlamaya gelmişti sıra.

Seyyîd Amir Habib Pur (ﺤﺒﻴﺐﭘﻮﺮ ﻋﺎﻤﻴﺮ ﺴﻴﺪ), söyleşiyi gerçekleştirecek olan gazeteci. Mikail, soruları cevaplayacak olan kişi. Doğan ise tercümanlık yapacak. Dört kişiyiz ve masadaki tek “gereksiz kişi” benim!

Baktım ki ben burada “ortabiçik” gibi duruyorum, hemen “qablu fayiz” deyip arkadaşlarımdan müsaade istedim ve ülkeme ve halkıma daha iyi hizmet edebileceğim, Ümmet-i İslam’a daha faydalı olabileceğim restoran katına çıkıp, orda yemeğimi yiyip karnımı doyurmaya karar verdim.

Onlara söyledim; sağolsunlar, anlayışla karşıladılar ve müsaade ettiler.

Arkadaşlarımı “ânında satmış olmanın” verdiği tarifsiz huzur ve sevinçle yukarıya, 2. katta bulunan restorana çıktım. Restoranda boş bir masaya geçip oturdum.

Bir yandan garsonların oturduğum masaya gelmesini beklerken, bir yandan da diğer masalarda oturan insanları seyrediyordum. Herkes ne kadar mutlu, herkes ne kadar keyfxweş; bir tek ben miyim yollarda çilekeş?

Restoranımızın sevimli yüzü, neş’e ve sevinç kaynağımız Bita, her zamanki gibi o masadan o masaya gidiyor; elinde kâğıt – kalemle sipariş alıyor. Oteldeki konukların “sevimli bacısı”.

22 – 23 yaşlarında bir hânım kardeşimiz, Bita Zuhrebî (ﺰﻫﺮﺒﻰ ﺒﻴﺘﺎ). Azerî; Tebriz şehrinden. Otelin restoranında çalışıyor; masalara bakıyor, sipariş alıyor.

Azerî olduğunu, hele hele Tebriz Azerîsi olduğunu söyledikten sonra, “konuşması o kadar tatlı ki” diye ayrıca belirtmeye gerek yok, sanırım. Tebrizliler, hânım olsun erkek olsun, hepsi böyle!

“Gönül dili”; Azerî Türkçesi. Her kelimesi, her hecesi sanki kalbin en derin yerinden gelip öyle çıkıyor ağızdan.

Beni görünce, hemen gülüyor ve hızlı adımlarla masama geliyor:

- Selamun aleykum, İbrahim abê. Sen xoş gelmişen. Bu gün gêc geldin abê. Men de deyirdim İbrahim abê harada qaldı?

- Hoşbulduk, canım. Nasılsın? :) :)

- Yahşiyam, yahşiyam, çox şükür. Sen nêçesen? Vaziyyetin sağlamlığın yerinde mi?

 - :) :) Yerinde, yerinde. Sağlamlığım yerinde. :) :) :)

- Bu gün haralardaydın? Neler etdin, neler kördün? Tehran’da vaxtın yahşi keçir mü?

- Yahşi keçir yahşi; hem de nasıl yahşi! :) :) Bu akşam konferans verdim Hozê Hûnerî’de. Yarın akşam da ikinci konferansımı vereceğim. Tabiî önce gündüz Tahran’ı gezeceğiz; Cemşidiye Parkı’na gideceğiz, İmam’ın evini ziyaret edeceğiz, Şâh’ın sarayını gezeceğiz, Burcê Milad’a çıkacağız...

- Oh oh, ne qedder gözel, ne qedder yahşi! O zeman sen bu axşam bir gözel qarınını doyur. Sabah kezmeye gedecexsen. Aç gêtmeyan haa! Ne yeyersen, ne ketirim? Kebab bişirex mı?

- Bişirex, bişirex. :) :) Benim de canım kebab istiiir.

Bita Zuhrebî (ﺰﻫﺮﺒﻰ ﺒﻴﺘﺎ) siparişimi aldıktan sonra gidiyor. Bu arada, ben Bita Hânım’la bu sohbeti yaparken, hemen yanımdaki masada oturan iki adam, bize bakıp gülüyorlardı. Bita’nın sırtı onlara dönük olduğu için görmüyordu fakat ben görüyordum ve arada bir, Bita’ya çaktırmadan ben de onlara bakıp birlikte gülüyordum.

Hemen yanımdaki masada oturan bu iki adam da Azerî idiler, aynı şekilde Tebriz şehrindendiler. Bita gittikten sonra, oturdukları yerden benimle sohbete başladılar:

- Demek ismin İbrahim. Ne kadar hoş! Sen nerelisin İbrahim?

- Kürdistan.

- Kürdistan mı? Yok canım...

- Evet. Niye şaşırdınız ki? Ben Kürdistan’lıyım.

- Peki bu güzel Türkçe’yi nerede öğrendin?

- Anlamadım! Abi bizim resmî dilimiz Türkçe.

- Nasıl yani?

- Nasıl’ı var mı abi? Türkiye’de resmî dil Türkçe.

- Yaw sen Türkiye’den mi geliyorsun? :) :) :) Allâh iyiliğini versin haa! Sen Kürdistan deyince, ben de bizim Kürdistan anladım. :) :) :)

- Sizin Kürdistan mı?

- Evet. İran’da bir vilayetin ismi Kürdistan’dır.

- Haaa! :) :) :) Yok, ben İran Kürdistanı’ndan değil, Türkiye Kürdistanı’ndan geliyorum.

- Bunu ayrıca belirtmen lazım, yoksa olmaz. O dediğini İran’da kimse öyle anlamaz.

- Niye?

- E çünkü bizim bir vilayetimizin ismi Kürdistan. Resmî ismi böyle; Kürdistan. Başkenti de Senendec. Bizim devlet sizin devlet gibi ırkçı ve inkârcı değil. :) :) :) Nasıl ki sizin Türkiye’de vilayetlerin isimleri Diyarbakır, Trabzon, Sakarya, Konya, İzmir, Bursa şeklindeyse, bizim İran’da da vilayetlerin isimleri Kürdistan, Azerbaycan, Belucistan, Farsistan, Loristan, Huzistan şeklinde.

- Ne kadar güzel yaaa! Ne kadar güzel bir uygulama...

- Şimdi sen Tahran’da birine “Ben Kürdistan’dan geliyorum” dediğinde adam ne anlar? Kürdistan vilayetini anlar tabiî ki. Sen şimdi İstanbul’a gitsen, orda biri sana sorsa, “Nerelisin?”, sen de “Diyarbakır’lıyım” ya da “Konya’lıyım” veya “Trabzon’luyum”, “Kayseri’liyim” desen, adam ne anlar? İsmini söylediğin vilayeti anlar tabiî ki. İşte İran’da da “Ben Kürdistan’lıyım” veya “Azerbaycan’lıyım”, “Loristan’lıyım”, “Huzistan’lıyım” demek, aynı şeydir.

- Harika, muhteşem! İşte medeniyet budur yaa, medeniyet budur... Ben İran İslam Cumhuriyeti’nin bu yönüne çok hayranım abi yaa...

- Bizde ırkçılık yoktur, İbrahim kardeş. Türkiye’deki gibi inkâr etme politikası, “yok sen Kürt değilsin, Kürt diye bir millet yoktur, siz hepiniz Türk’sünüz”, böyle şeyler yoktur. İran’da Azerîler’in yaşadığı vilayetin resmî ismi Azerbaycan, Kürtler’in yaşadığı vilayetin resmî ismi Kürdistan, Beluclar’ın yaşadığı vilayetin resmî ismi Belucistan’dır.

- Ne kadar güzel bir şey! Aslında bizde de eskiden böyleydi abi. Osmanlı zamanında. O zaman ne kadar güzelmiş yaa; böyle bir sorunumuz da yoktu. Osmanlı zamanında Kürdistan vardı, Lazistan vardı...

- Sonra yeni bir devlet kuruldu ve siz hepiniz bir gecede Türk oğlu Türk oldunuz, değil mi? :) :) :)

- Evet, öyle olduk.

- Boşver İbrahim, üzülme. :) :) :) Bak biz Türk’üz; bir zararını görmedik Türk olmanın. Gerçi bir faydasını da görmedik ama; ... :) :) :)

- Bizde devlet Kürdistan ismini kabul etsin, isterse her gün kafamıza vursun vallâh...

- :) :) :)

- :) :) :)

- Peki siz Kürtler’de yemek yeme örfü ve adeti nasıldır, İbrahim? Bir Kürt ailesinde yemek yendiği zaman, ailece bir sofraya oturup birlikte mi yemek yerler, yoksa herkes kendi yemeğini ayrı bir masada mı yer?

- Abi o nasıl soru? Tabiî ki aynı sofraya oturup ailece yemek yerler...

- E o zaman niye orada tek başına oturmuşsun, güzel kardeşim! Gelsene masamıza. :) :) :) Biz senin kardeşlerin değil miyiz? Gel masamıza, yemeği birlikte yiyelim...

- :) :) :)

Hemen yerimden kalktım ve büyük bir sevinçle Azerbaycanlı kardeşlerimin yanına gidip onların masalarına oturdum.  

Önce ben kendimi tanıttım, sonra da onlar kendilerini tanıttılar. Hasan Bonabi (ﺒﻨﺎﺒﻰ ﺤﺴﻦ) ve Cafer Xaki (ﺨﺎﮐﻰ ﺠﻌﻔﺮ) bu Tebrizli Azerî abilerimizin isimleri.

İkisinin de çok önemli kişiler ve İran’ın zenginlerinden olduğunu anlıyorum, tanıştığımızda. Aslında makul ve derinlikli konuşmalarından anlamalıydım bunu ama, demek kendi derdime düşmüşüm ki, dikkat etmemiştim.

Sadece İran’ın değil, tüm Ortadoğu’nun en büyük bankalarından biri olan İran Saderat Bankası (Fars. ﺍﻴﺮﺍﻦ ﺼﺎﺪﺮﺍﺖ ﺒﺎﻨﮏ [Bank Saderat İran]) adlı bankanın koskoca Tebriz şube müdürleri, ikisi de.

Tam üç saate yakın oturuyoruz birlikte, sohbet ediyoruz, neş’eleniyoruz.

Beni Tebriz’e dâvet ediyorlar. “Mutlaka baharda veya yazın Tebriz’e gelip misafirimiz olacaksın” diyorlar, “Seni çok sevdik” diyorlar, “Sana Tebriz’i gezdiririz, birlikte Azerbaycan Cumhuriyeti’ne bile gideriz, Bakü’yü gezeriz” diyorlar. Daha onlar sözlerini bitirmeden kabul ediyorum tabiî, bu tekliflerini. Telefon numaralarını veriyorlar, adreslerini veriyorlar; çok ciddîler dâvetlerinde, çok istiyorlar Tebriz’i görmemi, onlara misafir olmamı.

Tanışıyoruz; kaynaşıyoruz; kalplerimiz ve yüreklerimiz bir oluyor. Tanışıyoruz kardeşlerimle, bilişiyoruz. Tanıştıkça daha çok bilinçleniyor, biliştikçe daha çok tanıyoruz. Birleşiyor ellerimiz ırk, kavim, dil, tüm farklılıkları bir yana atarak, birleşiyor kalplerimiz, birleşiyor yüreklerimiz.

“İslam kardeşliği”; ellerimizi, kalplerimizi ve yüreklerimizi birleştiren bu muazzam gücün adı.

İslam kardeşliği; insanlık tarihinin en büyük medeniyet projesi. Irkçıların, millîyetçilerin, ulusalcıların, kavmiyetçilerin anlamadığı, anlayamadığı, nasibini alamadığı medeniyetin adı, İslam kardeşliği.

Yunus Emre’nin o güzel dizelerinde söylediği gibi:

“Hak’tan gelen şerbeti, içtik elhamdülillâh,
Şol kudret denizini, geçtik elhamdülillâh.

Şu karşıki dağları, meşeleri bağları,
Sağlık sefalık ile, aştık elhamdülillâh.

Kuru idik yaş olduk,  kanatlandık kuş olduk,
Birbirimize eş olduk, uçtuk elhamdülillâh.

Vardığımız illere, şol sefa gönüllere,
Halka Taptuk manisin, saçtık elhamdülillâh.

Beri gel tanışalım, yâd isen bilişelim,
Küs isen barışalım, sevdik elhamdülillah.

İndik Rum’u kışladık, çok hayr ü şer işledik,
Üç bahar geldi geçti, göçtük elhamdülillâh.

Dirildik pınar olduk, irkildik ırmak olduk,
Aktık denize dolduk, taştık elhamdülillâh.

Taptuk’un tapusunda, kul olduk kapusunda,
Yunus miskin çiğ idik, piştik elhamdülillâh.”

 

sediyani@gmail.com

FOTOĞRAFLAR:

sediyani-20120105-0.jpg

“Bütün dînî, kavmî, menşeî ve meslekî kimliklerimin ötesinde, her şeyden önce bir ‘insan’ olarak en büyük arzum, zûlüm ve sömürünün olmadığı, savaş ve işgallerin yaşanmadığı, kin, nefret ve düşmanlık duygularının ortadan kalktığı bir dünyada yaşamak, gezegenimizde barış ve adalet umdelerinin yücelmesi, insanlarda ve toplumlarda dostluk ve kardeşlik bağlarının oluşması ve kalplerde sevgi ve merhamet duygularının yeşermesidir.” (18.09.2011; Tahran)

sediyani-20120105-1.jpg

İranlı müzik topluluğu Grup Mihrab (Fars. ﻤﺤﺮﺍﺐ ﮔﺮﻮﻩ [Gûruh Mihrâb])’ın konseri beğeniyle dinlendi

sediyani-20120105-2.jpg

7 kişilik bir müzik topluluğu olan Grup Mihrab (Fars. ﻤﺤﺮﺍﺐ ﮔﺮﻮﻩ [Gûruh Mihrâb]), biribirinden güzel Farsça ezgilerini koro halinde seslendirerek, konuklara hoş bir müzik tadı sundu

sediyani-20120105-3.jpg

Mikail, biribirinden güzel ve kendi eserleri olan Türkçe ezgileriyle, konukların adetâ gönül dünyasını okşadı. Hem okuduğu ezgiler çok güzel, hem de – maşallâh – dinlemeye doyum olmayan kadife bir sese sahip olduğu için, konuklar O’nu hüzünlü bakışlarla ve içlenerek dinliyorlardı.

sediyani-20120105-4.jpg

Aynı zamanda Mavi Marmara gemisindeki iki ses sanatçısından biri olan Mikail kardeşin, hele hele Mavi Marmara için yazıp bestelediği, kendi eseri olan “Bir Feryâd” adlı ezgisi var ki, bu muhteşem ezgiyi O’nun kadife sesinden dinlediğimizde, adetâ kendimizden geçmiş, gözlerimizin buğulanmasına ve kirpiklerimizin ıslanmasına mâni olamıyorduk.

sediyani-20120105-5.jpg

Programın son bölümünde “ödül töreni” yapılacaktı. San’at ve edebiyât alanında dereceye giren öğrencilere, “geleceğin sanatçılarına” ve “geleceğin edebiyâtçılarına” ödüller verilecekti. Cemile Mûnzewî (ﻤﻨﺯﻮﻯ ﺠﻤﻴﻠﻪ) Hânım, dereceye giren çocuklara ödüllerini verecek kişiyi anons ettiğinde, İran’a geldiğim günden beriki en büyük şaşkınlığımı ve sevincimi yaşamıştım.

sediyani-20120105-6.jpg

“Çocuklarımın” tek tek isimleri okunuyor, ismi okunan “aslan oğullarım” ve “ceylan kızlarım” yanıma geliyor, ben de “hediye paketi gibi paketlenmiş olan” ödüllerini o minik ellerine tutuşturuyordum. Tahran’daki çocuklarımın arasındayken, Siirt’teki çocuklarım düşmüştü aklıma. 2011’in ilk yarısında en çok Siirtli çocuklarımdan dolayı tatmıştım mutluluğu; 2011’in ikinci yarısında da en çok Tahranlı çocuklarımdan dolayı. Tahran’daki çocuklarıma “edebiyât alanındaki ödüllerini” verirken, edebiyât alanındaki çalışmalarımı sınıflarında ders olarak okuyan, okulun bahçesinde toplu bir halde bana selam gönderen Siirt’teki çocuklarım gelmişti aklıma.

sediyani-20120105-7.jpg

Mikail ve Doğan, Tabnak (ﺘﺎﺒﻨﺎﮎ) sitesinin muhabiri Seyyîd Amir Habib Pur (ﺤﺒﻴﺐﭘﻮﺮ ﻋﺎﻤﻴﺮ ﺴﻴﺪ) ile birlikte

sediyani-20120105-8.jpg

AZERBAYCAN – KÜRDİSTAN KARDEŞLİĞİ... Sadece İran’ın değil, tüm Ortadoğu’nun en büyük bankalarından biri olan İran Saderat Bankası (Fars. ﺍﻴﺮﺍﻦ ﺼﺎﺪﺮﺍﺖ ﺒﺎﻨﮏ [Bank Saderat İran])’nın Tebriz şube müdürleri Hasan Bonabi (ﺒﻨﺎﺒﻰ ﺤﺴﻦ) ve Cafer Xaki (ﺨﺎﮐﻰ ﺠﻌﻔﺮ) ile birlikte Tahran’daki Huweyze Oteli (Fars. ﻫﻭﻴﺯﻩ  ﻫﺘ۔ﻝ [Hotel Huweyze])’nde akşam yemeği

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim