'Yargıçlar devleti' mi; 'hukukun üstünlüğü'ne dayalı 'demokratik devlet'

23.02.2010 16:08

Cengiz Çandar

Türkiye’deki gelişmelerin hızına yetişmek çok kez mümkün olmuyor. Yazılarımı bir haftalığına ‘izin’e çıkartmıştım. Çok uzun vakittir ayağımı basmadığım Suriye’ye gittim. Halep’te gözümü açtığımda Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı’nın evinin arandığı haberiyle karşılaştım. Şam yoluna koyulduğumda Başsavcı tutuklanmıştı. Şam’a vardığımda ise HSYK’nın Erzurum’daki özel yetkili başsavcı ve savcıların görevden alındığını ve haklarında suç duyurusunda bulunulduğunu öğrendim.
Yargıtay’ın, Yargıtay Başsavcısı’nın ve Danıştay’ın arka arkaya HSYK’nın kararlarına arka çıktığı açıklamaları ve bunların hemen ardından Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in HSYK’yı ‘hukuk ihlali’ yapmakla
suçladığı basın toplantısını ise Şam’da gece izledim.
Türkiye’de ‘yargı depremi’, ‘yargıda iç savaş’ ve hatta giderek ‘devlette iç savaş’ diye nitelemelere yol açan gelişmeleri Türkiye’nin hemen yanıbaşından ve üstelik Türkiye’den ayrıldıktan 24 ya da 48 saat arayla izlese de insanın kafası karışabiliyor.
İki soru ister istemez zihinlere takılıveriyor:
1. Neler oluyor?
2. Kim haklı?
Hukukçuları, yargı mensuplarının aynı konuda birbirinden farklı yorumlarına yol açan hukuk uygulamaları hakkında hüküm vermek, bizim gibi, meslekten hukukçu olmayanların kolayca altından kalkacağı bir şey değil. Dolayısıyla yukarıdaki soruların cevaplarını ‘siyaset çerçevesi’ içinde ve bu konuda tavır alan kişilerin ‘siyasi kimlikleri’ne bakarak aramak bir yol.
Statüko zaptiyeleri ve 367 gibisinden, dün Bülent Arınç’la konuşurken onun kullandığı deyimle ‘hokkabazlık’ olarak nitelediği uygulamaların savunucuları, bu konuda nasıl bir yorum getiriyor, nasıl bir yaklaşım ortaya
koyuyorsa, ‘doğru’yu ve ‘gerçek’i tam ters noktada aramak ve bulmak gerekiyor.
Ben de öyle yaptım. Aslında, benim başvurduğum ‘ölçü’ daha da basit: Bugüne dek kim Ergenekon’u karartmaya ve sulandırmaya çalışmışsa, Erzincan-Erzurum ekseninde cereyan eden gelişmelerde HSYK, Yargıtay ve Danıştay gibi kurumların yanında tavır alıp, ‘yargı bağımsızlığı’ndan dem vurarak, tezlerine haklılık ve meşruiyet sağlamaya
çalıştılar, çalışıyorlar.
Yani, doğruyu yanlışı ayırdetmek için hâlâ ‘anahtar sözcük’ Ergenekon.
***
Gelin Ergenekon’u da basitleştirelim: Ergenekon, Türkiye’de halk iradesine, demokratik, hukukun üstünlüğüne dayalı bir Türkiye’nin önüne kesmek isteyen her türlü faaliyetin -asker ve sivil- ardındaki örgütlenme, planlama ve girişimin ‘kod’ adı.
Bu, TSK içindeki cuntalaşmadan, darbe girişimlerine ve bir darbe ortamı oluşturmak için yürütülen her türlü faaliyeti ifade ediyor. Bu yönüyle, yargıdan, akademik alana ve medyaya uzanan sivil uzantıları da, ister istemez, kapsıyor.
Erzincan’da olup biteni bu çerçevenin dışında anlamak anlamsız. ‘Islak imza’ tartışmalarıyla siyasi gündemimize düşen ve 2009’un ilk aylarına ait olduğu iddia edilen ‘İrticayla Mücadele Eylem Planı’nın gerçekliğine inanıyorsanız, Erzincan-Erzurum eksenindeki gelişmeleri, toprağın altından çıkan silahları ve Üçüncü Ordu Komutanı’nın niçin ifade vermeye çağrıldığını, onun niçin ifade vermeye gitmediğini de anlayabilirsiniz.
Eğer ‘İrticayla Mücadele Eylem Planı’nın düzmece olduğuna kanaat getirmişseniz, Ak Parti hükümetine ilişkin tedavisi mümkün olmayan bir alerjiniz varsa, söz konusu ‘plan’ın siyasi iktidarın muhalefeti bastırma ve ‘sivil dikta’ rejimi kurma amacıyla ilgili olduğunu düşünüyorsanız, HSYK’nın uygulamasına alkış tutmak durumundasınız.
Tutunacağınız ip ise, haliyle, gerçekte olmayan ‘yargı bağımsızlığı’ olur.
Bu ülkede neyin ne olduğunu, olmadığını doğrudan kendi yaşam deneyimimizden öğrenecek, bilecek kadar uzun yaşadık. Yakında 50. yıldönümünü idrak edeceğimiz 27 Mayıs (1960) askeri darbesinden sonra kurulan
Yassıada Mahkemesi, bu ülkenin başbakanı ve iki bakanını asmıştı. İdam kararları, ‘sizi buraya
getiren otorite öyle istiyor’ gerekçesiyle alınmıştı.
Bugün bazı dillere pelesenk olan ‘yargı bağımsızlığı’ o ilk askeri darbeden sonra, darbecilerin uygun gördüğü bir güzergâhta bir ‘keyfi adalet mekanizması’ oluşturularak tanımlanmıştı.
Her askeri müdahale sonrası, her türlü yargı denetiminden  arındırılarak oluşturulmuştu.
HSYK’nın serencamı buna somut kanıttır.  Atatürk döneminin 1924 Anayasası’na göre hakimlerin tayin ve nakillerinde tek yetkili Adalet Bakanlığı idi. 27 Mayıs askeri darbesinin ürünü 1961 Anayasası’na göre Yüksek
Hâkimler Kurulu oluşturuldu.
23 asil ve yedek üyeden oluşan Yüksek Hâkimler Kurulu üyelerinin sekizini Yargıtay, yedisini hâkimler ve sekizini TBMM seçiyordu. 1971’deki 12 Mart askeri müdahalesinden sonra bu sayı 14’e indirildi ve tüm üyeler Yargıtay tarafından seçildi. 1982 Anayasası ile bu sayı yediye indirildi ve tüm hakim ve savcıların atama, nakil, disiplik ve özlük haklarıyla ilgili işlemler HSYK’na verildi. Üç üyesi Yargıtay, iki üyesi Danıştay tarafından seçilen, Adalet Bakanı ve müsteşarının katılımıyla yedi kişiden oluşan kurulun kararları yargı denetimine kapatıldı.
Yedi üyenin dördünün verdiği kararlarla 10 bin kişinin hayatı etkileniyor, kararlar hakkında
hiçbir yere başvurulamıyor.
Bunun adı yargı bağımsızlığı. ‘Bağımsız yargıçlar’ı biz 28 Şubat’tan gayet yakından tanıyoruz. Şu anda darbe planlarıyla ilgili olarak gözaltında olan emekli Orgeneral Çetin Doğan’ın Genelkurmay’da verdiği brifingleri ayakta
alkışlayan yargıçlar, HSYK üyelerini seçiyorlar.
Şemdinli Savcısı Ferhat Sarıkaya’nın iddianamesinde dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı’nın adını geçirmesi üzerine harekete geçip hayatını söndüren, Adana Cumhuriyet Savcısı Sacit Kayasu’nun 12 Eylül askeri darbesinin lideri Kenan Evren hakkında iddianame hazırlaması üzerine meslekten ihraç eden, Üçüncü Ordu Komutanı Orgeneral Saldıray Berk’in savcılık tarafından ifadeye çağrılması üzerine harekete geçerek, Erzurum’daki savcıların yetkilerini kaldıran HSYK’dan söz ediyoruz.
Buyrun ‘yargı bağımsızlığı’na.
***
Gelelim, aralarında eski kuvvet ve ordu komutanlarının dahil olduğu dünkü gözaltı dalgasına.
Bu da yargı süreci ile ilgili bir durum. Yukarıdaki örneklerden farklı. Yargının içinde de ‘çürük’ olmayan unsurlar elbette ki var. ‘Hukukun üstünlüğü’ ilkesi, eğer Türkiye gerçekten demokratik bir ülke olacaksa, bu hiç kimsenin hukuk karşısında ‘dokunulmaz’ olmadığının uygulamasından geçer.
Eğer bu ülkede ‘darbe planları’ yapılmışsa, eğer ‘darbe ortamı’ oluşturmak için birtakım tertiplere girişilmiş ise, bunların sorumlularının hesap verebilir olması gerekir. Hangi sıfatları taşımış olurlarsa, hangi görevlerde bulunmuş olurlarsa olsunlar, bu böyledir.
Emekli orgenerallerin, korgenerallerin ve hatta muvazzaf subay ların gözaltına alınmaları kendi başına hukuka aykırı sayılır mı?
Hukuk dışı fiillerde bulundukları iddiasıyla gözaltına alınmaları hukuka aykırı sayılır mı?
Bu soruya verilecek cevap, Türkiye’de hukukun üstünlüğüne dayalı bir demokratik rejim istenip istenmediğinin de cevabı olacaktır.
Türkiye, bir ‘yargıçlar devleti’ mi olacaktır yoksa ‘hukukun üstünlüğü’ne dayalı demokratik bir devlet mi?
Geçen hafta ibre ilkine dönüktü, dün, ikincisine döndü...

RADİKAL

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim