1. YAZARLAR

  2. Mustafa Şentop

  3. Yargı reformu yargıdaki yabancılaşmayı çözer mi?
Mustafa Şentop

Mustafa Şentop

Yazarın Tüm Yazıları >

Yargı reformu yargıdaki yabancılaşmayı çözer mi?

A+A-

Yeni adli yılın başlamasıyla birlikte yargı sisteminin sorunları yeniden tartışılmaya başlandı. Yargı reformu çalışmalarının devam ediyor olması ve özellikle yaz aylarının hemen hemen tamamını kapsayan Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu odaklı tartışmaların sıcaklığını koruyor olması yeni adli yılın başlangıç günlerini daha da sıcak hale getirdi.

Adli yıl açılışlarına damga vuran, Yargıtay başkanlarının kanuni bir temele dayanan adli yıl açılış konuşmalarıdır. Sami Selçuk'un Yargıtay başkanı olduğu dönemleri istisna edersek, adli yıl açılış konuşmaları hemen hemen birbirinin kopyası, çok yoğun bir şekilde "Cumhuriyet", "laiklik", "Atatürkçülük" vurguları içeren, yargının kronik hale gelmiş bazı teknik sorunlarını sayarak zenginleştirilen metinlerden oluşmaktaydı. Bu yılki konuşma, çerçevelediğimiz "adli yıl konuşma geleneği" içine tam olarak oturmamaktadır. İdeolojik, sloganik içeriği hemen hemen yok gibidir. Türkiye'nin güncel tartışmalarına, özellikle de çalışmaları yürütülen yargı reformuna değinen, başkan tarafından ileri sürülen fikirlerin haklılığı ve isabeti tartışılsa da yargı meseleleri içinde kalmaya çalışan bir konuşma metni çıktı karşımıza. Bunu Türkiye için bir kazanç saymak gerekir.

Adli yılı açış konuşmasını ayakları yere basan bir konuşma haline getiren, kanaatimce, yargı reformu çalışmalarının ciddi bir noktaya gelmesidir. Yıllardır, sürekli bir dokunulmazlık hissi içinde, yürütme ve yasama organına çatan, herkesi ve her görüşü suçlayan, fildişi kulesinden Türkiye'ye nazar eden yargıçlar, şu veya bu sebeple ama kati bir şekilde yargı reformunun kaçınılmazlığını görmek durumunda kalmışlardır. Yaşadığımız şartlar yargı reformunu hiçbir mülahaza ile terk edilemez, ertelenemez bir gündem haline getirmiştir. AB müzakereleri çerçevesinde konunun aciliyet kesbetmesi inkar edilemez; müzakere konuları arasında uzun bir süredir yargı başlığı da vardı. Ancak Türkiye'de yargı reformunu zorlayan sebeplerin temelde iç dinamiklerle ortaya çıktığını unutmamak gerekir.

KANUNLAR DEĞİŞİYOR AMA UYGULAMA DEĞİŞMİYOR...

Yaklaşık on yıldır Türkiye'de hukuk kuralları bakımından tarihinde hiç olmadığı kadar çok ve yoğun değişiklikler gerçekleştirilmiştir. Bunların bir kısmı, Medeni Kanun, Ceza Kanunu, Ceza Muhakemesi Kanunu gibi temel kanunlardır. Bunların dışında, hukuk düzenini daha özgürlükçü hale getiren, standartları yükseltmeyi hedefleyen ve gerçekten de içerik olarak bunu sağlayabilecek nitelikte hukuki düzenlemeler yapılmıştır. Ülkede hukuk kuralları bakımından yer yerinden oynarken, bir "devrim" gerçekleşirken uygulamada ufak tefek bazı iyileşmeler dışında fark edilebilir bir tablo karşımıza çıkmamıştır. Bunun temel sebebi yargı bürokrasisinin yeni hukuk kurallarıyla oluşturulmaya çalışılan perspektifleri benimsememiş olmasıdır. Hukuk kuralları değişiyor, ama uygulama değişmiyor; yargıçlar, değişen hukuk kurallarına rağmen eski kararlarında ısrar ediyorlar.

Statükoyu koruma davranışının bir ölçüde "eski" yargıçların "yeni" hukuk kurallarını kavrama ve öğrenmede yaşadığı zorluklarla açıklanması mümkündür. UYAP çerçevesinde elektronik ortama uyum sağlamaya çalışan yargı sisteminde gerekli altyapıyı bir türlü öğrenememiş, kullanamamış yargıç sayısı oldukça fazladır. Özellikle belli yaşın üstündeki yargıç ve savcıların yeni teknik sisteme uyum sağlaması imkansız gibi de görünmektedir.

Ancak statükoyu koruma gayretleri, önemli ölçüde böyle iyi niyetli addedilebilecek bir sebebe dayanmıyor. Türkiye'de yüksek yargı kendisi tarafından oluşturulan bir hukuk "düzeni"ni sürdürmek istiyor; bunun değiştirilmesine "müsaade" etmiyor. Hukuk kurallarını belirlemek temel olarak yasama organının, bazı tali konularda ise yürütme organının yetkisindedir; yargı organının kural koyma yetkisi yoktur. Hatta böyle bir yetki kullanımı açıkça yasaklanmıştır. Ancak Türkiye'de yüksek yargı uzun bir süredir değişen hukuk kurallarını uygulamamak için direnmektedir. Bazen yeni hukuk kuralları, eski kurallar için geliştirilmiş içtihatlara uygun yorumlanarak, geçersiz kılınmaktadır. Bazen de hukuki yorum metodu bir yana akla ve mantığa aykırı yorumlarla hukuk kuralları yeniden anlamlandırılmaktadır. 367 kararını ve başörtüsüne serbestlik getiren anayasa değişikliklerinin iptali kararını hatırlamak gerekir. Bazen ise, yeni hukuki düzenlemeler bütünüyle yok sayılmaktadır. Ya yeni hukuk kurallarına hiç değinilmeyerek bunlar görmezden gelinmekte, mesela, yargıçların dünya görüşlerine veya siyasi tutumlarına uymayan kurallar göz önüne alınmadan eski içtihatlarla karar verilebilmektedir. Danıştay'ın bu tür kararları bulunmaktadır. Ya da dünyada eşine rastlanmayacak bir şekilde, yürürlükteki yeni kural yerine eskisi kullanılmaktadır. Yine mesela Danıştay'ın, bir kararında yaklaşık beş yıl önce yürürlükten kaldırılmış eski metni esas aldığını hayretle görebilmekteyiz.

Hukuk düzeninde mümkün olmadığını, hatta yasak olduğunu söylediğimiz bu işler nasıl icra edilebilmekte? İşte bu noktada Türkiye'de yargının yapılanmasına gelmekteyiz. Yargı sistemi, herhangi bir şekilde "sorumluluk" anlayışını esas alan bir sistem olarak şekillenmemiştir. Yargıçların "siyasi" sorumluluğu yoktur; adına karar verdikleri "Türk milleti"ne hiçbir şekilde hesap vermek durumunda değillerdir. Yargıçların hukuki sorumluluğu da yoktur. Elbette kanunlarda hukuki ve cezai sorumluluklar düzenlenmiştir; ama bunların uygulanabilmesi için yargıçların kendi içlerinde oluşturdukları kurulların izinleri gerekmektedir. Nadir haller ve "adi" suçlar bakımından işletilen bu hukuki ve cezai yaptırım sistemi sorumluluk / hesap verme anlayışına yol açacak güçte değildir. Yargıçlar sadece "etik" kurallar bakımından kendilerini sorumlu addetmekte; ama "mesele laiklik ise, gerisi teferruattır" anlayışıyla etik kurallar da çoğu zaman bir teferruat olarak algılanabilmektedir.

Bu işleyişi doğuran yapı, yargıçların tamamen kapalı bir sistem içinde, birbirlerini seçmelerini esas alan, yargı yönetimini bütünüyle yalıtılmış hale getiren anayasadaki düzenlemelerden kaynaklanmaktadır. HSYK tartışmalarında çokça değinildi; HSYK üyeleri Yargıtay ve Danıştay üyelerinin kendi aralarında seçtiği kişilerden oluşmaktadır, Yargıtay ve Danıştay üyelerini ise HSYK seçmektedir. Böylece tamamen kapalı devre bir sistemle muhkem ideolojik yapılar oluşturulmaktadır. Sorumluluk mekanizmalarının işletilmesi de bu yapı içinde gerçekleşeceğinden çoğu noktada tıkanmakta, kapatılmaktadır. Bu sebeple Türkiye'de yargının sorumsuzluğa varacak derecede bağımsız olduğunu söyleyebiliriz. Adalet bakanı ve müsteşarının HSYK üyesi olması ise, bu mekanizma içinde sadece keyfe keder bir durumdur, esasa müessir hiçbir yönü yoktur.

DOSYALARI OKUMADAN KARAR VERMEK

Türkiye'de yargı tarihi içinde yargıçlar dünya görüşü, kültür ve hissiyat bakımından önce millete yabancılaşmışlardır. Milli değerleri küçümseyen genel "okumuş"luk psikolojisinin, 40'lı, 50'li özellikle 60'lı yıllarda yetişen yargıçlar için de geçerli olduğunu söylemek mümkündür. Bunun genel aydın yabancılaşmasından önemli bir farkı yoktur. Ancak, hukukun birçok alanda, yerel değerleri önemsediğini, hukuk kuralının bulunmadığı durumlarda belli kriterlerle bunlara kural anlamı atfettiği, diğer hallerde de hukukun yorumlanmasında gerekli gördüğü dikkate alınırsa, süreç içinde hukuk uygulamasının da kültürel bakımdan yabancılaşma olarak nitelendirilebilecek bir noktaya vardığını söyleyebiliriz. Asıl dile getirmek istediğimiz bu değildir. Yargı bürokrasisi millete ve kültüre yabancılaşmakla kalmamış hukuk karşısında da yabancılaşmıştır. Hukuk kurallarını "asıl" olarak görmeyen, hukuk kurallarından hareketle davayı çözme yerine önceden tasarlanmış kararların gerekçelendirilmesinde hukuk kuralını kullanma anlayışına meyleden bir yargı tutumu hukuk karşısında da yabancılaşmıştır.

Yargı Reformu Strateji Taslağı'nda yer alan bir değerlendirme çok düşündürücüdür. Yüksek mahkemelerde görev yapan tetkik hakimleriyle ilgili bilgiler verilirken, yüksek mahkemelerde temyiz incelemesi yapan dairelerde, daire üyesi hakimlerin dava dosyası okumadıkları, tetkik hakimlerinin incelediği dosyaları onların özetleri ve raporları doğrultusunda karara bağladıkları ifade edilmektedir. Teknik hukuk bakımından bile kabulü imkansız bu durumun temyiz incelemeleri sonunda verilen kararların geçerliliğine de halel getirebileceğine işaret etmek gerekir. Yüksek mahkeme hakimlerinin dava dosyalarının özetleriyle karar verdikleri bir temyiz sistemi olamaz. Dosya yükü fazlalığı dahil hiçbir sebep vahameti ortadan kaldıramaz, bu işin bir mazereti olarak ileri sürülemez.

Yargı reformunun önünde çok ciddi engeller vardır; bunlar sadece kurumsal engeller değil, daha derinde hukuk kültürü ve yargıç kültürü ile ilgili engellerdir. Ancak Türkiye'nin mevcut durumu sürdürebilmesi de mümkün değildir. Bu bakımdan yargı reformu birinci öncelikli mesele olarak karşımızda durmaktadır.

ZAMAN

YAZIYA YORUM KAT