Yargı ne zaman siyasallaşmamıştı ki?

31.03.2008 00:07

Selahaddin E. Çakırgil

’Yargının siyasallaştığı’ iddiası bugünlerde daha bir tartışılıyor; AK Parti’nin kapatılması için açılan dâva dolayısiyle.. Bu iddia, nasıl yalanlanabilir?

Ama, ’yargının siyasallaşması’ sadece bu gibi hadiselere münhasır gibi görülür/ gösterilirse, işte o zaman, geçmişte yapılan bütün zulümlerin ’adâlet’ gibi kabullenilmesi ve benzer -sözde-adâlet’ uygulamalarının fikrî planda örnek gösterilerek tekrarlanması ve kamuoyunun bir yanlış adâlet anlayış ve kültürünü temel kabul etmesi durumu ortaya çıkar..

Yargının siyasallaşmadığı zaman mı var ki?

Hayır hayır, sadece, ’28 Şubat zorbalığı’ günlerinde ’Genelkurmay brifingleri’yle oluşturulan süngüucu güdümlü hukuk ve adâlet anlayışından söz edecek değilim..

Veya, sadece eski diktatör General Ken’an Evren’in ’Asmıyalım da besliyelim mi?’ vecize’sinde sembolleşen 12 Eylûl adâletinden..

Veya, sadece Gen. Kur. Başk. Org. Memduh Tağmaç’ın ’Ne yapayım, altımı tutamıyorum..’  sözünde ifadesini bulan ve alt kademe subayların baskılarıyla yapıldığını itiraf ettiği 12 Mart 1971 Darbesi sonrası Sıkıyönetim mahkemelerinde işlenen nice zulümlerden..

Sadece, Gen. Cemal Gürsel’lerin, Alb. Alpaslan Türkeş’lerin Yassıada’da ’Yüksek Adâlet Divanı’ adıyla  kurdurdukları düzmece mahkemelerde, sanıkların adâlet isteyen yalvarmaları karşısında, Mahkeme Başkanı Sâlim Başol’un‚ ’N’apayım, sizi buraya tıkan kuvvet böyle istiyor..’ diyerek ve sonra da sıkılmadan,  ’Türk Milleti adına’ iddiasıyla, verdiği idâm hükümleri ve diğer zulümlerden..

Sadece, ’Bu iş mutlaka yerine getirilecektir.. Amma, ihtimal ki bazı kelleler koparılacaktır!’ vecizesiyle harekete geçirilen ve dosyalarının bütünüyle açılması hâlâ da yasak olan ’İstiklâl Mahkemeleri’nin ’adâlet’inden..  Sözedecek değilim..

Ya da, ’Yargı vicdan ile cüzdan arasında sıkışıp kalmıştır..’ şeklindeki cümlesiyle, sadece kendi dönemine değil, bütün adliye kurumunun hal-i pür melâline işaret eden eski bir Temyiz Başkanı’nın sözlerine de.. Kezâ, ’Bu anayasa, süngüucu zorlamasıyla, hile, ikrah ve cebr kullanılarak kabul ettirildiği için, ’keenlemyekûn’, /(bütünüyle yok) sayılmalıdır..’ diyen Yargıtay (eski) Başkanı Sâmi Selçuk’un sözlerine de değinecek değilim..

Sanki, bu durum, Cumhûriyet denilen ve yönetimin cumhûr / halk adına oluşturulduğu yalanıyla geçen dönemde böyleydi de, saltanat döneminde çok mu farklıydı?

14 asır önce Hz. Ali tarafından dile getirilen, ’Adâlet mülkün temelidir..’ sözü, sadece lafzen tekrarlanarak nice zulümler işlenmiştir, işlenmektedir.. Bir farkla ki, dün ’saltanat-ı seniyye’ adına, bugün ise, ’cumhûr ve millet adına..’ diye ve amma, milletin kalbi hedef alınarak..

’Yöneten- Yönetilen’ ilişkilerinde, yönetenlerin iradesi, adâlet adına, ne büyük zulümler işlemiştir, asırlardır..

Ve bütün bunlardan sonra ise, dün Yargıtay’ın açıklamasında kullanılan bir cümle, ne kadar mâsumdur.. ’Bu ülke hepimizindir..’

Evet, ’Sırtına binilecek olanlar neredesiniz? Bizim ceplerimiz dolu.. Bir iddianâme ile, milletin 30-40 milyar doları buharlaşsa bile, bizi sırtınızda taşıdığınız müddetçe cebimiz aynı kalır.. Yeter ki, millet olarak, siz bizi sırtınızda taşıyın, ’kutsal devlet’ adına..’  

 

*’Nalları dikeceği’ni söyleyen kişiye nasıl bir cenaze töreni yaparsınız?

Cum. yazarı İ. Selçuk, ’nalları dikmek’ lafını çok seviyor olmalı ki, son yazılarında, kendisi ’nalları dikmedikçe’, muhaliflerinin ’kendisinden daha çok çekecekleri’nden sözediyor veya ’gözaltına alındığımda nalları dikseydim, o zaman olacak şeyleri Savcı hesab edebilmiş miydi?’ diye soruyor.. Bu lafın kendisine yakıştırmışsa, ne diyelim.. Ama, biz kendisinin ’nalları dikmesi’ni temenni etmeyiz.. Çünkü, yarım asrı aşan bir zamandır, ’laiklik dininin bir tarikat şeyhi’ havasında peşinden sürüklediği nice sivil-asker darbecilere yapacağı başka açıklamalarının da, bu ’nalları dikmek’ sözü kadar öğretici, uyarıcı olması muhtemeldir.

Benim ilgimi çeken, bu gibi laik kişilerin ve de o ideolojinin aslî yapısı gereği, ruhî/ manevî  hayata inanmamayı, materyalist olmayı ve ölümle, herşeyin bittiğini sanmayı temel bir hayat telakkisi sayanların kendilerini böyle nitelemesinden ziyade; onları takib edenlerin, o ilk anlayışla hiç de bağdaşmıyan şekilde, o gibi kişileri, kutsamaya kalkışmaları, onlarda bir ruhî hayat vehmetmeleri.. Yani, neresinden bakılsa bir tenakuz, çelişki ve tutarsızlık..

Ilginçtir, Nâzım Hikmet de, ’ölüm’ tarzını bir tuhaf anlatıyordu, tıpkı İ. Selçuk gibi..  Otobiografi’ isimli şiirine bir göz atalım: ’1902’de doğdum./ Doğduğum yere hiç bir zaman dönmedim./ Çünkü dönmeyi sevmiyorum../ Üç yaşındayken, Halep’te paşa torunuydum./ Ama, 19 yaşında Moskova’daki komünist üniversitesinde talebeydim../ Kırkdokuz yaşındayken yine Moskova’da Parti merkezinin misafiriyim.. (…) Lenin’i sağken görmedim, /1924’de Lenin’in tâbutunun şeref nöbetçisiydim.. (…) Bazan kadınları aldatıyordum, / Fakat dostları asla!../(…) Ama, durup dururken de yalan söyledim. /1921’den sonra insanların çoğunun gittikleri yerlere gitmedim: Câmie, kiliseye… (…)/ Kısacası yoldaşlar!/ Eğer bugün ben ayrılıktan köpek gibi ölüyorsam,/  Bütün ömrümü insan gibi yaşadım..’

Evet, İ. Selçuk, ’nalları dikeceğinden’ sözederken, Nâzım daha bir vurgulu ifade kullanmış..

28 Mart günü medyaya yansıyan bir habere göre,  ’İlahiyat ve Yük. İslam Ens. Mezunl. Dern. (TİYEMDER) Gen. Başk. Selahaddin Yazıcı, ’Nâzım Hikmet’in ölmeden önce Müslüman olduğunu belirlediklerini’ ve bu yüzden, onun mezarını getirip, ’Cenaze namazını kılarak, kendi toprağında defnetmek istediklerini’ söylemiş ve bu kanaate, ’N. Hikmet'in Romanya'da yaşadığı dönemdeki bazı tanıklardan derledikleri bilgilerle vardıklarını’ da eklemiş..

Sanırım, Nâzım’ın Bükreş’e yaptığı bir gezide, kendisine ’rehber ve gözcü’ olarak verilen Azerbaycan’lı Mammedof’un, iki sene önce, Türkiye medyasına da yansıyan sözleri esas alınmış.. Çünkü o ’kılavuz/ gözcü’, 55 yıl geçtikten ve de komünizm çöktükten sonra diyordu ki (özetle): ’Bir gece, N. Hikmet’le dolaşırken, ’Yahu, bu gece Kadir Gecesi olsa gerek.. Bir mescid bulalım..’  dedi. Bunun üzerine,  1900’lerde Kral Carol tarafından yaptırılan küçük bir mescid bulduk ve orada, N. Hikmet bir süre oturup tefekküre daldı..’

Gençliğinde, Beyoğlu’nda, batakhaneler arasındaki Ağa Camii’ni bir nur âbidesi ve bir sığınak gibi niteleyen şiirler yazan Nâzım da, geçmişe yönelme ihtiyacı duymuş olabilir.. Ama, daha ilginç olanı, Nâzım, 1963 Haziranı’nda Moskova’da öldüğünde, Moskova’ya giden Aziz Nesin ve arkadaşlarının karşılaştıkları tablodur. Komünist rejim yetkilileri onlara, ’cenaze merasiminin hangi dine göre yapılmasını istediklerini’ sorunca, bizimkilerde şafak atar.. Çünkü, Türkiye’deki komünistlerin dine bakışı, tam ’ateist’çe idi, şimdi de çoğu laiklerinkinde olduğu gibi..

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim