Yalnızlaşan İsrail ve ABD İlişkileri

13.09.2011 09:43
Yalnızlaşan İsrail ve ABD İlişkileri
İki ülke arasındaki ilişkilerde gelinen son noktada, ABD’nin kayıtsız şartsız İsrail’e desteğe devam etmesi için en az İsrail yönetimi kadar geleceği okuyamıyor olması gerekiyor.

Levent Baştürk'ün yorumu:

Bugüne kadar İsrail’in Orta Doğu’nun kabadayısı gibi hareket etmesindeki en büyük etken Soğuk Savaş yıllarından beri, İsrail’in bölgedeki varlığını kendi çıkarlarını korumak açısından bir gereklilik olarak gören ABD’nin ona verdiği destekti. Amerikan desteğini pekiştiren bir diğer unsur da İsrail-Amerikan ittifakının Amerika’nın bölgedeki diğer ittifaklarıyla pekistirilip İsrail’e payanda haline getirilmesiydi. Bu çerçevede, Suudi Arabistan, Mısır, Ürdün, 1979’a kadar İran ve 1980-1991 yılları arasında Irak ile olan ilişkiler önemli rol oynadı.

2003’de yapılan müdahele ile Irak tekrar bu destek sistemine dahil edilmek istendi; ama Amerikan’ın kartlarını yanlış oynaması istediği sonucu tam olarak doğurmadı. İrak’in Kuzey’indeki Kürt özerk yönetimi İsrail’le yakın ilişkiler kurmakla birlikte, İrak’in merkezi yönetimi bir ittifak zinciri içine dahil edilemedi; ama şimdilik, Amerikan varlığı sayesinde bir başağrısı olma özelliği taşımıyor. Ancak ilerisi için, İran’ın İrak’taki kaçınılmaz etkisi sonucu, İsrail’i rahatsız eden bir durum ortaya çıktı denilebilir.

Lakin Türkiye’de AK Parti’nin iktidara gelmesi bölgenin yeni gelişmelere gebe olduğunun sinyallerini verdi ve İsrail ve İsrail dışındaki Siyonist çevreler bu gelişmeyi doğru gözlemledi. AK Parti hükümeti İsrail’le olan ilişkileri sorgulamadığı halde, bazı konularda eski hükümetlerden biraz farklı davranmaya başlaması İsrail yanlısı çevrelerden 2004 yılından başlayarak AK Parti’ye yönelik bir medya kampanyasının da başlamasına yol açtı. 2004 yılında, Ankara'nın Kudüs ile askeri ve savunma anlaşmalarından yavaş yavaş çekileceği ve bu çerçevede helikopter, insansız uçak ve tank alımına yönelik ihalelerden İsrail'in dışlanacağı iddialarının gündeme gelmesi ilk tepkilerin gelmesine neden oldu. Ayrıca Kuzey Irak’da İsrail ajanlarının at koşturuyor olduğunun haberlerinin Ankara’da yankı bulması ve AK Parti hükümetinin bu konuda endişelerini dile getirmesi İsrailli yetkililerde hosnutsuzluğa yol açtı.

İlaveten Hamas lideri Şeyh Yasin’in Mart 2004’de öldürülmesinin ve Mayıs 2004’de Filistinli halka karşı yapılan operasyonların Başbakan Erdoğan tarafından “devlet terorizmi” olarak nitelendirilmesi İsraillileri rahatsız etmişti. Bundan başka, Mayıs sonunda Türk hükümetinin büyükelçisini danışmalar için geçici olarak çağırması ve Başbakan Erdoğan’ın, İsrail Ulaştırma Bakanı Joseph Paritzky ile görüşmesinde kendisine iletilen resmi Kudüs davetini reddetmesi İsrail ve İsrail yanlısı Amerikan basınında boy göstermeye başlayan eleştirilerin değindiği hususlar arasında yar aldı.

2004 yılı itibariyle başlayan İsrail’in Türkiye hakkındaki hoşnutsuzluğu, ileriki yıllarda Türkiye’nin artan eleştirileriyle daha da artmış ve bu hoşnutsuzluk AK Parti hükümetinin aleyhine yazılanların daha da artmasını sağlamıştı. 2005 yılından başlayarak Türkiye’de şeriat tehlikesi ve Türkiye’nin Batı ittifakından ayrıldığı söylentileri daha sıklıkla AK Parti hükümeti aleyhine yazılan yazılarda dile getirilmeye başladı.

Ve 2009’da Davos bir dönüm noktası oldu. Davos’ta Erdogan’ın Peres’e karşı yapmış olduğu çıkış bölge halkı tarafından, halktan desteğini almış bir liderle diktatörler arasındaki fark olarak bir algının doğmasına yol açtı. Mavi Marmara olayı sonrasındaki Turkiye’nin dik duruşu bu algıyı daha da perçinledi. Bu durum sadece Erdogan’ı Arap dünyasında dik duruşun sembolü yapmakla kalmadı, aynı zamanda halkın iradesine dayalı bir yönetimin dış politikada daha onurlu bir davranışı sergileyeceğinin bir işareti olarak belleklerde yer etti. Diktatör Arap liderlerinden böyle bir tavır görülmüyordu; çünkü onlar kendilerini halklarına karşı değil, bağımlı oldukları dış güçlere karşı sorumlu görüyor ve onların çıkarlarını kollamak için halklarını eziyorlardı.

Bir yerde Erdoğan’ın bu tavrı ve duruşu Arap Baharı dediğimiz gelişmeye katalizör etkisi olan faktörlerden biri oldu. İsrail aslında bu gelişmeyi doğru bir şekilde gördü; ama bu gelişmeye karşı yanlış politikada ısrar etti. AK Parti’nin Ordu’nun sistem içindeki rolünü olması gereken yere çekmek için olan her türlü girişimi AK Parti aleyhine olan pro-İsrail yayınlarda, Türkiye’de laikliğin gerilemesi ve adım adım seriate doğru ilerlenmesi olarak yorumlandı. Bu gelişmenin bölgesel bir yansıması olabileceğini düşünemedi ve bu gelişmenin önüne AK Parti aleyhine uluslararası bir kamuoyu baskısı oluşturmakla geçebileceğini sandı. Bu bağlamda, Türkiye içinde AK Partisi’ne muhalif çevreler adeta kışkırtıldı ve onlara “harekete geçerseniz dışarıda kendinize destek bulacaksiniz” imajı verildi. Tabii ki, bu çabaların içinde olanların başında 28 Şubat sürecinde ismini bol bol duyduğumuz Amerika’daki en güçlü İsrail lobisi olan Amerikan İsrail Kamu İlişkileri Komitesi (AIPAC)’nin düşünce kuruluşu olarak faaliyet gösteren Washington Enstitüsü (WİNEP) geliyordu.

İsrail’in AK Partisi özelinde benimsediği yanlış bölge siyaseti, 2010-11 yıllarında daha acı bir faturayı çıkardı önüne. Hiç beklenmeyen ve umulmayan şekilde Tunus’taki bir kıvılcım bir anda bütün bölgede bir yangına dönüştü. Bugün olduğumuz noktadan duruma bakınca bölgede taşların yerinden oynadığını görmekteyiz. Orta Doğu yeni baştan şekilleniyor ve yapılanıyor. Herkesi hazırlıksız yakalayan Arap isyanlarını, tabii ki başta Amerika olmak üzere Batı kendi çıkarlarına uygun şekilde şekillendirmeye çabalamakta.

Lakin, yeni konjokturde İsrail, Washington’un bölgedeki çıkarları açısından eskisi gibi ise yarar değil; aksine engelleyici bir faktör olarak işlev görüyor. İsrail yürüttüğü yanlış siyaset yüzünden ABD de bölgede İsrail gibi gitgide yalnızlaşma tehlikesine maruz kalma ihtimalini taşıyor. Bu açıdan Mübarek döneminde yüzde 30 civarında olan Amerikan popülaritesinin yüzde beşe düşmüş olmasını dikkatli değerlendirmek gerekmektedir. İsrailli yöneticiler ne dünyanın ne de bölgenin değiştiğini kabul etmek istemiyorlar ve Soğuk Savaş şartlarının geçerliğini kaybettiğinin farkında olmadıkları için hata üstüne hata yapıyorlar.

Nitekim Arap ayaklanmaları baş gösterdiğinde İsrail bundan hiç hoşnut olmadığı gibi, bu durumun İsrail aleyhine olduğunu İsrailli yetkililer açıkça dile getirdiler. Ve hatta Amerikan yönetimi Mubarek’in arkasında durmadığı ve onu çekilmeye zorladığı ve bu nedenle de İsrail’in güvenliğini tehlikeye soktuğu için su anki İsrail hükümetini destekleyen sağcı İsrail basınında açıkça eleştirildi. Ve hatta Obama’nin 2009 yılında yapmış olduğu Kahire konuşması yerden yere vuruldu ve bu ayaklanmaların kıvılcımı olarak gösterildi.

Palmer Raporu’nun büyük ölçüde İsrail lehine çıkmasının sağlanmasına rağmen, Rapor açıklandıktan sonra Türkiye’nin aldığı sert tavır karşısında, İsrail’e ihtiyacı olan destek verilmedi. Rapor’un açıklanması öncesinde Mısır’la Sina’daki beş Mısır askerinin İsrail saldırısı sonucu öldürülmesi ile yaşanan sorun Türkiye’nin Rapor’a tepkisinden sonra yeni boyut kazandı. İsrail’e karşı Mısır hükümetinin halkın beklentilerini karşılayan bir şekilde tepki vermemesinin ardından gelen Türkiye’nin İsrail’e karşı aldığı tavır, Mısır halkı için tekrar bir katalizör görevi gördü ve İsrail elçiliğinin galeyana gelen halk tarafından basılması sonucunu doğurdu. Ve Mısır hükümeti şunu açıkça gördü ki, halkın iradesini hiçe sayarak bundan böyle İsrail’le ilişkileri eskisi gibi sürdürebilmek imkansızdır. Aslında Mısır’ın askeri yönetimi bu mesajı ayaklanmanın ilk anlarından itibaren almış ve ona göre de İsrail politikasında kısmı bir revizyona gitmişti. Ancak Sina olayından sonra halkın tepkisi, Mısır askeri yönetiminin Mübarek sonrası İsrail politikasıyla tatmin olunmadığını açıkça gösterdi.

Artık İsrail ABD için taşınması güç bir yüke dönüşüyor... Bundan böyle ABD’nin İsrail’i bölgede sırtında taşıyabilmesi için müttefikler bulabilmesi hiç de kolay olmayacak... ABD’nin hala çok iyi müttefiki olmaya devam eden Suudilerin bile eski tavırlarını sürdürmesini beklemek bu şartlar altında oldukça güç olacaktır. ABD İsrail’e kayıtsız şartsız destek siyasetinden vazgeçmediği takdirde bölgedeki çıkarlarını tümden koruyamama gibi bir tehlike ile karşı karşıya kalacaktır. Herşeye rağmen su soru yine de karşımızda geçerli bir soru olarak duruyor: ABD yönetimi İsrail’e arka çıkma politikasını sürdürmek uğruna kendi çıkarlarından vaz geçebilir mi?

Bir defa, hala Batı ittifak sistemi içinde yer almasına rağmen, Türkiye güçlenen ekonomisi ve kazandığı özgüveniyle bölgede kendi milli çıkarlarını ön planda tutarak “daha bağımsız” bir dış politikaya yönelmiş durumda içinde bulunduğumuz şartlarda. Tabii ki, füze kalkanı olayında gördüğümüz gibi, bazı ittifak yükümlülüklerini yerine getirmek zorunda kaldığı gibi, ittifaktan çıkmaya da şimdilik niyeti yok. Ama öte yandan açıkça kendisinin Batı ittifak sisteminin dışında çıkarları da olduğunun ve bunları gerçekleştirmeye çalışacağının işaretini vermiş durumda.

Mısır’da meydana gelen halk ayaklanması sonucu su an iktidardaki askeri idareden yönetimi devralacak ve muhtemelen askeri vesayet altında kalacak olan sivil yönetim tam anlamıyla demokratik bir karakter taşımayacak olsa da yeni Mısır’ın eskisine göre daha demokratik bir yapıya sahip olacağını söylemek mümkün. Mısır’da varolacak bir “asgari demokrasi” bile bu ülkeyi yönetenlerin İsrail’le ilişkilerini eski gibi sürdürmelerini imkansız kılacaktır.

Mısır ve Türkiye’nin İsrail’in yanında olmadığı bir Orta Doğu denkleminde Ürdün’ün de İsrail’le eskisi gibi yağlı ballı ilişkiler sürdürmesi mümkün olmayacaktır. İsrail’in düşmanıymış pozlarına yatıp 1973’den beri İsrail’in en güvenli sınırlarını oluşturan Suriye’de olabilecek bir değişimin de İsrail’i ne ile karşı karşıya getireceği şimdilik belli değil; ama tahmin etmek hiç de zor değil. Bütün bunlara Filistin Yonetimi’nin Birleşmiş Milletler Genel Kurul’unda bağımsız devlet olarak tanınma çabasının büyük çoğunlukla destekleneceğini eklersek İsrail’in aynı zamanda bütün dünya tarafından yalnızlığa itildiğini görüyoruz. Başa geldiğinden beri adeta Obama Yönetimini de hiçe sayarak habire yeni yerlesmelerin inşaası için elinden gelen maksimum çabayı gösteren Netanyahu hükümeti zaten azgın olan İsrail’in azgınlık standartlarını bir kaç misline katlayan tavrıyla aslında İsrail aleyhine olan süreci bir yerde hızlandırmış oldu.

Bu aşamadan sonra ABD’nin de kayıtsız şartsız İsrail’i desteğe devam etmesi için en az İsrail yönetimi kadar geleceği okuyamıyor olması gerekiyor. Her ne kadar ABD BM’de İsrail’i Filistin’in bağımsızlığına karşı destekleyecek olduğunu açıklamış olsa da, Amerika’yi hem yerleşmeler, hem Filistin sorununun çözümünde yan çizen tavrı ve hem de Turkiye’nin Mavi Marmara sorununa bir çözüm için anlaşma masasına oturmuş olmasına rağmen İsrail hükümetinin görüşmeler esnasında varılan anlaşmayı bile hiçe sayması artık İsrail için Amerika nezdinde de denizin bittigininin işaretlerini oluşturmaktadır.

 LEVENT BAŞTÜRK / DÜNYA BÜLTENİ / WASHİNGTON

  • Yorumlar 0
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim