Yalnız Kâbe’nin Rabbi’ne Kulluk Etmek

18.12.2012 00:01

Abdullah Yıldız

Önceki yazıda; namazlarımızda Fatiha’dan sonra zamm-ı sûre olarak okumayı âdet edindiğimiz kısa surelerden Fil suresinin açıklamasını görmüş, bu surenin, çağın Ebrehe’lerine ve Fil ordularına karşı Allah’ın göklerdeki ve yerdeki ordularını yardıma çağırma şuuru ile okunması gerektiğini söylemiştik.

Bugün ise; muhtevası Fil suresi ile yakından ilgili olup onun ardından indiği rivayet edilen Kureyş suresini anlamaya çalışacağız. İki sure arasındaki bu ilgi nedeniyle, seleften bazıları bunları tek sure saymış, Hz. Ömer de bir namazda bu iki sureyi birleştirip, bismillah ile ayırmadan okumuştur. Ama Hz. Osman devrinde yazılıp İslâm âlemine yayılan Kur’ân’da iki sure ayrıdır ve aralarında bismillah vardır.

Surenin başındaki “îlâf”ı anlamak için Kureyş tarihine bakmak gerekir. Kureyş kabilesi, Hicaz’ın her yerine dağılmışken, Rasûlüllah’ın atası Kusay zamanında Mekke’de toplandı ve bir şehir devleti kurdu. Arabistan’ın her yanından gelen hacılara hizmet eden Kureyş, Arap kabileleri arasında güveni sağladı. İran ve Bizans bile, Beytullah’ın hizmetkârları oldukları için Kureyş kervanlarına kolaylık gösterdi. Bu sebeple, Kureyş kervanlarına birilerinin saldırma tehlikesi kalmadı. Rasûlüllah’ın (s) ataları olan Kureyş reisleri; Suriye, Habeşistan, Yemen, Irak hükümetleri ile ticarî anlaşmalar yaptılar. Civar kabileler ve devletler, kendileriyle olan ilişkilerinden dolayı Kureyşlilere “ashab-ı ilaf” (anlaşma sahipleri) derlerdi.

Kureyş, bölge ülkeleriyle ticarî ilişkileri nedeniyle onların kültür ve medeniyetine de vakıf oldu. Bu sebeple; kültür, servet ve zenginlik bakımından da diğer Arap kabilelerinden üstün hale geldiler.

Kureyş böyle bir konumda iken Ebrehe’nin saldırısı gerçekleşti. Eğer Ebrehe -maazallah- Kâ’be’yi yıkmayı başarabilseydi, cahiliye döneminde bile bu Ev’in Allah’a ait olduğunu kabul eden Arapların Kâbe’ye güveni sarsılacaktı. Kâbe’nin hizmetkârı oldukları için Kureyş’e duyulan güven de yok olacaktı. Habeşliler Mekke’yi ele geçirselerdi, Bizanslılar Şam ve Mısır’a giden ticaret yoluna hâkim olacaklardı. Ama Allah’ın kudretinin bir mucizesi olan kuşlar Ebrehe’nin 60.000 kişilik ordusunu helak etti. Bundan sonra bütün Araplar, Kâbe’nin Allah’ın evi olduğuna inandılar, Kureyşlilere daha çok güven duydular. Artık, Kureyş’in kervanları nereye gitse hiç kimse ona dokunmaya cesaret edemezdi…

İşte, Kureyş suresi geldiğinde bu bilgileri herkes bildiği için, surede ayrıca anlatılmadı. Sadece dört kısa cümle ile: ‘bu Ev’in putlara değil Allah’a ait olduğu, Allah Teâlâ’nın (c.c) kendi Ev’ini, dolayısıyla da Kureyş’i güvende kılıp ticarette ilerleme lütfettiği ve böylece açlıktan kurtararak refah nasip ettiği, bütün bunlardan ötürü de Kureyş’in, sadece bu Ev’in Rabbine ibadet etmeleri gerektiği’ hatırlatıldı:

“(Hiç değilse kendilerini) Kureyş’i ‘bir araya getirip anlaştırdığı’, yaz ve kış yolculuğunda onları (güvenliğe kavuşturduğu ya da başkalarıyla) ısındırıp yakınlaştırdığı için şu Ev’in (Kâ’be’nin) Rabbine kulluk etsinler. Ki O, kendilerini açlıktan (kurtarıp) doyuran ve onları korkudan emin/güvenli kılandır.”

“Li îlâfi Kureyş” ayetindeki “îlâf”; sevmek manasındaki ‘e-le-fe’den türemiş olup, dağıldıktan sonra bir araya gelmek, bir şeyi âdet haline getirmektir. “Ülfet” ve “ma’lûf” da aynı anlama gelir. Bazı Arap dilcileri, “îlâf”tan önceki “lam”ın taaccüb/hayret ifade ettiğini söylemişlerdir. Yani Allah (c.c) onları dağınıkken bir araya getirmiş, ticarî yolculukları âdet haline getirmelerini sağlayıp zengin olmalarına vesile kılmış iken, şimdi onlar Allah’a ibadetten yüz çevirmektedirler! Arapların bir şeyi lam’dan sonra zikretmeleri, o şahsın tutumunun hayret verici olduğunu izah etmek içindir. Bunun “lam-ı ta‘lîl” olduğunu söyleyenlere göre ise, bu lam’ın ilgisi, sonraki cümle olan “fe’l ya’budu Rabb’e hâze’l Beyt: Öyleyse şu Beyt’in Rabbi’ne kulluk etsinler” iledir: Kureyş’e verilen sayısız nimetler bir tarafa, sadece Allah’ın lütfu ile ticarî yolculuklar yapmaları (îlâf) bile başlı başına bir ihsandır ve yalnız bunun için de olsa Allah’a ibadet etmelidirler. Yine ayetteki ‘yaz ve kış seferleri’ ile, Kureyş’in ticarî kafilelerinin yazın serin bölgeler olan Şam ve Filistin’e; kışın ise sıcak olan güney Arabistan’a gitmesi anlaşılmıştır.

“Hâze’l-Beyt: Bu Ev”den kasıt da Kâbe’dir. Allah Teâlâ’nın Kâbe’ye işaret etmesi, Kureyş’e verilen nimetlerin bu Ev sebebiyle olmasıdır. Kureyşliler, taptıkları 360 putun gerçekte Rab olmadıklarını, Rabb’in tek olduğunu ve kendilerini Ashab-ı Fil’in saldırısından kurtardığını biliyorlardı ve Ebrehe ordusu saldırırken yine aynı Rabb’e dua etmişlerdi. Bütün bu nimetlerin ellerine geçmesini, dağınık ve aç iken ticaret sayesinde doymalarını, hiç kimsenin saldırıdan emin olmadığı o korkulu durumdan kurtulmalarını bu Ev’in Rabbi’nden biliyorlardı. “Kâbe’nin hizmetçileri” sıfatlarından dolayı hiç kimse onlara dokunmazdı. Öyleyse yalnız O’na kulluk etmeleri gerekiyordu… (Mevdudî, Tefhîmü’l-Kur’ân)

İşte biz de; elimizdeki her nimeti, korkulardan emin olmamızı, açken doymamızı yalnız Allah’tan bilip O’na kulluk etmeli ve “şu Beyt’in Rabbi’ne” günde beş kez yönelip yalnız O’na secde etmeliyiz.

YENİ AKİT 

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim