Yakın tarihimizde perspektif ve ölçü meselesi ve ideolojik tarih yazımı

03.10.2008 16:20

M. Şükrü Hanioğlu

Ege Üniversitesi profesörlerinden ve tahrir defterlerinden İstiklâl Harbi'ne kadar uzanan genişlikteki bir zaman dilimi üzerine yaptığı titiz araştırmalarla tarih bilgimize ciddî katkılarda bulunmuş bir akademisyen olan Zeki Arıkan, 11 Eylül 2008 tarihli Cumhuriyet gazetesinde "1908 Jön Türk Devrimi ve Mustafa Kemal" başlıklı bir değerlendirme yayınladı.

Profesör Arıkan, merhum Faik Reşit Unat'ın 1962 yılında Belleten mecmuasında (no. 102) yayınladığı "Atatürk'ün II. Meşrutiyet İnkılâbının Hazırlanmasındaki Rolüne Ait Bir Belge" başlıklı makalesine dayanarak Mustafa Kemal'in Jön Türk hareketindeki rolü ve bu harekete katkılarını hatırlatan bu yazısında, metin yazarlığı ve danışmanlığını yaptığım ve değerli yönetmen Lütfü Özarslan tarafından yayına hazırlanarak, temmuz-ağustos aylarında TRT2 kanalında gösterilen "Paris'ten Manastır'a İnkılâb-ı Azîm" belgeseline de atıflarda bulundu. Kıymetli akademisyen belgeselin "çok geniş bir arşiv taramasına, kaynaklara ve görsel malzemeye dayandığını en küçük ayrıntıların bile ele alındığını" vurguladıktan sonra tarafıma aşağıdaki soruyu yöneltmiştir: "Bu kadar ayrıntılı bir programda neden Mustafa Kemal' [koyu yazım orijinal metindedir]e hiç yer verilmemiştir? Çünkü programda, bütün imparatorluktaki muhalif örgütlenmeler teker teker belirtilirken Mustafa Kemal'in ne Şam'daki ne de Selanik'teki çalışmaları üzerinde durulmamıştır... Bunun gözden kaçması gerçekten şaşırtıcı, şaşırtıcı olduğu kadar düşündürücüdür. Sayın profesörün Milli Mücadele'yi çok hafife alan görüşünün bunda etkili olup olmadığını bilemiyoruz."

Profesör Arıkan'ın sorusu Türk tarih yazımının ciddî meselelerinden birisinin ele alınmasına imkân vereceği için kendisine özel bir cevap vermek yerine, konuya bu sorunu ele almaya çalışacak, biraz uzunca, bir yorumla eğilmenin daha uygun olacağını düşündüm. Bu vesile ile Mustafa Kemal Bey (Paşa, Atatürk)'in Jön Türk hareketi ve 1908 İhtilâli'nin hazırlanmasındaki rolü hakkında da değerli meslektaşımı tatmin edebileceğini umduğum bilgi sunmaya da gayret edeceğim.

Jön Türk örgütlenmesinde mahallî teşkilâtlanma

Konunun perspektif, ölçü ve tarih yazımı sorunu olarak tartışılması öncesinde Jön Türk hareketinin örgütlenmesi ve Mustafa Kemal'in bu alandaki faaliyetlerine ilişkin bilgilerin sunulması yararlı olacaktır. François Georgeon'un yerinde tespitini tekrarlayacak olursak, Jön Türk hareketi basit bir siyasî örgütlenme olmanın ötesinde bir neslin eğitimli katmanlarının ideolojik eğilimini yansıtmaktaydı. Bu açıdan bakıldığında Jön Türklük sadece bu harekete aktif olarak katılan, örgütsel faaliyette bulunan bireylerle sınırlandırılamayacak genişlikte bir akımdır. Çok sayıda birey harekete sempati duymuş, yurtiçine gizlice sokulan Jön Türk neşriyatını okumuş, bunları gereğinde el yazısıyla çoğaltarak dağıtmış ve harekete katkıda bulunmaya çalışmıştır. Bu amaçla kurulan ve bâzıları yurtdışındaki Jön Türk merkezleriye temasa geçen çok sayıda grup ve kendisini "cemiyet" olarak tanımlayan örgütlenmelerin bilebildiğimiz kadarının adedi dahi bir hayli fazladır. Neredeyse her vilâyette rejimden hoşnut olmayan bürokrat, subay ve sürgünlerden oluşan yapılanmalar ortaya çıkmış, bunların çoğu evlerde toplanarak rejim eleştirisi yapmanın ötesinde bir faaliyet icra edememiştir. Çeşitli hâtırâtlarda atıflarda bulunulan bu tür örgütlenmelerin önemli bir kısmını tespit mümkün olamamaktadır. Buna karşılık 1905 sonbaharı ile 1908 yılı Temmuz ayı arasında Osmanlı Terakki ve İttihad Cemiyeti'ne başvuran ve bâzıları bu teşkilât tarafından mahallî şubeler biçiminde örgütlenen çok sayıda yapılanma mevcuttur, ki bunların ve âzâlarının tespiti nispeten daha kolay olmaktadır. Bu teşkilâtların önemli bir bölümü de şube haline dönüştüklerinde dahi gerçekte yasak neşriyatın dağıtımını icra etmekten öte faaliyet gösteremeyen ufak hücreler düzeyinde kalmışlardır.

Mustafa Kemal ve Jön Türk Hareketi

Yüzbaşı Mustafa Kemal Bey'in Şam'da Dr. Mahmud, Yüzbaşı Müfid (Özdeş) ve eski bir Mekteb-i Tıbbiye talebesi iken bu şehre sürgün edilen Mustafa (Cantekin) adlı arkadaşlarıyla kurduğu ve "cemiyet" olarak nitelendirdiği örgütlenmenin de yukarıdaki bağlamda değerlendirilmesi uygun olur. Nitekim merhum Unat'ın bilgimize sunduğu Yeni Usûl Talim-i Kıraat kitabında da Şam'da kurulan bu örgütün "ittisa'a muvaffak olmaksızın hâl-i rüşeymîde kaldı"ğı vurgulanmaktadır. Dolayısıyla bu teşkilâtlanma girişimi ciddî bir hücre yapısını dahi ortaya çıkarmamıştır. Elimizde mevcut vesikalar da durumu teyit etmektedir. 1907 yılı ortalarında Beyrut Maarif İdaresi'nde çalışan Mes'ud Remzi Bey adlı bir bürokrat Terakki ve İttihad Cemiyeti'ne başvurarak bölgede gizli neşriyatın dağıtımını yapmayı üstlenmek istediğinde, Cemiyet kendisinden bununla yetinmeyerek Beyrut ve Şam'da şubeler te'sisi için çalışmasını talep etmiştir. Mes'ud Remzi Bey daha sonra Beyrut ve Şam'daki muhaliflerle muhabere etmiş ancak neticede şube kurulmasının mümkün olmadığını cemiyet merkezine gönderdiği 1, 6 Kasım ve 25 Aralık 1907 tarihli mektup ve raporlarıyla bildirmiştir. Söz konusu vesikalarda bu şehirlerdeki muhalifler ve geçmiş faaliyetler hakkında detaylı bilgi verilirken Vatan ve Hürriyet Cemiyeti adlı bir örgütlenmeye yapılan herhangi bir referans bulunmamaktadır (mektuplar ve rapor Mustafa Kemal'in Selânik'e tayininden sonra yazılmış olmakla birlikte bölgedeki geçmiş örgütlenmeler hakkında detaylı bilgi vermektedirler. Bunların hiçbirisinde Vatan ve Hürriyet Cemiyeti örgütlenmesinde yer alan diğer şahıslara da atıfta bulunulmamaktadır.) Yabancı konsolos ve misyoner raporları benzeri kaynaklarda da bu dönemde bölgede rejimden duyulan hoşnutsuzluğun artmakta olduğu vurgulanırken gizli bir Jön Türk örgütlemesinin varlığına işaret eden bir gelişme (meselâ beyannâme dağıtımı) olmadığının altı çizilmektedir.

Bu anlamda Mustafa Kemal Bey'in kurmaya çalıştığı cemiyetin, bu dönemde Arap vilâyâtında teşkilâtlandırılan diğer hücre tipi yapılara oranla oldukça zayıf kaldığını belirtmek yanlış olmaz. Meselâ üyeleri aynı zaman diliminde teşkilâtlanan Bağdad hücresi daha sonra genişleyerek arasında sadece eski Tıbbiye talebesi Salih Dilâver Bey'in gerçek ismini (bâzılarının da kod adlarını) bildiğimiz on iki kişiden (altı yerli üye ve altı bürokrat ve sürgün) oluşan bir şubeye dönüştüğü gibi Musul ve Diyar-ı Bekir'de de yan örgütlenmeler te'sisine muvaffak olmuş ve Terakki ve İttihad Cemiyeti Umur-i Dahiliye Şu'besi ile de teması sürdürmüştü. Osmanlı Terakki ve İttihad Cemiyeti ve Hürriyet Cemiyetleri'nin 27 Eylül 1907 tarihli birleşme tutanağının 4. maddesi çerçevesinde dahilde mevcut şubelerin Selânik'te oluşturulacak Dahilî Merkez-i Umumî'nin idaresi altına konulması kararlaştırılmakla birlikte, bu şubeler ile yapılacak muhaberatın Paris'teki Haricî Merkez-i Umumî aracılığıyla gerçekleştirilmesi kabul edildiği halde Şam ile herhangi bir temas kurulmamıştır. Böyle bir temasın olmaması kısa süre sonra Selânik'e gelen Mustafa Kemal Bey'in Şam'da bıraktığı arkadaşlarının bir cemiyet, şube ya da hücre oluşturmadıkları kanaatinde bulunduğunu gösterir. Aksi takdirde kendisi bu konuda gerekli bilgiyi Dahilî Merkez-i Umumî'ye verir ve Haricî Merkez-i Umumî de benzer durumlarda olduğu gibi muhaberatı başlatırdı.

Bütün bu bilgilerin ışığında Şam'daki Vatan ve Hürriyet Cemiyeti'nin Jön Türk hareketi içindeki önemsiz örgütlenme gayretlerinden birisi olduğu şüphesizdir. Yüzbaşı Mustafa Kemal Bey'in Selânik'teki faaliyetlerini ise iki kısımda incelemek gerekir. Bunlardan birincisi kendisinin Şam'dan Selânik'e giderek cemiyetini genişletme amacıyla yaptığı girişimler, ikincisi ise 1907 Ekim ayı sonrasındaki Terakki ve İttihad Cemiyeti üyeliğidir. Mustafa Kemal bu faaliyetler hakkında Ahmed Emin (Yalman)'e verdiği ve Vakit gazetesinde 1922 yılında yayınlanan mülâkatında detaylı bilgi vermiş ve Âfet İnan ve Hüsrev Sami Kızıldoğan 1937 yılında yayınlanan Belleten mecmuasında neşrettikleri makalelerle konuyu etraflı biçimde ele almışlardır. Bunların yanı sıra 1925-1926 Türkiye Cumhuriyeti Devlet Salnâmesi gibi resmî yayınlar ve lise tarih eğitiminde kullanılacak ders kitaplarının 3. ve 4. ciltlerinde de aynı tez tekrarlanmış ve Cumhuriyet'in kurucusunun aynı zamanda Terakki ve İttihad Cemiyeti Dahilî Merkez-i Umumîsi'ne dönüşen örgütün de kurucusu ve 1908 İhtilâli'nin arkasındaki en önemli düzenleyici olduğu iddia edilmiştir. Bu tez aynı dönemde örgütlenme faaliyetleri içinde yer alan Kâzım Karabekir gibi şahıslar ve konuyu ele alan bâzı tarihçiler tarafından ise reddedilmiştir.

Osmanlı Hürriyet Cemiyeti ve Mustafa Kemal

Bu teze itirazlar genellikle, onun Mustafa Kemal'in modern Türk ulus-devletinin kurucusu olması sonrasında yaratılan şahıs kültünün bir parçası olduğu çerçevesinde gerçekleşmiştir. Ancak bu itirazların göz ardı ettiği bir husus, Mustafa Kemal Bey'in çabalarına yapılan atıfların kendisinin Türk siyasî hayatında önde gelen bir şahsiyet haline gelmesinden oldukça önce yapılmış olmalarıdır. Ben de 1908 İhtilâli'nin hazırlanma sürecini detaylı bir biçimde ele alan 538 sahifelik Preparation for a Revolution: The Young Turks, 1902-1908 başlıklı çalışmamda bu nedenle Mustafa Kemal'in Selânik'teki faaliyetleri konusunda aktardığı bilgilerin doğruluğunun kabul edilmesi gerektiğini merhum Unat ve Profesör Arıkan'ın zikretmediği iki bağımsız kaynağa dayandırarak savundum. [Makalesinden Profesör Arıkan'ın yedi sene evvel yayınlanan bu çalışmamı görmediği sonucunu çıkarıyorum]. Bu kaynaklar Osmanlı İmparatorluğu'nda görevli General Imhoff'un Die Welt des Islams dergisinde (1913, I/3-4) yayınladığı "Die Entstehung und der Zweck des Comités für Einheit und Fortschritt" başlıklı makale ve Joseph Nehamas'ın, P. Risal takma adıyla 1917 yılında Paris'te neşrettiği La ville convoitée: Salonique adlı çalışmasıdır. Bunlara ilâveten Deutsche Revue'de (38/1913) "Die Türkei vor den beiden letzten Kriegen, 1910-1911" başlığıyla imzasız olarak yayınlanan ve İstanbul'daki Alman Sefareti'nde görevli bir diplomat tarafından yazıldığı izlenimini uyandıran bir diğer makale de Imhoff'un anlatımını tekrarlamaktadır. Ancak bunu bağımsız bir kaynak olmaktan ziyade Imhoff'un sağladığı bilgileri neredeyse aynen aktaran bir çalışma olarak mütalâa yerinde olur.

Zikredilen üç çalışmanın da Mustafa Kemal'in siyaset sahnesinde ön plâna çıkmasından oldukça önce 1912, 1913 ve 1917 yıllarında yayınlanması ortada bir şüphe bırakmamaktadır. Profesör Arıkan'ın da bir tebliğinde belirttiği gibi bu bilgiler büyük ihtimalle doğrudan Mustafa Kemal tarafından yukarıda zikredilen okuma kitabı yazarı Osman Şevki Bey'e ve hazırladığı makale için yüzü aşkın Osmanlı zabiti ve eski Jön Türk'le 1908 öncesi örgütlenmeleri hakkında mülâkat yapan General Imhoff'a aktarılmıştır. Kendisi de Selânikli olan Nehamas'ın da ya bu yorumları okuduğu ya da bu bilgileri bizzat Mustafa Kemal'den aldığını ileri sürmek anlamlı olabilir. Ancak bu kaynakların ciddî birer tarih çalışması olmadığını da unutmamak gerekir. Osman Şevki Bey'in eseri talebeye değişik konularda okuma parçaları vererek onların kıraat yeteneklerini geliştirme amacıyla kaleme alınmıştır ve kaynak belirtmez. Ayrıca, Unat'ın varsaydığının aksine İttihad ve Terakki Cemiyeti tarafından da bâzı çalışmalarda, meselâ Ahmed Niyazi Bey'in hâtırâtında yapıldığı gibi, resmen onaylanmış değildir. Imhoff titiz çalışmasına karşın Ziya Paşa ve Namık Kemal'den beri var olan bir Jön Türk Partisi'nin devamlılığını iddia eder ve Hürriyet ve Terakki ve İttihad Cemiyetlerinin 1908 yılında ve İttihad ve Terakki nâmı altında birleştiklerini savunur. Bâzı bilgileri Imhoff'tan aldığı anlatımından anlaşılan Nehamas ise 1877 yılında İstanbul'da kurulan bir Jön Türk Partisi'ne atıflar yapar.

Hürriyet Cemiyeti'ni kimler kurdu?

Bu tahlilin ışığında mesele Hürriyet Cemiyeti kurulmasından önce Selânik'e gelerek temaslarda bulunan ve arkadaşlarını örgütlenme konusunda teşvik eden Mustafa Kemal Bey'in bu nedenle bu cemiyetin bânisi ve 1908 İhtilâli'nin yaratıcısı olarak kabul edilip edilemeyeceği noktasında düğümlenmektedir. Hürriyet Cemiyeti'nin örgütlenmesine ait vesikalar ve bu konu daha sonra yayınlanan çok sayıda hâtırat ve mektup iki hususu ortaya koymaktadır. Bunlardan birincisi Selânik'teki Hürriyet Cemiyeti'nin kuruluşu ile neticelenen örgütlenmenin liderliğini uzun süredir Osmanlı İttihad ve Terakki ve Terakki ve İttihad Cemiyetleri ile muhaberatta bulunan, eski örgüt faaliyetlerine katılmış kimselerin yapmış olmasıdır.

Türk tarihçiliği genellikle Hürriyet Cemiyeti'ni İttihad ve Terakki'den bağımsız bir yapılanma olarak ele almıştır. Halbuki cemiyetin kurucuları gerek eski örgüt ve gerekse de 1905 sonrası gerçekleştirilen yeni teşkilâtlanma ile sürekli temas halinde olan kimselerdir.

Mehmed Talât Bey (Paşa) eski cemiyetin Edirne teşkilâtında görevli iken politika ve "neşriyat-ı muzırra" bulundurma töhmetiyle 1897 yılında (kendisine danışılarak hazırlanan Almanca biyografisine nazaran 1896) tutuklanarak yaklaşık bir buçuk sene hapis yatmış, Midhat Şükrü (Bleda) Cenevre şubesinde faaliyet gösterirken 1897 yılında Sultan ile Cemiyet arasında ulaşılan ve genellikle Contrexéville anlaşması adı verilen uzlaşma sonrası yurda dönmüş, Mustafa Rahmi (Arslan) Bey İttihad ve Terakki Selânik şubesinde çalışırken Sultan'a karşı yapılacak suikast girişiminde rol aldığı için aynı yıl tutuklanmış ve Kâzım Nâmi (Duru) Bey örgütün Tiran şubesinde görev yapmıştır. Terakki ve İttihad Cemiyeti vesikaları bu kimselere örgütün resmî yayın organları olan Şûra-yı Ümmet ve Mechveret Supplément Français dergilerinin düzenli biçimde gönderildiğini teyit etmektedir. Mürzsteg programı (Şubat 1903) sonrasında bölgede muhalefet örgütlenmesinin hızlandığı doğrudur; ama bu Mustafa Kemal Bey'in Selânik seyahatinden oldukça önce gerçekleşmiştir. Meselâ bir İngiliz diplomatı 1903 Ağustos'unda "beş yıl sonra Jön Türk İhtilâli'nde önde gelen roller oynayacak" Mustafa Rahmi (Arslan), Talât, Binbaşı Ahmed Cemal, Mehmed Cavid ve Hacı Âdil beylerin kendisini gizlice konsoloshânede ziyaret ederek kendisinden yapılacak bir örgütlenme alanında yabancı desteği ya da sempatisine mazhar olup olamayacaklarını sorduklarını belirtiyor. Söz konusu diplomat ziyaretçilerine "zamansız bir ihtilâl fikrini kafalarından söküp atmaları" tavsiyesini verdiğini naklediyor. Bunun akabinde Ahmed Rıza Bey'e arkadaşları adına başvuran Talât Bey'e de pozitivist lider tarafından kendi örgütlerinin güçsüzlüğünden bahseden ve bu nedenle kendi başlarına çalışıp kendisiyle muhaberatı sürdürmelerini isteyen bir cevap verilmiştir. 1905 yeniden örgütlenmesi sonrasında Ahmed Rıza Bey ile temasa geçen Kâzım Nami Bey'den ise cemiyetin yayın organlarının Selânik'te dağıtımı talep edilmiş ve o da bunu yerine getirmiştir.

Burada dikkat çekilmesi gereken husus, Yüzbaşı Mustafa Kemal Bey'in toplantı yaptığı ve cemiyetinin şubesine üye olmalarını istediği, yemin ettirdiği dört subayın [Mustafa Necib, Hakkı Baha (Pars), Ömer Naci ve Hüsrev Sami (Kızıldoğan)] kendisi gibi ikinci kuşak Jön Türkler olmasıdır (Imhoff toplantıya katılan subay sayısını beş olarak vermekle beraber değişik isimler veriyor ama bu isimler de ikinci kuşak Jön Türk kategorisine gireceklerinden yukarıdaki yorumda değişiklik yapılması gerekmiyor.) Bu kimselerin hepsi daha sonra Hürriyet Cemiyeti'nin kurulmasına yol açacak toplantılara katılmamışlardır. Katılanlar ise ne örgütü oluşturmak için gerekli raporu hazırlayan ve Mustafa Rahmi, Talât, Midhat Şükrü ve İsmail Canbolad'dan oluşan komitede yer almışlar ve ne de daha sonra te'sis edilerek cemiyetin faaliyetini düzenleyen ve yazışmalarını yapan üç kişilik Hey'et-i Âliye üyesi olmuşlardır. Dolayısıyla Mustafa Kemal Bey'in Selânik'e geldiğinde görüştüğü, kendilerini cemiyetinin şubesini kurmak üzere ikna etmeye çalıştığı dört subay daha sonra Hürriyet Cemiyeti'nin kuruluşuna öncülük eden kimseler değillerdir. Bu kimseler Vatan ve Hürriyet Cemiyeti'ne atıflar yaparken (Hüsrev Sami Kızıldoğan Belleten mecmuasında 1937 yılında yayınladığı makalede ve Hakkı Baha Pars, Cami Baykut'a yazdığı, 20 Temmuz 1941 tarihli mektupta) diğer Hürriyet Cemiyeti kurucuları bu konuda en ufak bir imada dahi bulunmamışlardır. Hürriyet Cemiyeti kuruluşunda en önemli rollerden birini icra eden Mustafa Rahmi, Ernest Edmondson Ramsaur Jr.'ın Jön Türkler üzerine hazırlamakta olduğu kitabı (1957 yılında The Young Turks; Prelude to the Revolution of 1908 adıyla Princeton'da basılmıştır) için talep ettiği bilgileri sağlayan mektubunda örgütün kuruluşuna ilişkin detaylı malumat verirken Vatan ve Hürriyet Cemiyeti ve Mustafa Kemal'e herhangi bir atıfta bulunmaz. İlk kuruculardan Kâzım Nami Duru da 1957 yılında yayınladığı İttihat ve Terakki Hatıralarım kitabında ve Türkiye dergisinde yayınladığı makalede (1/1953) birçok detay vermesine karşın bu konuya değinmez ve Hürriyet Cemiyeti'nin kuruluşunu İsmail Canbolad'ın evindeki toplantılardan başlayarak anlatır. (Duru'nun Atatürk ile yakın ilişkisi olduğu ve kitabında Mustafa Kemal'in 1916 yılında Salih Bozok'a yazdığı ve İttihad ve Terakki tarihiyle ilgisiz bir mektubun faksimilesini verdiği göz önüne alındığında bu atıfta bulunmama daha da önem kazanır.)

Bütün bu bilgilerin ışığında aşağıdaki tespiti yapmak mümkün olabiliyor: Yüzbaşı Mustafa Kemal Bey, Selânik'e gelerek dört subay arkadaşını Şam'da kurmaya çalıştığı ancak herhangi bir faaliyet icra edemeyen cemiyetine katılmaya teşvik etmiştir. (Mustafa Kemal 1922 yılında verdiği mülâkatta bu kimseler dışında biri Hürriyet Cemiyeti'nin kuruluşunda yer alan iki kişi ile daha görüştüğünü belirtmiştir.) Bu kimselerin ikisi ya da üçü (Imhoff ya da Hüsrev Sami'den hangisinin anlatımının doğru kabul edildiğine bağlı olarak) daha sonra Hürriyet Cemiyeti'nin kuruluşuna katılmışlar, ancak bu alanda Jön Türk hareketi hakkında bilgisi olan, pek çoğu Jön Türklüğün birinci jenerasyonuna mensup, eski İttihad ve Terakki örgütünde vazifeler ifa etmiş, gizli örgüt yapısı içinde çalışmış ve bu bâzıları bu nedenle uzun süre hapis yatmış, gizli yayınları takip eden kimselere nazaran ikincil roller oynamışlardır. Bu kimseler 1907 birleşmesi sonrasında da karar verici ya da organizatör durumuna geçmediklerinden hareketin evrimi ve genel teşkilâtlanması hakkında da pek çok diğer âzâ gibi son derece sınırlı bilgiye sahip olmuşlardır. Meselâ Hakkı Baha Bey'in 1941 yılında Cami Baykut'a Ramsaur'a ulaştırılmak üzere yazdığı (ancak onun eline ulaşamayan) mektubu kendisinin hareketin organizasyonu alanında ne denli sınırlı bilgiye sahip olduğunu gösterir. (Bu konuda 1907 yılında Paris'e firarı sonrasında Dr. Bahaeddin Şakir'in Umur-i Dahiliye Şubesi'nde yardımcılığına getirilen Hüsrev Sami Bey istisnâdır.) Onların olayların gelişimini kendi açılarından yorumladıklarında Vatan ve Hürriyet Cemiyeti şubesi oluşturma girişimleri ile Hürriyet Cemiyeti'nin kuruluşu arasında bir devamlılık görmeleri tabiîdir. Nitekim olayları kendi zâviyesinden yorumlayan Mustafa Kemal de daha sonra benzer bir yorum getirmiştir. Ancak bu, Hürriyet Cemiyeti'nin kuruluşunda rol alan diğer kimselerin anlatımıyla uyum göstermez. Bunun da ortaya koyduğu gibi Hürriyet Cemiyeti, Vatan ve Hürriyet Cemiyeti mensuplarının girişimiyle gerçekleştirilen bir teşkilâtlanma değil, herhangi bir faaliyet göstermemiş bu örgüte "katılmış" üç kişinin de iştirâk ettiği bir süreç sonrasında kurulmuş bir cemiyettir.

Bu konuda gözden kaçırılmaması gereken bir diğer husus Hürriyet Cemiyeti'nin uzun bir sürece yayılan toplantılar ve tartışmalar sonrasında kurulmasıdır. (Profesör Arıkan'ın 1926 sonrası sürekli biçimde tekrarlanan resmî tarih tezine dayanan, Vatan ve Hürriyet Cemiyeti mensuplarının "İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin Selânik örgütünü kur"dukları iddiası doğru değildir. Kurulan cemiyet Hürriyet Cemiyeti'dir. 1897 sonrasında İttihad ve Terakki Cemiyeti'nin bir Selânik şubesi olmamıştır. Dr. Nâzım Bey'in çabalarıyla birleştikleri de "Paris şubesi" değil, Terakki ve İttihad Cemiyeti'dir. Bu birleşme sonrasında Hürriyet Cemiyeti, Terakki ve İttihad Cemiyeti Dahilî Merkez-i Umumîsi haline gelmiştir. Bu yaklaşım, resmî tarihin konuyu ele alış tarzındaki temel sorunları beraberinde taşır. Tevfik (Bıyıklıoğlu) tarafından 1925-1926 Türkiye Cumhuriyeti Devlet Salnâmesi'nde yayınlanacak "Reis-i Cumhur Hazretleri'nin Tercüme-i Halleri" için hazırlanan ve daha sonra lise tarih kitaplarında aynen tekrar edilen bu tez, 1906 yılından sonra birden Mustafa Kemal'in kolağası olarak Selânik'e dönmesi ve Terakki ve İttihad Cemiyeti'ne âzâ yapılmasına geçerek onun dışında bir kişinin dahi adını anmadan -sadece Dr. Nâzım Bey 'e "Paris'ten gelen biri" şeklinde üstü kapalı bir atıf yaparak- 1908 İhtilâli'ne ulaşır.) Diğer bir ifadeyle, ufak bir cemiyetin genişlemesi söz konusu değildir. Önce üçü eski İttihad ve Terakki üyesi, örgütlenme ve nizamnâme hakkında bilgi sahibi dört kişilik bir hey'et iki aylık bir çalışma sonrasında bir rapor hazırlamış, daha sonra buna dayanılarak Hilâl Cemiyeti (ya da Mu'in-i Hilâl) adında bir örgüt kurulması, buna gayrimüslimlerin kabul edilmemesi gibi kararlar alınmışsa da akabinde örgütün adının Hürriyet Cemiyeti olması ve âzâlık koşullarının farklı olması kararlaştırılmış, cemiyetin nizamnâme taslağı ise Mustafa Rahmi Bey tarafından yapılmıştır.

Bütün bunlar ise Mustafa Kemal'in Selânik'te olmadığı bir dönemde gerçekleştirilmiş, kendisine herhangi bir bilgi de verilmemiştir. Hürriyet Cemiyeti'nin Terakki ve İttihad Cemiyeti ile birleşmesi sonrasında 1906-1907 yıllarında yurtiçinde muhaberatta bulunduğu kimselerin isim ve adresleri Paris merkezine gönderilmiştir. Bu listede en önde gelen şahsiyet olarak İstanbul'da Avukat Baha Bey verilmekte olup vilâyetlerdeki subayları da kapsayan vesikada Mustafa Kemal Bey'in adı bulunmamaktadır. Nitekim bu liste yardımıyla Trablusgarb benzeri merkezlerde çoğu subay muhaliflerle temasa geçen Terakki ve İttihad Cemiyeti Haricî Merkez-i Umumîsi'nin muhaberatında Mustafa Kemal Bey'e hitaben kaleme alınmış bir mektup ya da ona yapılan bir atıf bulunmamaktadır.

Kaynaklar ve farklı anlatımlar

Bütün bunların ortaya koyduğu gibi Mustafa Kemal'in olayların gelişimini kendi başından geçenler çerçevesinde yaptığı yorum samimidir. Kendisi Selânik'i terkinden sonra meydana gelen gelişmeleri kendi çabalarının devamı olarak telâkki etmiş ve 1908 sonrasında bu görüşü tekrarlamıştır. Bu anlatımın bazı arkadaşları tarafından da desteklendiği ve bağımsız kaynaklarca kabule değer bulunduğu da doğrudur. Ancak bu alanda tek bir anlatım olmadığını vurgulamak gereklidir. 1908 sonrasında İkdam, Sabah, Tanin, Hukuk-i Umumiye, Musavver Salnâme-ı Servet-i Fünûn benzeri çok sayıda gazete ve dergide yayınlanan makale ve yazı dizisinde ve başta Ahmed Niyazi Bey'in hâtıratı olmak üzere pek çok kitapta hareketin gelişimi farklı biçimde anlatılmıştır. Bunların çoğunluğu hareketin içinde yer almış kimselerce kaleme alınmış olup farklı örgütlenmeleri ön plâna çıkartırlar. Kimine göre hareket Mekteb-i Tıbbiye-i Şâhâne'deki 1889 örgütlenmesinden beri kırılmayan bir çizgi izlemiştir, kimine göre 1906 yılında Selânik'teki teşkilâtlanma hareketi bütünüyle değiştirmiştir, kimine göre ihtilâl bütünüyle ordunun gayretiyle ortaya çıkmıştır, kimine göre ise İnkılâb-ı Azîm Terakki ve İttihad Cemiyeti'nin dahilî ve haricî merkez-i umumîlerinin ortak çalışmasının ürünüdür. Ramsaur'a Cami Baykut aracılığıyla ulaştırılan mektuplar ve Encyclopædia of Islam için Abdullah Cevdet maddesini hazırlayan Karl Süssheim'a Dr. İbrahim Temo başta olmak üzere eski Jön Türk liderleri tarafından gönderilen ve önemli bölümü günümüzde Staatsbibliothek Preußicher Kulturbesitz'de muhafaza edilen çok sayıda nota bakıldığında 1889-1908 dönemine ilişkin değerlendirmelerin ne denli farklılık gösterdiği kolaylıkla görülür. Bu da gayet tabiîdir. Çünkü gizli ve hücreler şeklinde örgütlenen yapılarda bizzat teşkilâtlanmayı gerçekleştiren ve idare edenler dışındakiler hareketin genel örgütlenmesi hakkında fazla bilgi sahibi olamamaktadırlar. Dolayısıyla sadece bir tek anlatıma bakıp bunu diğerleriyle karşılaştırmadan bir gizli örgütlenmenin tarihini yazmak pek de anlamlı olmaz.

Verdiğim bilgiler ışığında varılabilecek sonuç, Mustafa Kemal'in de çok sayıda Jön Türk örgütüne benzer, fiiliyatta ortaya herhangi bir eylem koyamayan bir teşkilâtlanma girişiminde bulunmuş olduğudur. Mesele bunun var olup olmadığı değil, Jön Türk hareketi ve 1908 İhtilâli'ne giden yolda taşıdığı ehemmiyettir. Yakın tarihimiz çalışılırken perspektif ve ölçü Değerli meslekdaşımın içinde Mustafa Kemal Bey'in çabalarına yer verilmemesini "şaşırtıcı, şaşırtıcı olmasının ötesinde düşündürücü" bulduğu belgeselin tezi Hürriyet Cemiyeti'nin nasıl kurulduğu değil, bu örgütün Dr. Bahaeddin Şakir ve Nâzım beyler tarafından nasıl Daşnaktsutyun ve VMORO (Makedonya-Edirne Dahilî İhtilâlci Örgütü) benzeri bir yapılanmaya dönüştürüldüğü ve bunun sonrasında Makedonya'daki diğer örgütlerle pazarlıklar yaparak ihtilâli gerçekleştirdiğidir. Belgesel, Profesör Arıkan'ın vurguladığının tersine "bütün imparatorluktaki muhalif örgütlenmeleri teker teker belirtmek" gibi bir işlevi de yerine getirmemiştir. (Bunun için tahminimce en az yirmi bölümlük bir belgesel gerekir.) Nitekim çalışmada İttihad ve Terakki Cemiyeti'nin kurucuları, hattâ hareketin başını çeken Dr. İbrahim Edhem Temo'nun adı, zikredilmiş değildir. Gene Cemiyet'in en karanlık günlerinde teşkilâtı neredeyse tek başına ayakta tutmaya çalışan Dr. İshak Sükûti Bey'e yapılan herhangi bir atıf bulunmamaktadır. Daha da önemlisi 1908 hareketinin ideolojik arka plânını oluşturan "icraatçılık" fikrini tartışan lider ve örgütler, meselâ Kemal Bey'in Cenevre'de 1900 yılında kurduğu İstikbâl-i Vatan ve Millet Cemiyet-i Osmaniyesi, aynı dönemde Ali Fahri ve Tunalı Hilmi beylerin öncülük ettikleri İntikamcı Yeni Osmanlılar Cemiyeti ve Babanzâde Hikmet Süleyman ve arkadaşlarınca kurulan İstirdat Cemiyeti ve üyelerine yönelik tek bir referans yoktur. Bu cemiyetlerin hepsinin de ayrıntılı nizamnâmelere sahip, kısa süre için de olsa yayınlanmalarına muvaffak olunmuş dergileri olan örgütler olduğu unutulmamalıdır.

Dolayısıyla belgeselde bu tür bir ehemmiyeti haiz olmayan ve Jön Türk hareketinin geneline bakıldığında çok daha önemsiz bir rol oynayan bir örgüt ve kurucusundan bahsedilmemesinin "şaşırtıcı" bulunmasının temelinde başka unsurların bulunduğunu söylemek pek de yanlış olmaz. Bunlar ise yakın geçmiş hakkında var olan resmî tarih tezlerinin, belki de farkında olmadan, içselleştirmesi, bu döneme "tarih yapan adam" perspektifinden yaklaşılması ve nihayet tarihin 1922 sonrası gerçeklikten geriye bakılarak retrospektif bir biçimde yazılmasıdır.

Jön Türk hareketi ve 1908 İhtilâli resmî tarihin fazlasıyla ehemmiyet verdiği bir konu olmamakla birlikte bu konuda yukarıda zikrettiğimiz kaynaklarda işlenilen bir tez ortaya atılmıştır.

Bu da Mustafa Kemal'in 1908 İhtilâli'nin hazırlayıcısı olduğu ancak daha sonra kendisinin bu alandaki rolünün daha sonra, bilhassa ordu-siyaset ilişkileri üzerine tezleri nedeniyle, kendisine cephe alan İttihadçı liderler tarafından küçültülmeye, unutturulmaya çalışıldığıdır. İlginçtir ki Mustafa Kemal gerek evvelce zikrettiğimiz 1922 mülâkatında ve gerekse de Nutuk'ta İkinci Meşrutiyet hareketindeki rolünü anlattığı bölümlerde (1938 baskısı, ss. 526-28) çok daha mütevazı bir söylemi benimsemiş ve bilhassa ikinci kaynakta harekete kendisinin de katkısının olduğunu vurgulamaya çalışmıştır. Ancak Âfet İnan'ın ortaya koyduğu "Evrensel ve tarihî işin, 1908 İnkılâbı'nın esasını Şam'da Doktor Mustafa'nın evinde aramak lâzım gelir" benzeri yorumlar ve resmî tarih kitaplarındaki anlatım bunun oldukça ötesine geçmiştir. Yaklaşık yetmiş sene sonra bu ideolojik söyleme sahip çıkmak ise nâçizâne kanaatimce fazla anlamlı değildir.

Tarihin öznesi olarak "tarih yapan adam"

Bu alanda ikinci ve en az yukarıdaki kadar önemli bir unsur tarihe "tarih yapan adam" perspektifinden yaklaşılmasıdır. Böylesi bir yaklaşım benimsendiğinde ve bunun da ötesine gidilerek tarih yapıcılığı insanüstülük vasıflarıyla donatılarak kutsandığında, tarihin içinde oluştuğu bağlam bütünüyle önemini kaybetmekte ve "tarih yapıcısının" merkezde olduğu bir kurgulama yapılmaktadır. Hüsrev Sami Kızıldoğan'ın konu üzerine kaleme aldığı makalesinden aktarılacak kısa bir bölüm durumu her halde daha açık biçimde ortaya koyar: "Atatürk'ün eserlerinin köklerini yalnız Şam'da değil, onu bulmak için daha derin mazilere inmek lâzımdır. Çünkü Atatürk tarihin bir tesadüfü değildir. O başlı başına mazi, hal ve istikbaldir. O tarihin, tarih de onundur." Böylesi bir yaklaşım tarihî gelişmeleri kendi bağlamlarında değerlendirmeyi imkânsız kıldığı kadar, onların "tarih yapıcısı merkezli", onun öznesi olduğu bir ehemmiyet meratibi içinde incelenmesinin gerekliliğini de ortaya koyar. Kendi misâlimize dönecek olursak, bu açıdan bakıldığında Dr. İbrahim Temo, Dr. İshak Sükûtî ve Jön Türk hareketinin önde gelen pek çok isminin bu hareketin neticesi olan 1908 İhtilâli'ni anlatan bir belgeselde anılmaması herhangi bir sorun yaratmaz, çünkü onlar tarihin öznesi, "tarih yapan" kimseler değillerdir. Dolayısıyla onlar ya da 1908 İhtilâli'nin gerçek düzenleyicileri ne yapmış olurlarsa olsunlar tarihin öznesi olamadıklarından, faaliyetleri ehemmiyet sıralamasında geriye düşer.

Burada söylenmek istenenin Mustafa Kemal'in Jön Türk hareketine yaptığı katkının göz önüne alınmaması olmadığını vurgulamak gerekir. Bir kere modern Türk devletinin kurucusu olan bir şahsiyetin her türlü faaliyeti, pek tabiî, araştırma konusudur. Dolayısıyla Mustafa Kemal'in 1908 hareketindeki rolü de ayrıntılı olarak araştırılmalıdır. Nitekim, Miller'in Narody Azii i Afriki dergisinde (3/1975) yayınladığı "Revoliutsiia 1908 g. v Turtsii i Mustafa Kemal" makalesi başta olmak üzere konu üzerine merhum Unat ve değerli meslektaşım Arıkan tarafından yapılanlar da dahil olmak üzere çeşitli incelemeler yayınlanmıştır. Ayrıca Atatürk üzerine yapılan her çalışmada konunun ayrıntılarıyla incelenmesi gereklidir, ki bu da yapılmaktadır. Benzeri şekilde Jön Türk hareketi tüm detaylarıyla ele alınacaksa Vatan ve Hürriyet Cemiyeti ile kurucusunun faaliyetleri üzerinde de durulmalıdır. Ben de toplam bin sahifeye yaklaşan iki kitaplık bir çalışma yaparak Jön Türk hareketini detaylarıyla ele almaya çalıştığım zaman, pek tabiî, Vatan ve Hürriyet Cemiyeti'ni de, Mustafa Kemal'in hareketteki rolünü de ayrıntılarıyla ortaya koymaya çalıştım. Buna karşılık, tarihin bir öznesi olduğu fikrine katılmadığımdan, kırk sahifelik ve 1905 sonrasında komiteci örgütlenme ve muhafazakâr eylemcilik fikrî temelinde yeniden yaratılan Terakki ve İttihad Cemiyeti'nin ihtilâli nasıl düzenlediğini anlatan bir metne dayanan zikrettiğim belgeselde buna detaylı biçimde yer vermedim. Ancak metinde, Profesör Arıkan'ın gözünden kaçmış olduğunu tahmin ettiğim, bir atıfta da bulundum ve 1908 İhtilâli ve İttihadcılığın daha sonraki etkisinden bahsederken bunun "1960 yılına kadar görev yapan ilk üç cumhurbaşkanının bu ihtilâlde değişik roller aldığı Türkiye'de, çok daha kuvvetle hissedil"diğini söyledim. Bu ifade, hepsi ikinci kuşak Jön Türkler olarak harekete katılan ve 1908 İhtilâli'nde değişik roller oynayan, Mustafa Kemal (Atatürk), Mustafa İsmet (İnönü) ve Mahmud Celâl (Bayar) beylerin faaliyetlerine kırk sahifelik ve yukarıda zikrettiğimiz vurguyu taşıyan bir metinde yapılan ölçülü bir atıftır. Atatürk, İnönü ve Bayar'ın daha sonra modern Türk siyasetinde çok önemli roller icra etmiş olmaları, kendilerinin 1908 hareketine katkılarının mercek altına konularak büyütülmesini gerekli kılmaz.

Bir İngiliz tarihçisi 1898 Mehdi Ayaklanması ve Sudan Harbi'ni anlatırken ya da İkinci Boer Harbi (1899-1902) üzerine çalışırken anlatımını bu olaylara subay ve gazeteci olarak katılan Winston Churchill üzerine inşa etmez. Eğer detaylı bir çalışma yapıyorsa bunlara değinir, aksi halde anlatımında bu konulara girmez. Benzeri şekilde Ohio Company üzerine çalışan bir Amerikan tarihçisi ayrıntılara inemediği sürece George Washington'dan bahsetmez. Churchill ve Washington'ın İngiliz ve Amerikan siyasetindeki rollerinin büyüklüğü bu alanda farklı bir yaklaşımı gerektirmez. Profesör Arıkan'ın da takdir edeceği gibi, maalesef Türk yakın tarihine bu şekilde yaklaşmak oldukça zor olmakta ve gerçekleştirildiğinde resmî ideoloji tezlerinin, çoğunlukla farkında olunmadan, içselleştirilmelerinden kaynaklanan eleştirilerle karşılaşılmaktadır.

1922'den geriye tarih yazımı

Bu sorun, daha açık bir ifade ile toplumumuzda tarihin 1922 sonrası gerçeklikten geriye bakılarak retrospektif bir biçimde yazılması, geçmişin anlaşılmasında karşımıza çıkan üçüncü önemli engeldir. Atatürk'ün Türk siyasî hayatında oynadığı rollerin ne denli önemli olduğu tartışılabilecek bir konu değildir. Ancak, bu onun hayatının her aşamasında lider rolünde olmasını gerekli kılmaz. Meselâ kendisinin Jön Türklük ve İttihadçılık geçmişi göz önüne alındığında bu tür bir yorum yapmak oldukça zordur. Mustafa Kemal Bey 1907 sonbaharında kolağası olarak Selânik'e döndüğünde Terakki ve İttihad Cemiyeti'ne kaydedilmiş ve ihtilâlin hazırlanması ve icra edilmesinde önemli bir görev almamıştır. Daha sonra ise cemiyet mensubu diğer subaylar gibi kendisine örgüt tarafından çeşitli vazifeler tevdi' edilmiştir. Ama Mustafa Kemal Bey hiçbir zaman ne İttihad ve Terakki merkezinde ve ne de onun askerî kanadında Dr. Bahaeddin Şakir, Dr. Nâzım ya da İsmail Enver ve Ahmed Cemal bey (Paşa)ler benzeri bir lider rolü oynamamıştır. Dolayısıyla Profesör Arıkan'ın belirttiği gibi "İkinci Meşrutiyet'in ilânından sonra 'ordunun siyasetten çekilmesi' [orijinal metinde koyu olarak verilmiştir] savunduğu için Mustafa Kemal['in] ikinci planda kalm"ası gibi bir durum gerçekleşmemiştir. Zaten hareketin liderlerinden birisi olmayan Mustafa Kemal Bey daha sonra cemiyet üyesi pek çok zabit gibi örgüt içindeki faaliyetini sürdürmüş ve Cemal Paşa'nın koruması altındaki subaylar grubunun bir üyesi olmuştur. Kendisinin ordu-siyaset ilişkisi hakkındaki yorumlarının Merkez-i Umumî tarafından olumlu görülmediği doğrudur. Muhalefetin temel tezi olan bu görüşün, İttihad ve Terakki Cemiyeti gibi para-militer, fedaî teşkilâtı sahibi, karşıtlarını orduyla tehdit eden bir örgüt tarafından kabul edilmesi mümkün olmadığı için bu konudaki çıkışı kendisinin cemiyetteki durumu daha da zorlaşmıştır; ama bunu bir "ikinci plâna" düşmek olarak yorumlamak mümkün değildir. Bu tür bir düşüşten bahsetmek gerekirse 1895'ten itibaren harekete öncülük eden, ihtilâl sonrasında "Ebu'l-ahrar" olarak Paris'ten pâyitahta dönen, ancak süreç içinde komitecilik eğilimleri ağır basan cemiyet rüesâsı tarafından gitgide marjinalleştirilerek muhalefete geçmek zorunda kalan Ahmed Rıza Bey ve Manastır'da ihtilâlin askerî plânlamasının yapımında birincil roller oynadıktan sonra Cemiyet ile fikir ayrılığına düşerek muhalefetin önde gelen simalarından biri haline gelen Miralay Sadık (Şehreküştü) buna verilecek en iyi misâllerdir.

Enver Paşa-Mustafa Kemal Paşa çatışması?

Benzer şekilde İkinci Meşrutiyet'in bir Enver-Mustafa Kemal beyler çatışmasına indirgenmesi de 1922 sonrasından hareketle tarih yazımı ve "tarih yapan adam" yaklaşımının neticesidir. Gazete köşelerinde sıklıkla yapılan Enver Paşa-Mustafa Kemal Paşa karşılaştırmalarıyla daha da popülerleştirilen bu yaklaşım, Osmanlı tarihinin en önemli ve çetrefil dönemlerinden birisini anlamamızı daha da güçleştirmektedir. Adına marşlar bestelenen, harp gemileri alınması için iâneler düzenlenen; ismi, Arnavutluk ve Mısır'ın müstakbel liderleri Enver Hoca ve Enver Sedat'ın da dahil olduğu binlerce çocuğa verilen Enver Bey, 1908 sonrasında İttihadcılığın "kahramanlık" sembolü haline gelmişti. 1908 öncesi çete harekâtında fevkâlâde başarılar kazanan, kendisine sadece Osmanlı değil, Bulgaristan Müslüman basınında bile övgüler düzülen Enver Bey, kurumsal (İttihadcı) külte gösterdiği saygı dışında pek çok hususiyeti ile sivrilerek, Cemiyet destekçisi basının da desteğiyle, Gazi Osman ve Gazi Ahmed Muhtar paşalar sonrasında doğan (1897 Osmanlı-Yunan Harbi sonrasında Gazi Edhem Paşa tarafından ikame olunan) bir "kahraman" boşluğunu doldurmuştu. İhtilâlde öne çıkan, çoğunluğu Arnavut kökenli, askerî liderler içinde nadir Türk subaylardan birisi olan Enver Bey bu nedenle Ahmed Niyazi Bey gibi kahramanların sahip olmadığı Cemiyet'in Türkçü siyasetine uygunluk gibi bir avantaja sahipti; ancak gereğinde Arnavut liderlerle Arnavutça Osmanlılığın önemi tartışması da yapabiliyordu. İhtilâlin birinci derecedeki kahramanları arasındaki nâdir erkân-ı harb subaylarından birisiydi, iki Batı diline mükemmel olmasa da iyi derecede vakıftı. Gustave Le Bon'un sosyolojik tezlerini benimsiyor, Niyazi Bey gibi feminist, pozitivist düşünceleri eleştirmiyor; ama göğsünün üzerinde küçük Kur'an'ını taşıyor, verdiği ziyafetlerde Alman subaylara bedava içki verirken, Müslüman Osmanlı zabitlerinden şarap içenlerin maaşlarından bunun ücretini kesiyordu. Bir anlamda Enver Bey şartlar gerektirdiğinde pozitivist, bilimci, din savunucusu, seçkinci, halkçı, Pan-İslâmist, Osmanlıcı, Türkçü olabilen İttihad ve Terakki'nin aradığı "kahraman"dı. 1908 sonrasında İttihadcılıkla birlikte yıldızı yükselen Enver Bey, Cemiyet'in ordu içindeki tartışılmaz lideri ve kamuoyundaki kahramanlık sembolüydü. Kendisinden sonra en etkili asker âzâ olan Cemal Paşa bile bu alanlarda onunla açıktan rekabet edebilecek durumda değildi. Nitekim sâbık Sadrıâzâm Said Halim Paşa Büyük Harb sonrasında Beşinci Şu'be'de sualleri cevaplarken kendisine yöneltilen "Harbi dirâyetsiz ve istikâmetsiz ellere tevdi' ederek her cebhede fünûn-i askeriyenin kabûl edemeyeceği mecnûnâne hareketlerin cereyanına... müzâheret eylemesi" suçlamasına verdiği cevapta "Harbiye Nezâreti'ne getirilmiş olan Enver Paşa efkâr-ı âmmede ihtiraz eylemiş olduğu mücahid-i hürriyetlik ve Trablusgarb ve Edirne kahramanlıkları ile gayet yüksek bir mevki' işgâl eylemekde bulunmuştu." demenin yanı sıra "o vakit ortada Enver Paşa'dan başka kimse yokdu ve zannederim ki o zaman kahraman-ı hürriyetler ortada durur iken siz de başkasını düşünmezdiniz" tezini savunmuştur. Enver Paşa'nın Büyük Harb'e girişteki mes'uliyeti, harbi nasıl idare ettiği ve 1914 sonrasında yaşanan trajedilerdeki rolü bütünüyle ayrı bir konudur; ama bu nedenle ve 1922 sonrasından geriye bakarak İkinci Meşrutiyet dönemince süren bir Enver-Mustafa Kemal Bey rekabeti varsaymak pek de gerçekçi değildir. Bu iki tarihî şahsiyetin birbirinden hoşlanmamaları ile Cemiyet'in askerî liderliği ve ordunun kontrolü için rekabete girmeleri birbirinden farklıdır. Bunlardan birincisi gerçek, ikincisi ise büyük çapta retrospektif tarih yazımı sonucunda yaratılan bir kurgudur.

Profesör Arıkan'ın tenkitlerinin yakın tarihimize yaklaşım sorunlarını tartışma konusunda fevkâlâde yararlı olduğunu düşünüyor ve bu nedenle ona samimi teşekkürü bir borç biliyorum. Buna karşılık kendisinin nasıl ulaştığını anlayamadığım "Milli Mücadele'yi çok hafife alan görüşü"m olduğu ve bu nedenle 1908 İhtilâli'nde Mustafa Kemal'in rolünden bahsetmediğim iddiasını garipsediğimi belirtmek isterim. Bundan kastedilen her halde benim çalışmalarımın Millî Mücadele değil, ona takaddüm eden dönemler üzerine olması değildir. Benim bu konu üzerinde yazdıklarım ortadadır ve onların birinden yapacağım aşağıdaki alıntı bu konuda ayrıntıya girmemi gereksiz kılar: "Türk toplumunun ezici bir çoğunluğunun İstiklâl Harbi'ni unutması, bunu inkâr etmesi ya da sadece kendi tarihimiz değil, dünya tarihi açısından büyük ehemmiyeti haiz bu olayı küçümsemesi mümkün değildir. Nitekim, bundan gerekli mesajların alınabilmesi belki de dünyayı daha sonra yaşamak zorunda kaldığı büyük yıkımdan kurtarabilirdi." (Zaman, 27 Ekim 2005) Saygıdeğer meslektaşımın zikredilen yorumunun yazdıklarımı değerlendirme konusunda gerekli titizliği gösterememesinden kaynaklandığını düşünüyorum.

ZAMAN

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim