Yakın geçmişimiz bugünü izah eder

25.07.2008 05:33

Ahmet Turan Alkan

1912 yılının ilk aylarında yapılan ve yakın tarihimize "Sopalı Seçimler" nâmıyla geçen seçimlerde, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin hile ve cebirle ve büyük bir ekseriyetle Meclis çoğunluğunu ele geçirmesi ve neticede yüzü aşkın muhalif mebustan sadece beşinin seçimi kazanabilmesi ve bu arada birçok Arnavut mebusun Meclis dışında kalması, görünürdeki sebeplerden biridir.

Seçimlerde, neredeyse tamamen Meclis dışında kalan muhalefet için, İttihat ve Terakki Cemiyeti ile mücadele edecek meşrû zemin de daralmış oluyordu. O günlerde belli başlı bütün muhalefet mihraklarının toplandığı bir odak durumunda olan Hürriyet ve İtilâf Fırkası, resmen olmasa da Rıza Nur gibi tanınmış bir üyesi vasıtasıyla Arnavutluk İsyanı'na sıcak bakmış ve dolaylı yoldan desteklemişti. Bu isyanın ilginç yanı, tıpkı II. Meşrutiyet'in ilanında olduğu gibi bir grup Arnavut asıllı zabitin, Arnavutluk'ta dağa çıkması olmuştur. Arnavutluk'a asker sevk etmekte güçlüklerle karşılaşılmış, bazı taburlar verilen emre itaat etmemişti. Askerî Tıbbiye'de talebeler derse girmeyi reddederek Arnavut talebelerin ihracını istemişler, bazı talebeler bu yüzden tevkif edilmiş ve isyan yerine gönderilen mektep zabitlerinin geri gönderilmesi istenmişti. İsyanı bastırmak üzere Arnavutluk'a gönderilen askerlerin bir kısmı ile Arnavutların uyuşması da dikkat çekicidir. Neticede isyan, asilerden bir kısmının terhisi, Osmanlı kabinesinde seri istifaların başlaması gibi sonuçlar doğursa da bunların arasında en önemlisi Halaskâr Zabitân Grubu Hareketi olmuştur ki, bu olgu, Arnavutluk İsyanı'nın bir sonucu olarak da kabul edilebilir.

Halaskâr Zabitân Grubu nedir; nasıl kuruldu?

Meşrutiyet'in ilânından beri Cemiyet'e yakın zabitlerin özlük haklarını elde etmede kolaylıklar görmesi, itibar ve nüfuz kazanması, buna karşı çoğunluğu temsil eden ve Cemiyet'le dirsek temasına girmemiş zabitlerin sızlanmaya devam etmesi bir vakıa idi. Siyasî ilişkilere açık olmanın prim yaptığı bir dönemde, bu yolu tercih etmediği için kıyıda ve etkisiz görevlerde kalmak, herhalde birtakım manevî tatminsizliklere yol açmaktaydı. Grup mensupları arasında Tasfiye-i Rüteb Kanunu uyarınca rütbesi tenzil edilen ve sürgüne uğrayan küçük rütbeli zabitlerin de varlığı dikkat çekicidir 1912 yılı başlarında yapılan seçimde, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin bazı yerlerde ordu mensuplarını kullanarak seçime müdahale etmeleri, Halaskârân-ı Zabitân Grubu'nun hareket noktalarından birini teşkil ediyordu. Bu durum bilhassa muhalefet çevrelerinin ümidini kırmış ve "artık silah kuvvetine müracaatın yegâne çare olarak kaldığı" fikrini kuvvetlendirmişti. Haziran ayı içinde Bağlarbaşı ve Bostancı semtinde iki kere toplanan grup, hiçbir şiddet gösterisine ihtiyaç duymadan bazı kişi ve kuruluşlara gönderdiği mektuplarla etkili olabilmişti. II. Meşrutiyet'in ilânında Rumeli'nden Yıldız Sarayı'na gönderilen telgrafların uyandırdığı tesire benzer etkiler yapan bu mektuplar, grubun gerçek gücünün de ölçülmesini engelliyordu. Meseleden böylece haberdâr olan Padişah Mehmed Reşad, o gece orduya hitaben bir beyanname neşrederek önceki gün bazı zabitlerin Kanun-ı Esasi ve saltanat hukukuna aykırı olarak bazı isteklerde bulunduklarını, sayıca az olan bu kişilerin yanlış anlama sebebiyle bu işe teşebbüs ettiklerini, (İtalya Harbi dolayısıyla) yakın bir tehlikenin yaşandığı şu günlerde siyasete karışmak üzere bulunan zabitlerin vatanın korunmasıyla meşgul olmaları gerektiğini belirtmişti. Ayrıca beyannâmenin pâyitaht dâhilindeki bütün askerî birliklerde okutulması da emredilmiş, fakat olumlu bir etkisi görülmemiştir. İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin destek verdiği Said Paşa Hükûmeti'nin şaşırtıcı bir şekilde istifa etmesiyle yönetimde Cemiyet'in ağırlığı da sona ermiştir. İttihat ve Terakki Cemiyeti siyasî ve askerî bütün desteklerini kaybetmiş görünüyordu.



Halâskâr Hareketi nasıl sonuçlandı?

Halaskâr Zabitân Grubu Hareketi'nin en yakın sonucu, İttihat ve Terakki Fırkası'nca desteklenen Said Paşa Hükûmeti'nin çekilmesi olmuştur. İttihat ve Terakki Fırkası böylece Meclis'te sayı üstünlüğünü elinde bulundurmasına rağmen, ordudan gelen bir muhalefet hareketiyle siyasî zaafa düşmüş ve iktidardan uzaklaşmıştır; bu durum, Meşrutiyet hayatının, siyasî temsil bakımından henüz olgunlaşmadığını göstermektedir.

Hareketin en vahim sonuçlarından birisi, ordunun bir kere daha siyasete karışması yanında ordu içinde de kamplaşmanın iyice belirginleşmesi olmuştu. İttihatçılar'la Halaskârân yanlısı zabitlerin kalpaklarına kadar uzanan bu farklılık, erlere kadar yansımış, hasımlar birbirine düşman nazarıyla bakmaya başlamış ve siyasî gerekçelerle ordunun önemli mevkilerine tecrübesiz kişilerin getirilmesi, ordunun zaafını artırmıştı. İttihatçılar'ın, yine aynı metotlarla hasımlarını tasfiye etme hazırlıklarına girişmeleri artık beklenebilirdi.

Bir başka netice, askerin siyasetle uğraşmaması için, alelacele Askerî Ceza Kanunu'na bir madde ilave teşebbüsü olmuştu. Buna göre siyasî gösterilere katılan ve siyasetle uğraşan zabitler 2 ila 4 ay hapisle cezalandırılacak, siyasî fırkalara üye olanlar ise askerlikten atılacaktı; ne var ki tasarı, kanun haline gelmeden siyasi karışıklık baş gösterecek ve tasarı, geçici niteliği ile yayınlanmış olmasına rağmen ciddiye alınmamıştı.

Ordunun siyasetle uğraşmasının sonuçları

Balkan müttefiklerinin ültimatomu Bâbıâli'ye ulaştığında Osmanlı Devleti, siyasî ve askerî açıdan oldukça hazırlıksız bir durumda bulunuyordu. Buna rağmen, savaş tehdidinin iç politikada malzeme olarak kullanılması hayli menfî sonuçlar doğurmuştu: O esnada işbaşında bulunan Gazi Ahmed Muhtar Paşa Hükûmeti'ne karşı tavır almak ihtiyacı içinde olan İttihat ve Terakki Fırkası, yüksek tahsil gençliğini de harekete geçirerek hemen harbe girilmesi yolunda propagandaya başlamıştı. Aldıkları ücret ve çalışma şartları itibarıyla diğer memurlara nazaran kendini mağdur hisseden ordu mensupları, Meşrutiyet'in ilânından sonra hissedilir derecede tatmin edilmişlerdi. Bilhassa 31 Mart'tan sonra Mahmud Şevket Paşa'nın Hareket Ordusu Kumandanı ve Harbiye Nâzırı olarak görevde bulunduğu süre içinde ordunun teçhizat ve eğitimine önem verilerek ciddî bir teşebbüs başlatılmıştı; fakat gerçek durumun daha farklı olduğu kısa sürede fark edildi. Ordunun siyasî telkin ve bölünmeler neticesi gücünden çok şey kaybettiği, Sadrazam Said Paşa'nın "Ben ordunun bu dereceye geldiğini bilmiyordum." sözleriyle açığa çıkar.

Harbin ilk safhası, Osmanlı ordusu için tam bir felaketle neticelendi. Acemi erlerle harbe giren ordunun, "tüfek doldurmayı bilmeyen neferler ve düşman elektrik projektöründen korkup dağılan taburlarla" üstünlük göstermesi mümkün olmamıştı. Rumeli tren hattı işletmesinin orduya devredilmesi de eğitim açığını ortaya çıkarmış, tren seferlerinde yarı yarıya azalma görülmüş, "bilâhare tekrar kumpanyaya devredildiğinde muhtelif yerlerdeki metrûk vagonlarda külliyetli mühimmat" bulunmuştu. Nakliye ve iaşe hizmetlerinde karışıklık ve aksaklık son haddine varmış, zabit kadrolarına yapılan azil ve tayin gibi müdahalelerle, bazı yerlerde kıtalar başıboş bırakılmıştı. Mağlubiyetin trajik boyutlarını Daily Telegraph gazetesi muhabiri şöyle nakletmekteydi: "Şuna kanaat getirdim ki, sade her nefer, yevmiye bir peksimet alsaydı, müstevli düşman karşısında kaçmayacaktı. Türk ordusunu bu derece muzmahil eden açlıktır. Türk ordusunda bir kaz sürüsünü bile idare edecek erkân-ı harbiye heyeti yoktur."

Bu ağır sözler, gerçeğin bir kısmını aksettirebiliyor; hakikatte Osmanlı ordusu Balkan Harbi'ni, içine düşen siyaset fitnesi yüzünden daha savaşmadan kaybetmiş ve mağlubiyetin zilleti yanında Rumeli'nden Anadolu'ya doğru büyük ve trajik bir göç dalgasının başlamasına yol açmıştı.

Bâbıâli Baskını ve darbe geleneğinin başlangıcı

Balkan Harbi'nin en ağır döneminde 23 Ocak 1913'te vuku bulan Bâbıâli Baskını, bu defa Meşrutiyet'in siyasî hayatına "hükûmet darbesi" kavramını sokarak, iktidarın bir avuç fedai ile değiştirilebilmesinin mümkün olduğunu göstermiştir. Böylece darbe yoluyla iktidara geçmek, meşrû olmasa bile, fiilî geçerliliği kabul edilmiş bir yol olarak iktidar namzetlerinin tercih listesine girmiş oluyordu. Baskın, beyaz bir ata binmiş olan Enver Bey'i izleyen Yakup Cemil, Mümtaz, Mustafa Necip, Hilmi ve Sapancalı Hakkı Bey gibi zabitler ve onları arkadan takip eden Talât, Ömer Nâci ve Midhat Şükrü'den oluşan bir grup İttihatçı tarafından 23 Ocak 1913 tarihinde gerçekleştirildi. Başı sarıklı bir hoca ve ünlü hatip Ömer Nâci, Sadâret Kapısı önünde halka, Balkan Harbi ve Edirne'yi konu ederek hükümeti eleştiren nutuklar verirken, darbeciler, "Selâm dur, yolu aç ve geri çekil!" komutunu vererek içeri girmişler, engelleme teşebbüsünde bulunan Sadâret Yâveri Nafiz Bey'i, Kıbrıslı Tevfik Bey'i, Şeyhülislâm Cemaleddin Efendi'nin muhafızını ve Harbiye Nâzırı Nâzım Paşa'yı vurmuşlar, çatışma ânında baskıncılardan Mustafa Necip de ölmüştü. Enver Bey, Sadrazam Kâmil Paşa'nın odasına girerek, istifa etmesini istemiş, o da, "Ahali ve cihet-i askeriyyeden vuku bulan teklif üzerine..." kaydını da ilâve ettiği bir tezkere ile istifasını kaleme almıştı. İstifa mektubu Enver Bey tarafından hemen otomobille saraya götürülerek kabulü sağlanmış ve bir hükûmet darbesi böylece amacına ulaştırılmıştı.

Darbe neticesinde kurulan Mahmud Şevket Paşa-Enver Bey ittifakının ülkede Alman nüfuzunu yeniden canlandırdığına bakarak, hadisede dış mihrak etkisi arayan yorumlar açıklık kazanmamışsa da, İttihatçılar bakımından baskının "kelepir bir darbe-i hükümet" olduğu kesindir.

M.Şevket Paşa'nın öldürülmesi ve tasfiyeler

23 Ocak 1913'te Sadrazam Kâmil Paşa'nın silah zoruyla istifa ettirilmesi ve Harbiye Nâzırı Nâzım Paşa'nın öldürülmesiyle sonuçlanan Bâbıâli Baskını'ndan sonra İttihat ve Terakki'nin teklifi üzerine iktidara gelen Mahmud Şevket Paşa, yaklaşık beş ay sonra 11 Haziran 1913 tarihinde bir grup suikastçı tarafından Dîvânyolu'nda silahlı saldırıya uğrayarak öldürüldü... Sadâret'le beraber, Harbiye Nâzırlığı'nı da uhdesinde bulunduran Mahmud Şevket Paşa'nın öldürülmesinden sonra siyasî bir kriz çıkmak yerine, İttihat ve Terakki yöneticilerinin bu defa bizzat iktidar koltuklarını doldurmaları, Bâbıâli Baskını ve Taklîb-i Hükûmet teşebbüsünden sonra teşkilâtlanma imkânını kaybederek meşrû zeminlerde tutunamayan muhalefetin tamamen ortadan kaldırılması ve Meşrutiyet devrine göre hayli uzun sayılabilecek bir süre için İttihat ve Terakki'nin iktidara yerleşmesi, Paşa'nın katli üzerinde yoğun spekülasyonların çıkmasına sebep olmuştur.

Büyük harbe giden yol ve İttihatçı dikta

1913 yılı ortalarında artık İttihat ve Terakki, devletin bütün mekanizmalarını doğrudan kontrol eden yegâne siyasî güçtü. 21 Temmuz 1913'te Balkan müttefiklerinin kendi aralarında beliren ihtilâftan faydalanarak Edirne'nin geri alınması, hem fırka mensuplarının, hem fırkanın asker kanadının itibarını yükseltmişti. Bu durumdan istifade etmekten çekinmeyen Cemiyet, olaylar karşısında pasifliği ile tanınan Padişah V. Mehmet Reşad'ın, Enver Bey'i genç yaşına rağmen Harbiye Nazır Vekili görevine atamasını sağlamış ve ordu geleneklerini altüst etmişti.

Netice itibarıyla Birinci Dünya Harbi'ne girerken, Osmanlı siyasî hayatında bütün meşrûtî kurumların Cemiyet'in de ötesinde "askerî bir dikta" yönetiminin kontrolüne geçmesi, büyük ümitlerle teşebbüs edilen ilk kapsamlı demokrasi tecrübesini, uzun yıllar kendini toparlayamayacak ölçüde zaafa uğrattı. Millî Mücadele ve Cumhuriyet yıllarını da içine alan dönemde, "asker yönetici-devlet adamı-diplomat ve bürokrat" tipinin oluşmasında ve gelişiminde, Meşrutiyet yıllarının payı hayli büyüktür. Bu mânâda hâlâ önemini koruyan "Ordu ve Siyaset" ilişkilerine sağlıklı bir yorum getirebilmek için, Meşrutiyet yılları içinde yaşanan tecrübeleri anlamanın gerekliliği âşikârdır.

İlk darbe ve gelenekselleşen vesayet

II. Meşrutiyet'le başlayan yeni dönem, Osmanlı siyasi hayatının bütün kurum ve kurallarını adeta yeni baştan inşa edercesine büyük bir hareketlilik meydana getirmişti. Bütün ayrıntıların hallini kendi şahsına bağlayan ve Yıldız Sarayı'na topladığı merkezî bürokrasi aracılığı ile çözmeyi âdet edinen Abdülhamid, 31 Mart Vakası'ndan sonra etkisiz hale getirilmiş ve İstanbul'dan uzaklaştırılmıştı; buna rağmen Abdülhamid'in geride bıraktığı iktidar boşluğunu İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC) tek başına doldurmayı başaramamış, Hareket Ordusu Kumandanı Mahmut Şevket Paşa, sarayla İTC'yi bile gölgede bırakan yeni bir güç olarak siyasî hayata ağırlığını koymuştu. Osmanlı Meclis-i Mebusanı yeni bir kurum olmanın tesiriyle ordu, saray, İTC ve diğer muhalif partiler arasında dengeleyici bir rol oynamaktan henüz uzaktı. Meclis'te en kalabalık mebus grubunu kontrol etmesine rağmen İTC, özellikle ilk dönemlerde hadiselerin akışını yönlendirmekte yetersiz kalmıştı. Sanılanın aksine İTC efsanevî şöhretine rağmen zayıf bir yapı sergilemekteydi; zayıflığını, özellikle doğrudan iktidar döneminde (1913'ten sonra) diğer siyasi güçleri sindiren ve baskı altında tutan sert tavrı ile örtmeye çalışmıştır. Bunlara, uygunsuz dış politika şartlarını da ilave etmeliyiz: Meşrutiyet'in hemen akabinde Avusturya'nın Bosna-Hersek'i ilhâk etmesinin ardından Yemen'de çıkan karışıklığa müdahale mecburiyeti daha sonra Trablusgarp ve nihayet 1913'teki Balkan Harbi, İttihatçıların siyasi enerjisini ve dikkatini parçalamış, yeni siyasi düzenin sâkin bir ortamda tesisini engellemişti. Yazı dizimizin sonunda 31 Mart Vakası ile I. Dünya Savaşı arasına sıkışan önemli siyasi hadiseleri gözden geçirerek, Meşrutiyet'in özellikle ordu-siyaset ilişkilerinde nasıl gelenekler oluşturduğunu izleyeceğiz.

ZAMAN

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim