1. YAZARLAR

  2. SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

  3. ‘Yahudi Devleti’- İsrail, kendi inanç temelindeyken; Türkiye de öyle mi
SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

Yazarın Tüm Yazıları >

‘Yahudi Devleti’- İsrail, kendi inanç temelindeyken; Türkiye de öyle mi

A+A-

secakirgil@yahoo.com

İsrail diye bir ülke yok.. Ama, bunun, ‘anti-semitik (yahudi karşıtı-düşmanı)’  bir hassasiyeti ifade etmediğini de hemen belirtmeliyim. (Bu vesileyle, İsrail rejimi başbakanı Netanyahu’nun, zâten yahudileri hatırlatan bir isim olan İsrail ismiyle yetinmeyip, bu rejimin, özellikle arab rejimleriyle yapacağı andlaşmalarda Yahudi Devleti, yani bir din devleti olarak tanınmasını şart koşmaya başlaması hatırlanmalı ve başka ve hele de müslüman toplumlarda İslamî ölçüleri esas alan bir devlet talebi dile getirildiğinde mangalda kül bırakmayan laik çevrelerin, İsrail rejimi sözkonusu olunca, konunun kenarından teğet geçtiklerinin mânası üzerinde ayrıca durulmalıdır..) 

Evet, bir müslüman olarak başka dinlerin mensublarının veya kavimlerin varlığını reddetmememiz gerekiyor.. Onları da yaratan, Allah’u Tealâ’dır.. Ve bizim inanç sistemimize ve mensub olduğumuz İslam Milleti’nin hayatına ve haklarına saldırıda bulunmadıkları müddetçe, onlarla da barış içinde yaşamayı da esas alırız..

Bu temel ölçüler içinde yine de İsrail diye bir ülke yok; belki, Fılistin topraklarında, o toprakların aslî sahiblerinin elinden siyonist yahudiler eliyle tarafından kan, hile, entrika ile çalınmış, işgal ve gasb yoluyla oluşturulmuş bir sosyal organizasyon bir rejim var.. Ama, ne yazık ki, arab halkları (ve, son 32 senedir de İran) dışındaki dünya müslümanları, bu hususta bir hassasiyet göstermiyorlar.. Halbuki, müslüman halklar birçok mahallî ihtilaflarda, kendileriyle veya başlarındaki rejimlerle daha yakın ilgisi bulunan topraklarla ilgili problem ve hassasiyetlere gereken hassasiyeti gösteriyorlar..

Meselâ, uluslararası-diplomatik zeminlerde Kıbrıs Cumhuriyeti isimli devleti Rum tarafının temsil ettiği iddiası bizim kamuoyumuzda kabul görmüyor ve hemen herkes, ‘Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ diyor, yanlış olmayan bir şekilde.. Ama, aynı kamuoyu, Fılistin topraklarının çalınması ve gasbıyla ortaya çıkan siyonist İsrail rejiminin tanımlanması konusunda göstermiyorlar..

Halbuki, Filistin’de de öyle olması gerekiyor..

30 yıl öncelerde, bir ingiliz tarihçisi, ‘üniversitede Ortadoğu tarihi okuturken, İsrail diye bir ülkeden sözeden olursa, ona sıfır’ı basarım, çünkü 1948 yılına kadar bu topraklarda öyle bir devlet ve ülke hiçbir zaman olmamıştır ve o mekânların adı Fılistin’dir..’ diyordu..

O tarih profesörünün hassasiyetini bugün çoğumuz gösteremiyor ve ‘reel-politik’ gibi gerekçelerle zorbalığa, entrikaya, hukuksuzluğa teslim oluyoruz..

Elbette ki, dünyadaki dengeleri gözetmemeyi, inancı adına güçlü olmayanların haklılığının bir acziyet ve dilenme noktasına düşebileceği gerçeğinden uzak düşmemeyi gerektiriyor.. Çünkü, bâtıl, sahib olduğu kuvvetle, kendisini hak  mertebesinde göstermek imkanına kavuşurken; hakk, güçsüzlük yüzünden acziyete ve bir ütopya durumuna düşebiliyor..

**

BM ve bütün uluslararası kurular, emperyalizme hizmet için vardırlar..

Mavi Marmara Baskını’nı soruşturan ve Palmer Raporu’ diye anılan çalışmanın Birleşmiş Milletler Gen. Sek. Ban Ki-moon'a dün sunulması beklenirken, metnin tamamının New York Times  (NYT) gazetesine sızdırılması ve yayınlanması hesabları alt-üst etti.

Halbuki, Amerikan Dışbakanı Hillary Clinton, durumu kurtarmaya çalışıyor ve Davudoğlu’na, ’Bana bir son şans daha tanıyın, BM’den bir aylık bir erteleme daha alalım..’ diyor ve Davudoğlu da bu talebi kabul ediyordu.. Çünkü, raporun Türkiye’yi rahatsız edeceğinin ipuçları elde edilmişti ve bunu Amerikan Dışbakanı ise, muhakkak ki daha bir kesinlikle biliyor ve durumu kurtarmak ve zaman kazanabilmek için, yeni manevralar yapmayı düşünüyordu..

Ama, sözkonusu raporun BM. Gen. Sekreteri’ne sunulmasından önce, Amerika’da etkin yahudi lobisiyle güçlü ilişkileri bilinen  NTY’ye servis edilmesi ve hele de o raporu hazırlamakla vazifeli komisyonun yetki alınında değilken, İsrail rejimince uygulanan Gazze ablukasının hukukî olduğu yönünde bir görüş belirtilmesi, her şeyi alt-üst etmeye yetti..

Gerilim, daha önce, Tayyîb Erdoğan’ın 29 Ocak 2009 tarihinde İsviçre-Davos’da İsrail rejimi C. Başkanı Şimon Peres’e‚ ’Siz ancak öldürmeyi iyi bilirsiniz!’ diye hitab ettiği ve bütün dünyanın ilgisini çeken konuşmasıyla yeterince oluşmuştu..

Ama, bu gerilim, 31 Mayıs-1 Haziran 2010 gecesi  Mavi Marmara gemisine yapılan baskınla zirve yapmıştı..

Çünkü, Gazze’ye uygulanan ablukayı kırmak ve insanî yardım ulaştırmak isteyen ve çeşitli ülkelerden 700 küsur insan hakları aktivistiyle birlikte Gazze’ye doğru hareket halinde olan Mavi Marmara isimli gemiye İsrail rejimi güçleri,o gece vakti saldırmış ve TC vatandaşı 9 kişiyi katletmiş, onlarcasını yaralamış ve bütün yolcuları da üç gün boyunca tutuklamıştı..

Halbuki, o gemiye İsrail rejiminin kara suları ilan ettiği yerden 110 km. uzaklıkta, uluslararası sularda müdahale edilmiş, baskın yapılmıştı.. Ve uluslararası sularda, seyr-u sefer (trafik) serbestliği vardı ve hiçbir ülke hiç kimseden izin almak durumunda değildi..

*

Bu vahşi müdahale, bir bakıma, Davos’un rövanşı ve Tayyîb Erdoğan’ın sözlerine bir karşılık mahiyetindeydi..

Tayyîb Erdoğan ise, derhal o duruma müdahale etmiş ve tutuklananların tamamının serbest bırakılmasını sağladıktan sonra, İsrail rejiminin bu cinayetinden dolayı resmen özür dilemesi ve öldürülen vatandaşlarının ailelerine ve diğer zarar görenlere tazminat ödenmesini, ilişkilerin normalleşebilmesi için temel şart olarak ortaya koyuyordu..

Bu yolda, İsrail rejimi içinde farklı eğilimler vardı.. İsrail rejiminin kuruluşundan beri devamlı İsrail’e en yüksek derecede hizmet ve destek vermiş Türkiye gibi bir ülke ve rejimi yitirmek istemiyordu İsrail rejimi ve onun baş koruyucusu Amerikan emperyalizmi.. Ki, bu ikisi o kadar ayrılmazdır ki, yapışık ikizler durumundadırlar âdetâ ve aralarındaki ihtilaflar, USA’daki iki parti (Cumhuriyetçiler ve Demokratlar) arasındaki ihtilaflardan daha derin olmaz..

Ancaaak, siyonist İsrail rejimindeki koalisyon hükûmetinin Dışişleri Bakanı Avigdor Liberman’ın sınır tanımaz, frensiz iddia, taleb ve hayalleri olduğundan, o, böyle bir özür dilemeye asla yaklaşmıyor ve hattâ hükûmetten çekilebileceği ve böylece Netanyahu Hükûmeti’nin düşmesine yol açacak gelişmelerin kapısını aralamaktan söz ediyordu..

Bu arada, BM. Genel Sekreteri Ban Ki-moon,  Mavi Marmara gemisine yapılan baskınla ilgili olarak, bir rapor hazırlamakla ilgili bir komisyon kurmuştu.. Ancaak, bu komisyonun zaman kazanmak ve Tayyîb Erdoğan’ın kızgınlığını yatıştırmak için zaman kazanmaya yönelik çalışmalar içinde olacağı tahmin ediliyordu.. Esasen, Netanyahu, sözkonusu raporun açıklanmasını da muhtemelen bu taktiklerle birkaç kez erteletmeye muvaffak olmuştu..

İsrail rejiminde ise, resmen özür dileme konusunda gel-gitler yaşanıyordu..

Böyle bir özrün gelmesi ihtimali de vardı..

O zaman, Tayyîb Erdoğan, Mayıs-2011 başından itibaren, önceki şartlara bir üçüncüsünü de eklemiş ve ’Gazze’ye uygulanan ablukanın da kaldırılmasını’ şart koşmuştu, iki taraf arasındaki ilişkilerin normalleşebilmesi için.. Bu şartı ise, İsrail rejiminin kabule asla yaklaşmıyacağı tahmin olunuyordu..

Ayrıca, İsrail rejimi içinde, ’Türkiye’den özür dilenmesi halinde, bunun Tayyîb Erdoğan’ı Ortadoğu’nun kahramanı ve tartışmasız lideri haline getireceği’ni açıkça dile getiren ve İsrail rejiminin bu nitelemenin altında kalacağını vurgulayan sesler de yükseliyordu..

Davudoğlu ise, ’Taleblerimiz rapor sunuluna kadar karşılanmazsa Türkiye gereğini yapar!’ diyordu devamlı.. TC medyasından bazı kalemler bile, bunun bir blöf olabileceğini  imâ ediyorlardı..

Ve işte böylesi çetrefilli diplomatik manevraların cereyan ediyor ve Palmer Raporu’nun BM Gen. Sekreteri’ne verileceği 2 Eylûl 2011 tarihi bekleniyorken, sözkonusu rapor, NYT’de açıklanıveriyordu!

Halbuki, geçen yılki BM. İnsan Hakları Konseyi, Gazze ablukasının illegal olduğunu belirtiyordu!

Palmer Raporu, İsrail rejimini Marmara gemisine müdahalede ölçüsüz ve sert davranmakla suçlamasına ve öldürülenlerin ailelerine tazminat ödemesi ve bir özür dilenmesi değil, üzüntü bildiriminin usûlünce yerine getirilmesi tavsiyesinde bulunmasına rağmen; ’Gazze ablukasının İsrail rejiminin hakkı ve yetkisinde ve ayrıca uluslararası sulardaki müdahalesinin de yerinde olduğunu’  belirtmesiydi.. Halbuki, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi’nin geçen yıl yayınladığı Mavi Marmara Raporu’nda, Gazze ablukasının ’illegal/ hukukdışı’ olduğu belirtilmişti..

Şimdi ise, bundan sonraki tasarruflarında ve uygulamalarında İsrail rejimine bir yeni hareket serbestisi alanı açmaya kalkışıyordu, bu rapor.. Raporda ayrıca, ’İsrail’in, Gazze’deki militan gruplardan güvenliğine yönelik gerçek bir tehditle yüz yüze.. Deniz ablukası da Gazze’ye denizden silah girişinin önlenmesi için meşru bir güvenlik önlemi olarak alındı, uluslararası yasaların gerektirdiği şekilde uygulandı.

Yardım filosu, deniz ablukasını delme girişiminde düşüncesizce davrandı. Filodaki altı gemide bulunan yüzlerce insandan çoğunun şiddet sergileme niyeti yoktu. Ancak aynı şey, filonun asıl organizatörlerinden yardım kuruluşu İHH (İnsanî Yardım Vakfı) için söylenemez.

Başta İHH olmak üzere, filo organizatörlerinin idare şekli, gerçek yapısı ve amaçları konusunda ciddî soru işaretleri var.

Türk Hükûmeti, organizatörleri İsrail güçleriyle karşı karşıya gelmeme konusunda ikna etmeye çalıştı, ancak daha fazlası yapılabilirdi.’  gibi görüşlere de yer vererek, güya dengeli davranıyormuş gibi gözükmeye çalışıp, gerçekte ise, İsrail rejiminin avukatı gibi davrandığını ortaya koyuyordu..

Ve hemen arkasından da, TC. Dışişleri Bak. Ahmed Davudoğlu daha önceden sözünü ettiği A, B, C gibi planların ilk merhalesinin uygulamaya konulduğunu açıklıyordu..

*

Davudoğlu, ’İsrail ile ilişkilerin -diplomatik ilişkilerde açıdan en düşük seviye olan- 2. kâtiblik seviyesine indirildiğini, iki tarafın diğer diplomatik personelinin 7 Eylûl 2011 gününe kadar bulundukları ülkeleri terketmeleri gerektiğini, bütün askerî anlaşmaların askıya alındığını ve Doğu Akdeniz’de seyr-u sefer serbestîsinin serbestîsinin sağlanması için gerekli her tedbirin alınacağını’  kesin bir uslûbla dile getiriyor ve ’Mavi Marmara cinayetinde İsrail bedel ödeme noktasına gelmiştir.. İlk bedel de Türkiye’nin dostluğunun yitirilmesidir..’ diyordu..

Hele de bu son cümle, yanlış sayılmaz.. Çünkü, 15 Mayıs 1948’de dünya sahnesine bir devlet olarak çıktığını ilan eden siyonist İsrail rejimini, o zamandan bu yana, devamlı himaye etmiş olan TC rejiminin, 60 küsur yıl sonra da olsa, bu noktaya gelebilmiş olması, hiç de küçümsenmemesi gereken bir hayırlı gelişme olarak görülebilir, görülmelidir.. Keza, Doğu Akdeniz’de seyr’u seferin serbestîliğinin sağlanması için gereken tedbirlerin alınacağının bildirilmesi, yarınlarda, gerekirse, Türkiye ve İsrail rejimlerinin karşı karşıya gelip bir sıcak çatışmaya girebileceği ihtimalini de içermesi bakımından son derece önemlidir.. Ki, böyle bir durumun bütün bir Ortadoğu’yu yakabileceği ihtimali de unutulmamalıdır.. Çünkü, bütün emperyalist güçlerin İsrail rejimi üzerine nasıl titredikleri bilindiğine göre, bugün ortaya çıkan sonuçların yarınlarda daha başka ve çok daha çetrefilli meyvaları da olabilir..

Davudoğlu'nun bu açıklamalarının ardından Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de, gazetecilerin soruları üzerine, ’Rapor bizim için yok hükmündedir.. Kararlılığımızın anlaşılmadığını görüyorum. Şu anda alınan tedbirler ilk aşamadır. Olayların seyrine, İsrail'in davranışlarına göre başka tedbirler de söz konusu olabilir." şeklinde konuşuyordu.

*

Türkiye, bu olumlu noktaya Tayyîb Erdoğan’ın dikkatli hassasiyetiyle gelmiştir, ama, nereye kadar gidebilir?

Mavi Marmara üzerine söylenecek çok şey daha var elbette, ama, bugün, Davos toplantısı ve Marmara gemisi etrafındaki gelişmelerin ortaya çıkardığı tablo, o hadiselerin cereyan ettiği ilk anlarda tahmin ve tahayyül edilemiyecek derecede derin ve büyük neticeler verdi, vermeye de devam ediyor.. Bu gelişmelerin öyle kolayca ve kendiliğinden olduğu sanılmamalı..

Tayyîb Erdoğan, içsiyasette bile, nice hedeflerini ancak 8-9 yıl sonra uygulamaya koyabilirken; daha çetin ve ağır neticeleri olabilecek dışsiyasette, hele de İsrail rejimiyle ilişkileri, hep de en haklı ve mâkul noktada kalmaya dikkat ederek, 10 yıl öncelerde tasavvur edilemiyecek bir noktaya getirdi ve bütün bunlarda İsrail rejimi hep haksız konumda kaldı.. Yoksa, emperyalist dünya Türkiye’nin başını çok daha fazla ağrıtırdı..

*

Nitekim, New York Times (NYT), 3 Eylûl günü yayınladığı başyazısında, ’İsrail'e özür dilemesi çağrısı’ yaparken, ’Türkiye'nin de artık tansiyonu artırmaktan vazgeçmesi gerektiğini’ vurguluyordu, bir gizli tehdid havası içinde..

Raporu "dengeli" olarak nitelendiren New York Times, ’Türkiye'nin bu çatışmayı Arab dünyasındaki konumunu daha da parlatmak için büyütüp büyütmediğini sorguladığı için, İsrail'i suçlamıyoruz. Türkiye, İsrail ile arasındaki milyarlarca (dolarlık) ticaret ve sorumluluk sahibi bir uluslararası oyuncu olma yönündeki itibarı gibi çok sayıda şeyi riske atıyor. İsrail'in de bundan daha fazla izole olmaya kesinlikle ihtiyacı yok..’  diyordu, başyazısında..

NYT, ayrıca, Davudoğlu’nun, Türkiye'nin Doğu Akdeniz'de seyr-u sefer serbestîsi için gerekli gördüğü her türlü tedbiri alacağı yönündeki açıklamasına da, ’Davutoğlu bunu tam olarak detaylandırmadı. Ancak, bir NATO üyesi olan Türkiye'nin askerî anlamda İsrail ile karşı karşıya gelmek için fırsat kollayacağının ipucunu vermek bile sorumsuzca olur!’  diye değiniyordu.

NYT’nin, USA emperyalizminin en güçlü sesi ve yansıtıcısı olduğunu da unutmamak gerekir..

Bu arada, İsrail rejimi gazeteleri ise, Türkiye’nin terörizmi desteklediği iddiasına ağırlık veriyordu.. Terörizm deyince, onların anladığı, bilindiği üzere, İslamî direniş hareketleri..

Ama, bu arada, İsrail rejiminin de, başta PKK olmak üzere bir çok törer eylemlerine daha bir gizli-açık destek vereceğinin işaret fişeğinin de bu cümleler içinde gizli olduğunu unutmamak ve PKK’dan ele geçirilen yüksek teknoloji ürünü, lazer ışınıyla çalışan dürbünlü uzun menzilli tüfeklerin bulunduğunu bile hatırlamak ve ayrıca, yazılımları elinde ve gönderdiği ilk istihbarat bilgilerine de önce kendisi sahib olan Heron gibi insansız hava araçlarının verdiği bilgilerin nasıl kullanılacağı konusunda, İsrail rejiminin elinin açık olduğunu da gözden ırak tutmamak gerekiyor..

*

Tabiatiyle, bu arada, böylesine önemli gelişmeler olurken, Türkiye’nin aynı saatlerde, bir diğer taraftan da, ’B. Amerika’nın çoktandır dayattığı ve NATO çerçevesi içinde göstermeye çalıştığı ve İran’a karşı yerleştirildiği resmen söylenen ve daha önce Rusya’nın itirazı ile Polonya’nın kabul etmediği  füze kalkanı sisteminin bir bölümünü oluşturan füze kalkanı radarına tamam dediğinin açıklanması da bir diğer şaşırtıcı haber idi..

*

Bir diğer ilginç nokta ve yaklaşım ise...

Tahran’da yayınlanan ve Genel Yayın Yönetmeni, İnqılab Rehberi tarafından tâyin olunan Keyhan gazetesinin 3 Eylûl 2011 tarihli sayısında yer alan başyazıda da dolaylı olarak bu konuya değiniliyordu..

Yazıda, 1992-96 yılları arasında BM. Genel Sekreterliği’ne seçilen Mısır’lı hristiyan Budros Ghalî’nin hâtırâtına işaret olunuyordu, önce..  (Ki, Ghalî, o dönemde, ‘BM.’den hukuk ve adâlet bekleyenler kendilerini aldatırlar, burası güce göre karar veren bir mekanizmadır..’ diyebilmişti..)

Ghalî’nin, ‘Yarının Dünyasına bir Bakış..’  ismiyle yayınlanan hâtırâtında, ‘Ben BM. Genel Sekreteri değildim, Amerika ve İsrail’in emirlerine, tâbi idim..’ dediği aktarılıyor..

Keyhan gazetesi, bu konulara uzunca değindiği başyazısından sonra, Arab Baharı’nın netice itibariyle İslamî uyanışla sonuçlanacağından sözediyor ve daha sonra da,  Türkiye vatandaşı olan 9 kişinin öldürüldüğü M. Marmara Gemisi raporuna getiriyor sözü..

Ama, yazıda, bu rapor tahlil edilirken, Türkiye’nin aldığı mukabil sert kararlardan ve tek kelimeyle olsun sözedilmemesi, doğrusu şaşırtıcı idi..

Yani, sanki, hiç böyle bir tepki olmamıştı.. Ya da, bu tepkiler açıklanırsa, Tayyîb Erdoğan lehine olumlu bir hava  oluşur gibi bir gizli endişe varmış gibi bir hava vardı.. Çünkü, son zamanlarda özellikle Suriye konusundaki izlenen farklı siyaset sebebiyle, Erdoğan hakkında, İran medyasında çok ağır, yakışıksız yazılar yayınlanıyor ve onun Osmanlı hayallerine kapıldığı ve küstahlaştığı gibi yazılar bile kaleme alınabiliyordu..

Arab Baharı’nın, her tarafta İslamî uyanışı yükselttiği ve şeytanî odakların hesab etmediği şekilde İsrail’i kuşattığı heyecanla verilirken, nasıl oluyor da, Suriye konusunda sırf stratejik menfaatler diyerek, kendi halkına ve şehirlerine karşı bir takım silahlı unsurları bahane ederek- tanklarla, savaş uçaklarıyla, savaş gemileriyle saldıran bir zâlim rejime, bu kadar sınırsız destek veriliyor ve de Türkiye’nin İsrail’le bu kadar zıdlaşması, âdetâ gözlerden uzak tutulmaya çalışılıyordu? Anlaşılması gerçekten de zor bir durum..

(Cumhûri-i İslamî gazetesi ise, 3 Eylûl günlü sayısında, bu gelişmeleri birinci sahifeden, ama, oldukça küçük bir haber olarak yorumsuz aktarmakla yetinmişti..)

*

Kendi inanç temeline dayanan rejim ve toplumlar, zorluklara daha rahat dayanır ve sonuçları da daha iyi kabullenirler..

Burada üzerinde durulması gereken asıl nokta ise şu:

İsrail rejimi, kendi inanç sisteminin, siyonist-yahudi ideolojisinin temelleri üzerinde bir siyaset takib ediyor ve hedeflerine ulaşmak için, herşeyi kendisine bir hak olarak görüyor..

Buna bir şey söylenemez..

Ama, TC rejimi, hangi temeller üzerinde duruyor?

Bu temeller kemalist-laik temeller değil mi?

Bugün hükûmette bulunanların müslüman kimlikleriyle temayüz etmiş kimseler olması, durumu ne kadar değiştirebilir?

Unutulmamalıdır ki, iyi bir treni, kötü bir makinist bile verimsiz hale getirebilir ve yoldan çıkarabilirken; kötü ve bozuk bir treni, iyi bir makinist daha dikkatlice götürür. Ama, bu trenin üzerinde ilerlediği rayları başkaları döşemiştir, başka hedefler için.. Ve onun dışına çıkması da mümkün değildir ve yol haritası/ anayasası vardır.. TC.’nin bu durumu da böyledir.. 100 yıla yakın bir zamandır müslüman halkımıza tebelleş olan bu rejimin, bu resmî ideolojisinin tutarsızlığı, halkın inaçlarıyla kesinkes tezad teşkil eden bir noktada bulunması, Türkiye’yi İsrail rejimi karsışında bile, güç duruma sürükleyebilir..

Hatırlayalım ki, 8 milyonluk Azerbaycan, 2,5 milyonluk Ermenistan karşısında, ülkesinin yüzde 25’e yakın bölümünü 18 senedir işgalden kurtaramıyor.. Çünkü, Azerbaycan’ın özde müslüman olan halkının kalbi ve beyni hem 75 yıllık komünist dönemde ve hem de bugünkü baba-oğul Aliev’ci laik rejim tarafından boşaltılmış, büyük çapta tam-takır hale getirilmiş ve (eski komünist lider olan) Haydar Aliyev’den öteye bir kutsal tanımaz duruma getirilmiş iken; Ermenistan, ülkesinin bağımsızlık ve özgürlük bayrağını Ermeni kilisesinin eline vermiş, halkının inancıyla besleniyor ve onca yoksulluklara rağmen direniyor ve Azerbaycan’ı tökezletiyor..

TC. rejimi de, 5 bin yıllık bir inançtan, yahudi şeriatinin ölçülerinden beslenen siyonist-yahudi İsrail rejimiyle zıdlaşırken, temelde aynı hastalıkla malûldür..

Bu nokta da unutulmamalıdır..

TC rejimi, gerçek gücüne kavuşabilmek için, müslüman halkının kalbini ve beynini hedef  alan bugünkü resmî ideolojiden, kemalist-laik tasallutlardan tamamiyle kurtulmalı ve halkının kalbi ve beyniyle barışmalıdır..

Şu nokta unutulmamalıdır ki, kendi inanç temellerine dayanan toplumlar ve onların iradesine göre şekillenen rejimler, hayatın her türlü zorluklarına daha sağlıklı şekilde tahammül eder, direnirler..  

 

YAZIYA YORUM KAT

10 Yorum