“Vurun Abalıya” Korosundan İleri Demokrasi Dersleri

05.06.2013 17:00
“Vurun Abalıya” Korosundan İleri Demokrasi Dersleri
Zaman gazetesinin önde gelen yazarları “Gezi Parkı” olayları vesilesiyle, söz birliği etmişcesine “Erdoğan’ın Totaliterliği” üzerine yazılar döşediler.

Bahadır Kurbanoğlu / Haksöz Haber

Zaman gazetesinin önde gelen yazarları “Gezi Parkı” olayları vesilesiyle, söz birliği etmişcesine “Erdoğan’ın Totaliterliği” üzerine yazılar döşediler. Abdülhamit Bilici, Bülent Korucu, İhsan Dağı ve Şahin Alpay birbirinin kopyası dört makale üzerinden öfke birikimin adresini bir kez daha hatırlattılar Türkiye kamuoyuna!

 Ancak sadece “öfkenin adresi”ni işaretlemekle kalmadılar. İleri demokrasi dersleri eşliğinde Türkiye’nin geleceğinin karartıldığına ilişkin kehanetlerde de bulundular. Sanırsınız ki 2008’den bu yana iyiden iyiye “çağdaş demokrasi” yolunda her türlü engel aşılmış da bir Erdoğan’ın “Tek Parti iktidarı” hevesi ülkeyi baştan başa sarmış. Sadece tek parti mi? Endişeleri modernlerin hayat alanların daraltılması, bütün bir ülkenin parti tabanı gibi görülmesi ve “kapalı toplum” eleştirileri de cabası. Sanırsınız ki, bu yazıları kaleme alanların ait olduğu çevrelerin kendi “toplum mühendislikleri” yok. Kendi iktidar alanlarını tüm dünya vatandaşları ile paylaşmak için can atıyorlar. Kimisindeki “kuyruk acısı” halen kanamaya devam ediyor. Kimileri de soyut liberal-demokrasi güzellemeleri eşliğinde Erdoğan’ı paylıyor.

Yine sanırsınız ki, bu uyarılar, hakikaten de bu ülkede çıplaklık turizmi baltalandıktan, dizi artistleri zorla başörtüsü giymeye zorlandıktan, ahlaksızlık furyalarına imza atan programlar sansürlendikten, camileri basıp içki alemleri yapan gençlik falakadan geçirildikten, “Beyaz Kuvvetler” eşliğinde hala provokatif yayın yapmaya devam eden Ulusal Kanal, Halk TV gibi televizyonlar kapatıldıktan, AKM gibi binalar yıkıldıktan, barlar pavyonların insanların başlarına geçirildikten, stadlara 200 bin kadar endişeli modern, FB, GS, BJK’li demeden doldurulduktan sonra yapılıyor!

Ve yine sanırsınız ki Silivri müdavimlerinin de içinde yer aldığı hukuksuzluklar ve eylemlere müdahale politikalarında bu kesimlerin eli çok temiz. Bugüne dek Erdoğan’ı zora düşürücü hiçbir siyasi girişimde bulunmamışlar. Diğer İslami kesimleri kardeşleri olarak bağırlarına basıp, hukuksuz tutuklamalarında avukatları ve sivil kuruluşlarıyla bugüne dek haklarını tastamam kazanabilmeleri için ortalığı ayağa kaldırmışlar. Mavi Marmara sürecinde en sahih ve adaletli siyasetleri bunlar önermişler, İsrail ve Ortadoğu politikalarında sürecin doğru işletilmesi için ellerini taşın altına koymuşlar. Yaşadıkları bahar kendilerine tatlı gelmiş olacak ki, Erdoğan’ın imajı ve karizmasına da artık bir ‘dur’ deme zamanı geldiğine karar verip, özgürlük süreçlerinin Erdoğan’la değil, Menderes ve Özal’la başlatma kararı almışlar.

Dost Acıyı Annesinin Cenazesinde mi Söyler?

“Halk” diye niteledikleri kesimlerin içerisinde elbette “marjinal gruplar” ve kötü niyetliler varmış; ama bu durum Erdoğan’ın günahlarının üzerini örtmemeliymiş. Öyle ya, madem ki ABD’den AB’ye kadar uluslararası sermaye bile artık rahatsız, o halde bazı gerçekleri görmenin zamanı gelmiş. “Yandaşların kayrılması” meselesi, tam da “Gezi Parkı” olaylarının akabinde akıllarına düşmüş olacak ki, Erdoğan’ın birikmiş ne kadar günahı varsa, bu sivil “endişeli modernler” sayesinde haklı taleplerle açığa çıkmış. “Dost” yangına körükle gidip “acı”yı zehirle karıştırınca işte böyle bir manzara da kaçınılmaz oluyor.

İşte söz konusu pasajlar:

Türk baharı?! / Abdulhamit Bilici

abdulhamit-bilici.jpg“Kutuplaşmanın ziyadesiyle arttığı, tek yanlı düzenlemelerin insanları hırçınlaştırdığı, muhalefetin etkisizliği, ana akım medyanın muhalefete gittikçe daha kapalı hale gelmesi, Çamlıca camiinden Suriye/kürtaj/içki/ayrana her alanda çatışmacı yaklaşımın adeta milli gelenek haline geldiğini aşikardı.”

“…şimdi birçok insanın şu 2 soruya cevap aradığını yazmıştım: ‘Eski vesayet geriledi ama AK Parti'nin yerine önerdiği sistem ne kadar demokratik? Anayasa referandumunda partiye %58'lik başarı getiren, farklı kesimleri kapsayan demokratik anlayış sürüyor mu?" Tam da bu yazının çıktığı gün, İstanbul adeta savaş alanına döndü.’”

“Gezi Parkı hassasiyetine sadece sol ve marjinal gruplar değil; Sibel Eraslan, Cihan Aktaş, Etyen Mahçupyan, Cemal Uşşak, Ahmet T. Alkan gibi, bir kısmı Erdoğan'ın akiller heyetine seçtiği demokrat dindar isimler de destek vermesine rağmen Topçu Kışlası'nda ısrar eden Başbakan'a bunu anlatmak mümkün olamadı.

Bazı yabancı medyanın iddiasının aksine bu olay 'Türk baharı' değil. Çünkü Türkiye'nin Ortadoğu halkları tarafından 'örnek' olarak görülmesini sağlayan 'bahar'ı 30 yıl önce Rahmetli Özal'ın reformlarıyla başladı. Aslında Ak Parti de bu sürecin bir sonucu.”

“Amaç rejimi yıkmak değil, son dönemde artan tek yanlı uygulamalar ve otoriter/kavgacı eğilimlerle arızalanan demokrasinin kalitesini artırmak. Aslında belediye başkanlığı döneminde İstanbul'un yeşillenmesine büyük önem veren Erdoğan'ın Taksim konusunda toplumun görüşlerini dikkate almadan attığı tek taraflı adıma bir itiraz. Park olayı, belki de benzer tavırlarla dolan bardağı taşıran son damla.”

Erdoğan'ı seviyorsanız ona gerçekleri söyleyin / İhsan Dağı

ihsandagi.jpg“Tabii ki mesele sadece Gezi Parkı meselesi değil. Park meselesinin tetiklediği, fakat özünde gittikçe otoriterleşen ve toplumsal mühendislik projeleriyle herkesi kendine benzetmeye girişen bir iktidara yönelik tepki var.

Tepkiyi büyüten, demokratikleşme beklerken iktidarın ‘kimlik inşası'na yönelmesi.”

“Böyle bir zeminde yeni anayasa yerine otoriter tınılar taşıyan başkanlık önerisi, çoğulculuk yerine çoğunluğun kimliğini, yaşam biçimini ve ahlak anlayışını devlet gücüyle azınlığa dayatan bir yeni ‘toplum mühendisliği' çıktı karşımıza.”

“Başbakan, muhalif görüş belirten veya hükümeti protesto eden herkesi ‘marjinal' olmakla itham ederken, asıl kendisinin artık ne kadar ‘merkez'i temsil ettiğini sorgulamalıdır. Söylem ve siyasetiyle Erdoğan ‘merkez'den uzaklaşmaya başlamıştır.”

“Ne parti ne de lideri 2002 ve özellikle de 2007 sonrası inşa ettiği ‘merkez' kimliği muhafaza ediyor. 27 Nisan günlerinde Menderes, Özal ve Erdoğan'ı aynı paranteze alıp ‘demokrasinin yıldızları' ilan eden görüntünün bugün maalesef bir karşılığı yok.”

“Ne Menderes'in ne de Özal'ın ‘toplum mühendisliği' projeleri vardı. Onların dertleri biraz kalkınma, biraz demokrasiydi. Kafalarında devlet eliyle ‘ideal toplum' kurma diye bir davaları yoktu. AK Parti bu yönüyle Menderes ve Özal çizgisinden hızla uzaklaşıp devlet kaynakları ve otoritesiyle siyaseten üzerine yaslanacağı kendi ‘ideal toplum'unu inşa etme gayretinde olan ideolojik bir parti kimliğine büründü.”

“…Erdoğan bugün ne Menderes'e ne de Özal'a benziyor.”

“Toplum partiye benzemez, partide oluşan havayı siz tüm topluma yaymaya, partililerden gördüğünüz itaati tüm toplumdan beklemeye başlarsanız yanılırsınız. Olmaz... Toplum öyle yukarıdan aşağıya ‘disiplinize' edilecek bir şey değildir. Dün de değildi; zaten AK Parti'nin varlık nedeni de toplumu disiplin altında, tek bir görüşün egemenliği, birkaç kurumun vesayeti altında tutma girişimine gösterilen tepkiydi. Şimdi tüm toplumu, medyayı, iş çevrelerini parti disiplini altına almaya çalışmak doğru mu? Bırakın doğru olmayı, bu mümkün mü?

Ancak kapalı toplumlarda olacak durumlar söz konusu.”

Taksim’den arta kalanlar / Bülent Korucu

bulentkorucu.jpg“Şeffaf ve hesap verebilir yönetim, yalnızca demokrasinin olmazsa olmazı değil. İstismarı önleyerek, yönetimle halk arasındaki iletişim ve istikrarın korunması açısından da elzem.”

“İnsanın en zayıf anı, kendini yenilmez zannettiği zamandır’ diye bir söz var. Yenilmezlik duygusu, rakibi analiz etmeyi ve hamleleri üzerine düşünmeyi engeller. AK Parti hükümeti, biraz bu duyguya kapıldı. İktidar değil, sadece siyasî parti olsa umursamayabilirdik. Hataların faturasını millet ödeyeceği için uyarmak zorundayız.”

Bu germe ve kutuplaştırma hayra alamet değil / Şahin Alpay

sahinalpay.jpgTürkiye’ye gerçekten büyük hizmetler yapan Başbakan Erdoğan, Haziran 2011 seçimlerinde AKP’nin oyların yarısını almasından bu yana, ne yazık ki, kimilerinin “güç kirlenmesi” dediği sendromu sergiliyor.

Bütün söz ve davranışlarıyla her istediğini yapabileceği, kimseyi dinlemek zorunda olmadığı mesajını veriyor. Başbakan’ın “teorisi”ni en iyi AKP Grup Başkan Vekili Mahir Ünal özetledi: “Biz yüzde 50 oyla buraya geldik ve şimdi bunun gereğini yapıyoruz. Bunu kabul etmeyen birileri varsa hesabını sandıkta görürüz, burada değil.”

Bu zatın tarif ettiği “plebisiter demokrasi” ya da “çoğunluk diktatörlüğü” denilen rejimdir, yerleştirmeye çalıştığımız özgürlükçü demokrasiye kesinlikle aykırıdır. Gerçek demokrasi sandıkta hesaplaşmadan ibaret değildir. Gerçek bir demokraside seçimle işbaşına gelen hükümetin askerî–bürokratik vesayet altında tutulması elbette kabul edilemez. Ne var ki gerçek demokrasi, seçimle gelen hükümetin yetkilerinin, yurttaşların temel hak ve özgürlükleriyle, hukuk devletiyle sınırlı olduğu; elindeki gücü kötüye kullanmaması için Parlamento’daki muhalefet, bağımsız yargı, bağımsız medya ve sivil toplum tarafından denetlenip dengelendiği rejimdir. Hükümetin seçimden seçime değil, sürekli hesap verdiği rejimdir. Gerçek demokraside “milli irade”yi yalnızca seçimle gelen hükümet temsil etmez; iktidara oy verenler kadar vermeyenler de milli iradenin bir parçasıdır.

 AKP halktan ülkeyi yönetme yetkisini almış olabilir ama bu yetkilendirme ne hükümete ne de Başbakan’a her istediğini yapması için açık çek anlamına gelmez. Başbakan, muhalif, eleştiren basını susturamaz… Medyayı yandaş patronlara peşkeş çekemez… Sosyal medyayı bela olarak göremez… Uludere faciasının sorumlularını “Ankara’nın karanlık dehlizlerinde” kaybedemez… “Türk usulü başkanlık” adı altında otoriter bir rejim getirmeye kalkışamaz… Sayıştay denetiminden kaçamaz… Halkın üçte ikisinin istemediği nükleer santralleri yaptıramaz… Alkollü içki kullanan herkesi “ayyaş, alkolik” diye aşağılayamaz, sigara içen herkese “zehir odaları”nı gösteremez… Alevileri umursamadan 3. Boğaz köprüsüne Yavuz Sultan Selim adını veremez… Deprem beklediği için açık meydanlara, betonlaştığı için nefes alacak yeşil alanlara ihtiyaç duyan İstanbul’da Taksim Gezi Parkı’na (hele mahkemenin yürütmeyi durdurma kararına rağmen) “Topçu Kışlası”, üstelik bir de cami yapacağım diyemez… Her türlü protesto gösterisini biber gazıyla, orantısız şiddetle bastırmaya kalkışamaz… Yüzbinleri “ben karşınıza 1 milyon çıkarırım” diye tehdit edemez.”

“Evet, bir kısım çevreler, tepkileri istismar edebilirler ve ediyorlar da... Ama bu, iktidarın artık demokrasiye yakışan, sınırlarını bilen, hesap veren, itirazları ve eleştirileri dikkate alacak şekilde davranması ihtiyacının gelip dayandığı gerçeğini ortadan kaldırmıyor.”

“AKP’nin sorumlu isimlerinin artık seslerini yükseltip, yorgunluk işaretleri veren Başbakan’ı toplumu germekten, kutuplaştırmaktan kaçınması gerektiği konusunda uyarmak zorunda. En büyük tehlike, barış sürecini akamete uğratma, askerî vesayeti geri getirme çabasında olan çevrelerin, iktidarın keyfileşme ve otoriterleşme eğilimlerini fırsat bilmeleri. Anlaşılmaz olan, Sayın Başbakan’ın büyük bir iç barış inisiyatifine öncülük ederken, barış sürecinin dostlarını olabildiğince birleştirme, düşmanlarını olabildiğince tecrit politikası uygulaması gerekirken, bunun tam tersini yapıyor olması. Hayret doğrusu.”

Eğrilerle doğruların içiçe geçtiği ve tonlamalarının dozajının bir hayli manidar olduğu, “Ben bilirimcilik”le eleştirdikleri kişiye, yukarıdan bir edayla “Biz biliriz” mesajlarının geçildiği  bu tespitlerin zamanlaması da enteresan. Mezkur yazarların gerek Ergenekon hukuksuzlukları, “özel mahkemeler”, KCK tutuklamaları, ve gerekse Davos, Mavi Marmara ve İsrail’le yaşanan krizlerin ardından serdettikleri benzer yaklaşımları hatırlayınca insan sormadan edemiyor: Şu “iktidar”, “otorite”, “uluslararası hukuk”, “milli irade/milli fayda/milli çıkar”; “hayat alanı”, “endişeli kesimler”, gibi kavramların gerçekten de tartışılmaya ihtiyacı var ama mezkur kesimlerin “ilke” adı altında savundukları seküler yaklaşımlarla, iktidar alanlarına göz dikmişlerin hevesleriyle ve elini taşın altına koymamış tuzu kuru kesimlerin rahatlığı paydasında ve tezgahın büyüklüğünü görmeden bunları yapabilmek mümkün müdür ve adil midir?

  • Yorumlar 10
    Diğer Haberler
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim