Viyana’ya başka türlü girmek, ve... (Yolboyu notları) -3-

14.05.2009 10:20

Selahaddin E. Çakırgil

 (Yolboyu Notları’nın ikincisinde, Linz’den Viyana’ya giderken, yolda, ‘Hitler Almanyası’nda en çok da yahudilerin toplanıp hapsedildiği mekanlardan birisi olarak bilinen Mauthausen Toplama Kampı’nı gezdiğimizi de belirtmiştim.. Bu konuya davem edeyim..)

 

Evet, Linz’den Viyana’ya doğru yola çıktığımızda bizi Viyana’ya götürmekte olan kardeşlerden birisi, Mauthausen diye bir ‘Yahudi Toplama Kampı’nın yakın civarda  olduğundan söz etti, ‘isterseniz, görebiliriz..’ diyerek.. 

Bu hatırlatma üzerine, yolu değiştirdik.. Ara yollardan, Enns civarından biraz kuzeye doğru 30-40 km. kadar gidince, Mauthausen denilen yere geldik.. Burası, dışardan bir dokuma fabrikasına da benzetilebilir.. Ama, gözetleme burçları bu mekanın büyük bir cezaevi  olduğundan da haber veriyor..

‘Mauthaussen’ ismini daha önce, toplama kampları arasında okumuştum, ama, hakkında fazla bilgi sahibi değildim.. Ancak, bu toplama kampını ve gerçek bir kalpazan olan Salomon Sorowitsch’in kamptaki gerçek hayat hikayesini ve içerdeki ilginç ilişkileri yansıtan ve 2008 yılında Oscar’a ödülüne lâyık görülen ‘Die Falscher/ The Counterfeiters/ Kalpazanlar..’ bir film sâyesinde, bu mekân hakkında daha fazla bilgi sahibi olmuştum..
Filmden aklımda kalan, Mauthaussen’e gönderilenlerin büyük çapta, kalpazanlar, haramîler, karanlık para ilişkileri içinde olanlar idi. Ve bu hususta, yahudilerin ağırlıklı olarak özel maharetlerinin olduğu iddiası hâlâ da yaygındır, dünya halklarının çoğunun kültüründe...

Gerçek hayatta da 1935’lerde, ünlü bir kalpazan olan Salomon Sorowitsch'in, ‘Kalpazanlar Kralı’ olarak anıldığı ve ihtiyacı olan parayı bizzat bastığı bir dönemde, yakalanıp götürülür Mauthaussen’e.. Mauthausen'in normal bir hapishane olmadığının farkına kısa sürede varır; burada mahkumların sistematik olarak öldürüldüklerini görür..

Hayatta kalma içgüdüsü ve kalpazanlık mahareti sâyesinde diğerlerinden ayrılır ve Stuttgard yakınlarındaki ‘Sachsenhausen Toplama Kampı’na  nakledilir. Nazilerin paraya ihtiyacı vardır ve burada, büyük çapta sahte para basılmaya başlanacaktır. Bu ‘altın kafes’te hayat şartları kampın geri kalanına kıyasla, ‘cennet’ gibidir:

Ama, Sorowitsch ve arkadaşları, bu ‘cennet’in korkunçluğunu sadece, işkence görenlerin seslerini duvarların arkasından duyarak ve gaz odasında idâm edilenlerin kimlik kartlarını görerek anlarlar.
Sorowitsch sonunda, bu durumla uyum içinde olmaktan vicdan azabı duymaya başlar. Savaş sona erip naziler kamptan bir gecede kaçınca, mahkum kalpazanların hayatı kurtulur, ancak kamp dehşetinin gerçekliğiyle de yüzleşmek zorunda kalırlar. Görülen manzara, cesed yığınları arasında hedefsiz, şaşkın ve âdetâ donmuşcasına dolaşan şoke olmuş bir topluluktur.

Evet.. işte böyle bir kesiti gözönüne getirebilirsiniz, toplama kampları’ndan.. Ancak, bu filmlerin konusundan, oralarda toplananların çok mâsum olmadıkları gibi bir gizli itiraf da var gibidir..

*

Kampın dışındaki geniş alanda yapılan düzenlemeler, en azından içerisi kadar ilgi çekici.. Bu kampta da ölenler için, çeşitli ülkeler anıt ve heykeller dikmişler. Bunların herbisi, orada çekilen derin acı ve ızdırabları, gözyaşlarını ve boğulmuş veya yükseltilememiş gizli feryadları, işkenceleri yansıtıyordu ve bunlar, çeşitli ülkeler tarafından dikilmişti.. Açlıktan deri-kemik haline gelmiş mazlumların, mideleri boş insanların yumruklarını sıktıkları, direnişlerini yansıtan dev heykeller, kabartmalar..

Bazı anıtların dibinde de, o yahudilerin şahsî eşyaları, resimleri vs  sergileniyordu..

Bazı ülkeler ise, sadece bir duvarda, ülkelerinin sembolleriyle  altında, oradaki kurbanlar için saygılarını dile getiren kitabeler yazmışlar.. Kırmızı bir TC bayrağı  üzerine yazılan ve oradaki cinayetin kurbanları için, ‘Allah’tan rahmet dileriz..’ diyen bir yazı dikkatimizi çekiyordu.. ..

Biraz ilerde ise, Azerbaycan Cumhuriyeti’nin kitabesi..

‘Azerbaycan respublikası, faşimze qarşı mübarizede qahramanca direnen övladlarını unutmur..’ yazılı bir levha..

Hemen her köşede, o dönemden kalmış insanların elbise ve ayakkabıları, not defterleri, resimler,  ayrıca Nazi rejimi şeflerinin kampı ziyaretinden fotoğraflar.. Ve bunlar daha sonra, Nürnberg Mahkemesi’ne gönderilmeleri için için epeyce delil olmuş..

*

Acı çeken anaları gösteren heykel ve kabartmalar da ayrı bir konu.. Ve insanı ister istemez düşündürüyor ve etkileyebiliyor.. Ehh, ziyaretçi sayısı da az sayılmazdı; yüzler, belki binlerle ifade edilebilirdi, bizim orada olduğumuz saatlerde...

Geniş bir alandaki bütün bu sergilenenleri dikkatlice gezip değerlendirebilmek için, 1-2 saat kadar zaman ayırmak gerekiyor..

Bu dış alanda gezdikten sonra, ‘acaba, içeriyi de görmeye gerek var mı?’ diye düşündük.. Çünkü dışarıda, içerinin halini yansıtması için her çaba gösterilmişti.. 

Yine de ‘buraya kadar gelmişken, içeriyi  de görmekte fayda var’ deyip bilet alıp girdik.. Ancak, o mekana girdikten sonra, dikkatlice gezebilmek için en az 3-4 saatin ayrılması gerekiyor..

Girişin hemen sağında, bir basit duvar dikkatimizi çekiyor.. Çünkü, üzerinde ‘Klagemauer’  yazılı.. Yani, ‘Ağlama Duvarı.. 

Demek ki, yahudiler, Jerusalem/ Kudüs’deki Ağlama Duvarı’nın bir maketini de burada inşa etmişler, binlerce yıldır sürdürdükleri  ve geçmişle bağlarını güçlendirdikleri ‘ağlama’ ibadetlerini burada da bir ibadet ve dua/ yakarış halinde sürdürmüşler..

Kampın geniş alanındaki ana hizmet binaları dışındaki yerler, genel olarak çok sağlam olmayan ahşab barakalar şeklindeydi.. Ve sıkısık bir hapishane olarak düşünüldüğünde bile, orada en fazla 5 bin kişi barınabilirdi, herhalde.. Bu açıdan, en çok 8-10 senelik bir zaman diliminde, sadece bu cezaevinde ölen/ öldürülenlerin sayısının bile, 230 binlerle ifade edilmesi, ortada sanki çok büyük bir mübalağa olduğunu düşündürtebiliyordu, insana..  Çünkü, bu rakam yıl başına 20-25 bini bulmaktadır..

 

*Gaz odaları ve yahudilerin sabun yapıldığı iddaları, yalan mı, abartı mı, gerçek mi?

 

Asıl ilgi çekici yer ise, gaz odaları ve (cenazelerin yakıldığı) krematorium bölümüydü..

Gaz odası denilen yerle ilgili olarak ortada ciddî bir işaret yok.. Sadece dünyayı sarsacak şekilde sözkonusu edilmiş iddialar var..

Çünkü, burası, tutukluların topluca banyo yaptıkları anlaşılan bir yer..

Yukarıdan sular geliyor..

Ancak, bir iddiaya göre, bir merkezden sıcak su verildiğinde yıkanmaya başlayan bu insanlar daha sonra aynı musluklardan verilen zehirli gazlarla boğulup öldürülüyormuş.. (Ki, bu gaddarlık ididasını yansıtacak şekilde, dışarda bir büyükçe heykel vardı ve yıkanmakta olan bir insanın, daha sonra zehirli havayla can çekişi taşa yansıtılmıştı..)

Ama, insan düşünmeden edemiyor; hedef onların öldürülmesi idiyse, gözlerden uzak bu mekanda, onların daha başka türlü ve kolay yollarla öldürülmeleri de mümkün olabilirdi..

Ama, kaatilliğin fantezi boyutlarında sergilenmesi sözkonusu idiyse,  o ayrı..

O mekanın hemen yanıbaşında cenaze yakmak için kullanıldığı bildirilen ve apartmanların bodrum katındaki kalorifer kazanlarını andıran bir yer.. İçine de, demir bir sedye konulmuş.. Yani, iddialar doğru da olabilir, yanıltıcı da..

Ayrıca, ölen kişilerin cesedlerinin depolandığı yer olarak gösterilen bir oda da var..  Hemen yanı başında da, iki krematorium daha..

Bu arada, tutuklular üzerinde canlı canlı tıbbî denemelerin yapıldığı, kobay olarak kullanıldığı veya sağlam kişilerin organlarının anestezisiz/ uyuşturmasız veya narkoz / uyutma yapmaksızın ameliyata alındığı iddia olunan yerler..

Bu kampta ölen /öldürülenlerin sayısının 230 binden fazla olduğuna dair yazılar var, sağda- sola serpiştirilmiş şema ve grafiklerde..

O döneme aid olduğu söylenen her ne varsa, hepsi sergilenmiş.. Bunlar insana tabiatiyle hüzün veriyor..

*

‘Büyük câni’ diye anılan Dr. Heim, ‘müslüman’ olarak mı gizlenmişti?

 

Burada, bu vesileyle, bir kaç ay öncesine aid bir haberi de hatırlayalım..

Şubat-2009 başında, bir haber, başta Alman ve siyonist İsrail rejimi medyası olmak üzere, hemen bütün dünyada yankılanmıştı; ‘Eski bir toplama kampı sorumlusu, SS doktoru bir nazi’nin, Mısır’da müslüman olarak yaşadığı, gizlendiği ve 1992’de öldüğü, gerçeğin onun ölümünden sonra ortaya çıktığının anlaşıldığı..’ şeklinde... Sözkonusu doktorun adının Aribert Heim olduğu belirtiliyordu ve onun Güney Amerika’da, Şili’de olduğu sanılıyordu.. Dr. Heim’ın, 2. Dünya Savaşı sırasında, Mauthausen Temerküz /Toplama Kampı’nda, esirlere anestezisiz (uyuşturmasız) ameliyatlar yaptığı, onların organlarını kestiği, kalblerine petrol, su veya zehir şırıngalayarak yüzlercesinin-binlercesinin ölümüne sebebiyet veren denemelere giriştiği ileri sürülüyordu..

Alman ZDF televizyonunun haberinde, Heim'in başka bir adla Kahire'de yaşadığı ve bağırsak kanserinden öldüğü ve ‘Müslüman’ olduğu iddia ediliyordu.. Dr. Heim’in ‘Tarıq Ferid Huseyn’ adı ile yaşadığı, öldüğü otel odasında arkasında bıraktığı pasaportu, oturma izni başvurusu, banka dekontları ve tıbbî belgelerinden anlaşılmıştı.. (Ve, hakkındaki o korkunç iddialar gerçek ise, Dr. Heim’ın, gerçekten de müslüman olduğunu düşünsek bile, işlemiş olduğu bütün o cinayetlerdeki sorumluluğundan kurtulup kurtulamıyacağının değerlendirmesini yapmak da ayrı bir konu...)

ZDF televizyonu,  Heim'in oğlu Ruediger Heim'in da aralarında bulunduğu tanıkların, Heim ve Huseyn'in aynı kişi olduğunu doğruladıklarını da kaydediyordu.

‘Yahudiler aleyhindeki suç’ iddialarını araştırmakla ünlü ‘Simon Wiesenthal Merkezi'nin Nazi avcılarından Efraim Zuroff ise, söz konusu belgeleri görmediğini, ancak doğru ise, haberin ‘son derece önemli ve şok edici’ olduğunu söylüyordu..

Ancaak, burada önce, siyonis mücadelede, adı bir araştırma merkezine verilecek kadar önemli görülen işbu Simon Wiesenthal üzerinde durmak gerekiyor..

*

Evet, kimdir bu Wiesenthal?

 

Szymon Wiesenthal, 1908’de, Ukrayna’nın Galicia bölgesindeki Buchach’da dünyaya gelmiş.. Bu kişinin Alman İşgali sırasında ne yaptığına dair çelişkili hikayeleri var..

Özellikle 1943-44 arası ile ilgili anlattıkları çok çelişkili... Nazi liderlerinin ve alman ordularının komutanlarının yargılandığı ünlü Nürnberg Mahkemesi’nde, Tarnopol- Kamenopodolsk bölgesinde Sovyet saflarında partizan olduğunu söylüyor.. Sovyetler’e ithaf ettiği ‘Armia Ludova’ da, 1944’de alman gizli polisine yakalandığını iddia ediyor, ama sonra, nasıl kurtulduğu hakkında hiçbir şey söylemiyor.

1967’de yayınlanan otobiografisinde de, partizanlara katıldığı ve yakalandığıyla ilgili hiçbir bilgi yok. 1976’da hazırlanan bir belgeselde söyledikleri ise, daha farklı..

1970-83 arası, 13 yıl Avusturya başbakanlığını yapan ve kendisi de yahudi olması hasebiyle Hitler döneminde tutuklanan, ancak İsveç’e kaçmayı başaran Bruno Kreisky ise, ‘Wiesenthal’in gestapo (Hitler rejiminin gizli polisi) ile ilişkisi vardı ve bunu mahkemede isbat edebilirim’ demiş ve bunun üzerine, Wiesenthal, Kreisky’ye dâva açmış ve ama, daha sonra dâvasını geri çekmişti..

Wiesenthal’in ‘Mauthausen’ isimli kitabında kullandığı çizimlerin sahte olduğu da belgelenmiş.. Daha sonra, ‘Life’ dergisinde yayınladığı ve ‘yahudi soykırımı’ iddiasına bir delil olarak gösterdiği bir fotoğrafın da gerçekte, ‘casusluk yaparken yakalanan üç alman askerinin kurşuna dizilmeleri’ni gösteren fotoğraf üzerindeki oynamalarla, rötuşlarla elde edildiği belgelenmiş..

Ayrıca Wiesenthal, savaştan sonra, -‘CIA’in öncüsü olan- ‘Amerikan Stratejik Hizmetler Dairesi’nde de çalışmaya başlıyor ve bunun yanında, Avusturya’nın Amerikan işgali altındaki bölgesinde ‘yahudi merkez komitesinin başkan yardımcılığı’nı da üstleniyor.

 

Toplama Kampları’nda,  yahudilerin sabun yapıldığı’  iddiasını da ilk kez yine Wiesenthal,  1946 yılında Yeni Yol (Der Neu Weg) isimli bir dergide yazdığı bir yazıyla ortaya atıyor. Bu yazıyı Wiesenthal Alman sabunlarının üzerinde bulunan( ve Reich Industrie Fett / Reich/ İmparatorluk Yağ Sanayii)’nin kısaltılmış şekli olan RIF’i, RJF (Reines Juden Fett /Gerçek yahudi yağı) şeklinde çarpıtarak ortaya atıyor.

(Kaldı ki, bu iddia doğru kabul edilirse, ortada bir yanlışlık daha sırıtıyor.. Çünkü, toplama kamplarındaki yahudilerin hemen tamanının deri-kemik kaldığı, o döneme aid olduğu bildirilen fotoğraflardan anlaşılıyor..

Bu durumda, bu deri-kemik insanlardan sabun yapımında nasıl faydalanılmış?

Yani, ya bu fotoğraflar gerçeği yansıtmıyor, ya a sabun yapıldıkları iddiası..)

 

Korkusuz düşünürler ve bilim adamları başka şeyler söylüyorlar..

 

Roger Garaudy, ‘İsrail, mit’ler ve terör’ isimli kitabında, Wiesenthal’in, ‘Nisan 1942’den Mayıs 1943’e kadar, 900.000 yahudi, Polonya’da ve Galiçya- Belzec’te bulunan fabrikalarda hammadde olarak kullanıldı. Geriye kalanı, tortulu yağ artıkları, sabun imalatında kullanılıyordu. Polonya’daki insanlar (RIF’in çarpıtılmış şekli olan) ‘RJF’ sabununun ne anlama geldiğini çok iyi biliyorlardı. Medeni dünya, bu sabunun Nazi’lere ve onların hanımlarına verdiği sevinci hayal edemez. her sabun parçasında sihirli bir şekilde oraya yerleştirilmiş bir yahudi\'yi ve bu şekilde ikinci bir Freud, Erlich veya Einstein’ın çıkmasını engellediğini görüyorlardı.’ şeklindeki iddiasına da yerverir..

*

Fransız tarihçisi ve Cean fakültesi öğretim üyesi ve de ‘Mauthaussen Kampı’ sürgünü olan Michel de Bouard da, (Quest-France, 2-3 Août 1989, s.6’da) şu açıklamayı yapmıştı:
1954’de Mauthaussen hakkında yazdığım kitapta, iki yerde gaz odalarından bahsediyordum. Zaman geçip de düşünmeye vakit bulunca, kendi kendime sordum: Mauthaussen’de gaz odası bulunduğu kanaatini nereden edindim? Benim kaldığım süre içerisinde kampta böyle bir yer yoktu, zira  ben de, başkası da, böyle bir şeyden hiç haberdar olmamıştık..  Öyleyse savaş sonrası zihnime yüklediğim bir yüktü bu, öylece kabullenilmişti. Sonra, metnimde-beyanlarımın ekserisini kaynaklara dayandırdığım halde-  gaz odaları ile ilgili hiçbir kaynak göstermediğimi fark ettim.’
Nürnberg Mahkemesi’nde de, 30 Mayıs 1946 tarihli duruşmada gaz odaları konusundaki en önemli tanık Sauckel, mahkeme başkanından söz ister.. (Gaz odaları mahkeme tutanaklarına Şubat -1946 da girdiğini de bu vesileyle hatırlamakta fayda vardır):
Sauckel şöyle der: ‘Bu belgedeki imzanın bana aid olduğunu kabul ediyorum. Ancak, bu imzanın benden nasıl alındığını anlatmam için mahkemenin bana izin vermesini istiyorum. Bu belge bana önceden hazırlanmış olarak sunuldu. İmzalamaya karar vermeden önce okumama ve incelememe müsade edilmesini istedim, dileğim reddedildi. Sonra Polen veya rus bir polis geldi ve sordu: ‘Sauckel’in ailesi nerede? Sauckel’i yanımıza alacağız, fakat ailesi Sovyet toprağına teslim edilecek..’ dedi.. Ben ailemi düşünerek bu belgeyi imzaladım.’

*
Gaz odaları konusunda, 1960’lı tarihlerden sonra Avrupalı tarihçiler, politikacılar ve medya Almanya’daki kamplarda böyle bir şey olmadığını söyleyip yazmaya başlamışlardı ki, bugün, bunlar yazılamıyor ve soykırımı savunmak adına suçlanıyor.. Nice akademisyenler ‘yahudi soykırımı’nı inkar ettileri’ gerekçesiyle, İngiltere, Fransa ve Avusturya’da hapis cezalarına mahkûm edildiler..

Gaz odalarının daha çok Polonya’daki Auschwitz Kampı’nda olduğu ve iddiaya göre sadece bu kampta bile 4 milyon yahudinin gaz odalarında öldürüldüğü konusu da bir ayrı tartışılacak husus.. Halbuki, 70 sene öncelerde, bütün Avrupa’daki yahudilerin sayısının bile 6 milyondan fazla olmadığı iddiası da ‘anti-semit’ suçlamalarıyla geçiştirilmektedir..

İddiaya göre yahudiler bu odalarda ‘zyklon b’ gazı ile öldürülmüşlerdi.

‘Zyklon b’ veya ‘siyanitrik asit’ gazı ilk kez I. Dünya Savaşı’nda tifüs hastalığının bulaştırıcısı olan bit’e karşı, elbiselerin ve araçların temizlenmesinde kullanılmıştı. İnsan öldürmek için ise, ilk kez Almanya’da değil B. Amerika’da idâm mahkûmlarını öldürmek için faydalanılmıştı..

Amerika’daki hapishanelerde  zyklon b’ gazı konusunda resmî danışman uzman olan mühendis Fred Leuchter Jr., başta Auschwitz olmak üzere Alman işgalindeki yerlerde yaptığı araştırmanın sonuçlarını 15 Nisan 1988 tarihinde Massachusette-  Malden’de yayınladı.. Bu raporda özetle şöyle denilmektedir:
‘Bu binaların yerinde yapılan teftiş gösteriyor ki şayet bunlar idam odaları olarak kullanılmışlarsa, yapılışları son derece kötü ve tehlikelidir... Auschwitz in 1 ve 2 numaralı ölü yakma fırınları Auschwitz SS Hastanesi’ne bitişiktir ve kampın ana kanalizasyonu atılan pis su borularıyla, gazın kamptaki bütün binaları sarmasına imkan verilmiş olurdu.

Majdanek’e gelince: Buradaki bina kendisine atfedilen maksad için kullanılamaz. Çünkü bir gaz odası inşası için gerekli en temel şartları bile taşımamaktadır. Belgesel malzemelerin tamamını gözden geçirdikten ve Auschwitz, Birkenau ve Majdanek’deki bütün yerleri teftiş ettikten sonra belirtirim ki: Bu yerlerden hiçbirinde gazlı idam odası olmamıştır.’
*

Nürnberg Yargılamaları’nı en çok etkileyen iddia, Dachau Kampı’ndaki gaz odasına aid olduğu belirtilen ve amerikalı askerî hâkimlerin eline tutuşturulan fotoğraflarla, Nazi cinayetlerini yansıtan bir filme dayandırılmıştı.. Bu iddia üzerine, Hitler  Almanyası için, en akıl almaz bir linç kampanyası başlatıldı. Dünya medyası âdetâ çıldırmıştı. (Exodus, holocaust, shoah) gibi isimlerle anılan yahudilere uygulanan soykırımı iddiaları  ile ilgili olarak piyasaya sürülen roman, film ve makalelerin yoğunluğu  karşısında, bu iddiaların gerçekliğini sormaya ise, kimse yanaşamıyordu..

*

Savaş sonrasında yetkili araştırmacı olarak Dachau’ya Amerika tarafından gönderilen yargıç Stephen S. Finter, katolik dergisi Our Sunday Visitor’ün 14 Haziran 1959 tarihli sayısında şunları yazıyordu:
‘Dachau’da savaş sonrasında 17 ay Amerikan askerî hâkimi olarak kaldım. Dachau’da gaz odası olmadığına tanıklık edebilirim. Ziyaretcilere gaz odası diye gösterilen yer, aslında bir ölü yakma fırınından başka bir şey değildir. Almanya’daki diğer toplama kamplarında da hiçbir gaz odası yoktu. Bize Auschwitz’de bir gaz odasının var olduğu söylendi. Auschwitz rus askerî  bölgesinde olduğundan, orayı görmek için ruslardan izin almamız gerekiyor ve ama, alamıyorduk. Milyonlarca yahudinin öldürülmüş olduğu şeklindeki propaganda bu tarzda devam ettiriliyordu. Savaş sonrasında Almanya ve Avusturya da geçirdiğim altı yıldan sonra, kesinlikle söyleyebilirim ki, pek çok yahudi öldürülmüştür, fakat bu sayı asla 1 milyon rakamına bile hiçbir şekilde ulaşmamıştır. Bu hususta ben kendimin herhangi bir kimseden daha yetkili olduğuma inanıyorum.’
Munchen / Münih Çağdaş Tarih Enstitüsü üyesi Martin Brosaat  da 19 Ağustos 1960 tarihli Die Zeit gazetesinde şunları yazıyordu.
‘Ne Dachau, ne Berseb- Belgen, ne de Buchanwal’da yahudiler veya başkaları zehirli gazla öldürülmemişlerdir.’
Jean Gabriel Cohnbendit ise, 5 Mart 1979 tarihli Libération’da şunları yazıyordu: ‘Artık inanılmaması pahasına da olsa, kampa gelen turistlere gösterilen, oysa hiçbir zaman olmadıkları bilinen gaz odalarının yıkılmaları için savaşalım.
*

Utancı ve kini ebedî olarak canlı tutmak fayda verir mi?

 

Evet, Adolf Hitler Almanyası ilgili olarak yazık ki, henüz de tarafsız tarihçi gözlemciler araştırma yapamamakta ve iddialar sadece galib devletlerin gücü altına sığınan ‘siyonist yahudi’lerce ileri sürülenlerden ibaret kalmakta.. Ve bunların objektif, belgelere dayalı olarak tartışılmasını isteyenler ise, ‘soykırımı ve anti-semitizm’i / yahudi düşmanlığını savunmakla suçlanmaktalar..

Doğrudur, Hitler, Darwin’in ‘ancak güçlü olanların yaşama hakkı olduğu, zayıfların safdışı olması gerektiği’ teorisine dayanarak, ‘üstün ırk’ anlayışını bir ‘sosyal darwinizm’ anlayışı çerçevesi içinde, hayata geçirmeye çalışmıştır..  ‘Mein Kampf /Kavgam’ isimli ünlü eserinde de, ‘tabiî ıstıfa/ ayıklama’nın, naturel selection’un gerekliliğini savunmuştur.. 

Tarih’i evet, galibler yazdırırlar, ama, yine de bu kadar gaddarca da yazılmamalı, tarih.. Yoksa, insan ruhunu isyan ettirir.. Nitekim, 1999’da Almanya’da başkentlik unvanı Bonn’dan alınıp, yeniden Berlin’e verildiğinde, siyonist yahudiler, Almanların, Hitler dönemine bir ‘Schlussstrich’  (örtü çekip o dönemi  yoksaymak, sünger çekmek) için yanıp tutuştuğunu ileri sürerek, Berlin’in merkezinde, Bundestag’ın /Alman Parlamentosu’nun hemen yakınında, dev bir ‘holokaust / soykırım’  anıtı diktiler.. Ancak o zaman, alman yazarlarından Martin Walser, ‘utancımızın sürekli olarak hatırlatılması ve bir ahlâkî sopa olarak kullanılması’na karşı çıkmış ve sözleri büyük tartışmalar meydana getirmişti..

Ancaak, insan, bu anmaların, taa sonuna kadar sürdürülmek istenmesine karşı, yahudi düşmanlığı ve hıncının da sonsuzluğa kadar sürmesine yardımcı olmayacak mıdır? Çünkü, bu anıtlarla, insanlığın hâfızası üzerine bir ipotek konulmak istendiği de iddia ediliyor.. Çünkü, bu gibi kalıcı düşmanlıklar, sadece yahudiler sözkonusu olunca hüsn-ü kabul görüyor; ama, siyonist odaklar eleştirilirse, bu, eleştirenin ‘antisemit’ sayılması için yeterlidir.

*

Siyonist Yahudileri ve İsrail'i Eleştirmeyi Suç Saymak..

Ama, hamile bir Filistin’li kadını hedef gösteren ve ‘ 1 SHOT, 2 KILLS / bir vuruş,  iki ölüm’ gibi ingilizce ve ibranice ibarelerin yazıldığı tşörtlerin ve bunların reklamının siyonist medyada yapılmasının siyonist İsrail rejimi tarafından suç sayılmamasını da düşünmek gerekiyor.. 

Emperyalist dünyanın beyni, Filistinlilerin, ’mâsum İsrail'i ve siyonist yahudileri tehdit eden teröristler olduğu’ propagandasıyla yıkanmış durumda..

Bu gibi şartlandırmaların çarpıklığına karşı çıkanlar ise, etkisizleştiriliyor.. Gazze’deki barbarlığı eleştirmeye kalkışanların sadece siyonist İsrail’de değil, Batı dünyasında da başına neler geldiğini, nice öğretim üyelerinin üniversitelerdeki kürsülerinden nasıl kovulduğuna dair örnekleri sıralamaya burada gerek bile yok.. Sadece, kendisi de bir yahudi olan ve ’Holokaust / Soykırım Endustrisi’ isimli kitabıyla ünlü Norman Fiklkenstein’ın B. Amerika’da ders verdiği Katolik Üniversitesi’nden kovulduğunu hatırlatmak yeter..

Dünyadaki her ülkeyi eleştirebilirsiniz, ama İsrail'i eleştirirseniz, ’antisemit’ sayılırsınız. Avrupa'nın büyük çoğunluğu Holokaust'tan şüphe duymayı bile suç haline getirmiş durumda.. Holokaust'un varlığını kabul etmekle birlikte ölen yahudi sayısının altı milyondan az olduğu sonucuna varmak bile suç!.

Yani, bir iddianın gerçek olup olmadığından şüphe etmek bile, suç olabiliyor..

Çünkü, Amerikan eski başkanı George W. Bush, Amerikan’daki etkili yahudi lobisince hazırlanan ve Amerikan Kongresi’nden geçirilen ‘Küresel Antisemitizm Değerlendirme Kanunu'nu 16 Ekim 2004'te imzaladı. Söz konusu kanun, Amerikan Hükûmeti’ne, ‘antisemitizm’i dünya çapında takib etmek vazifesini veriyor. Ve, amma, bir konunun takibi için öncelikle ‘antisemitizm’in tanımlanması gerekir.

Kısaca, siyonist İsrail'e ya da yahudilere yönelik her türlü eleştiri..

Gerisini siz tasavvur ediniz, gayri..

*

Şimdi Papa bile, ‘kimsenin holokaucst’u inkar hakkı yoktur’ diyor da..

 

Mauthaussen’i ziyaret ederken, bu gibi suçlamaları aklımın kenarından bile geçirmeden, yine de, ‘Her şey yalan..’ demenin saçmalığını bir daha düşündüm..  Çünkü, Hitler ve ve ideolojik olarak, yahudileri zâten ‘zararlı ırk’ olarak görüyor.. Ama, buna dayanarak, ‘bu konudaki her iddia doğrudur..’ demek de, tek taraflı bir hüküm vermek olmaz mı? Kaldı ki, felsefede üstelik, ‘öteki’ anlayışının ve ‘ötekinin hak ve özgürlüklerinin korunması’ anlayışının filozofu olarak ün yapan Emmanuel Levinas da, bütün insanlığı, ‘yahudiler’ ve ‘öteki’ler olarak ayırmıyor muydu ve hak ve hukukun, sadece ‘ötekiler’in kendi aralarında nasıl düzenleneceğini ve amma, ‘yahudiler’in hak ve özgürlüklerinin ‘ötekiler’le kıyaslanmıyacak derecede bir önceliğe ve üstünlüğe aid olduğunu ve ‘bir yahudinin eylemi, sözü ve düşüncesi bütün dünyaları yok etmek veya yeniden inşa etmek gibi dehşetli bir ayrıcalığa sahibdir..’ görüşünü dile getirmiyor muydu? Bu seçkin ve ünlü yahudi filozofunun düşüncelerindeki ayırımcı anlayışa bakarak, bütün yahudileri suçlamak  nasıl sağlıklı bir yaklaşım olmazsa; Hitler’in ideolojisine bakarak, bütün bir alman halkını suçlamanının da yanlış olduğu sonucuna varmak mümkün değil midir?

Yeri gelmişten, Papa’nın Filistin’e yaptığı geziye de değinelim:

Papa 16. Benedicktus, evvelki gün Filistin’i ziyaret ederken, ‘Ben Gurion Havaalanı’ndaki ‘Holokaust  Anıtı’na bir çelenk koyduktan ve  Hitler zamanındaki ‘holokaust’tan kurtulduğu söylenen 6 kişiyle tokalaştıktan sonra, ‘yahudi soykırımı’ mânasına gelen ibranice ‘holokaust’ kelimesini de telaffuz etmeye bilhassa dikkat ederek, ‘Hiç şüphem yoktur ki, holokaust hakkında söylenenler doğrudur ve günahsız 6 milyon insan, tarihî bir yanlışlığın kurbanı olmuştur.. Holokaust’u inkar etmeye hiç kimsenin hakkı yoktur..’ diyordu..

*

Siyonistler, Papa veya diğer emperyalist odaklar istemiyor diye, bazı şeyler düşünülmemeli mi?

Mauthaussen’ı gezerken, insanın aklına, ister istemez,  niçin bütün herkese değil de, sadece bazı ırk, kavim veya inanç topluluklarına karşı yapılan zulümlerin zihinlerde, hâfızalarda canlı tutulmak istenişi, daha bir geliyor.. 

Tam tersine, bir de başka toplumların mâruz kaldığı zulümlerin  gelecek nesillere taşınmaması gibi bir hümanist anlayış’a bilhassa vurgu yapılıyor..

Keza, mesela, Bosna’da yaşanan trajedi için ve dünyanın gözü önünde, sırf müslüman oldukları için, bir 3-5 yıl içinde öldürülen 250  bin kadar insanın ve zulme, ahlâksızlığa, ağır baskılara uğramış milyonların acısı sözkonusu olunca.. Ne yapacağız?

‘Bu konuların gelecek nesillere aktarılmaması için, ders kitablarında, medyada, tarih kitablarında yer almaması’ bile, mâkûliyet ve adâlet adına dile getirilebiliyor.. 

*

Bir kaç yerde de, ziyaretçiler için, duygu ve düşüncelerini yazmaları için defterler bırakılmış..  Dileyenler bir not yazıyorlar..

Benden önce bir çift vardı.. Hanım olan, duygularını büyük harflerle ‘RAHMET SVİMA’ yazarak iki kelimede ifade etti ve altını imzaladı..

Rahmet’ kelimesi başka bir dilde bir başka mâna mı taşıyordu; yoksa bildiğimiz İslamî ıstılah mıydı? Yanımdaki arkadaşla konuşur gibi yaparak, ‘selamunaleykum’ deyince, onlar hemen ‘aleykumselam’ diye karşılık verdiler; gözlerinin içi ışıldıyordu; bir dost bulmanın sevinciyle.. Bir anda, sınırlar, duvarlar kalktı aradan ve adam  çekinmeye gerek olmadığını hissettirecek bir tavır içinde, duygularını biraz da hınçlı duygularla ve kırgın olarak anlattılar..

(Tanışmamıza kapıyı açan ‘rahmet svima’  ibaresi, boşnakçada, ‘herkese rahmet..’ demek.. Elbette Allah’u Tealâ’nın bütün kulları üzerindeki her türlü tasarrufunda bir rahmet vardır, geniş mânada düşünürsek..) 

‘Bizim de henüz 15 sene öncelerde 200 birden fazla insanımız katledildi, ama, unutturuluyor, anması bile yasaklanıyor. Burada ise, unutulmaması için elden gelen yapılmış..’ sözü zihnimde yankılanıyor..

Bu doğru idi..

O deftere ben de, bu çarpık zihniyeti yansıtan, sırf ırkından, kavminden, inancından dolayı tutuklanıp hayatını kaybedenlerin acısını yüreğimde hissettiğimi ve amma, ‘çifte standard’lı hareket edilmemesi, bu hassasiyetin herkes için düşünülmesi gerektiğini şu birkaç cümleyle ifade etmeye çalıştım:  

‘Ben bir müslüman insan olarak, buradaki cinayet kalıntılarından dehşete kapıldım.. Yazık ki, aynı cinayetleri İsrail rejimi de bugün Filistin’de aynen tekrarlıyor.. Ve kezâ, Bosna’da öldürülen yüzbinlerce müslüman da, 15 yıl sonra unutuldular..

Bu ‘çifte standard’çı tutumla, adâlet nasıl sağlanabilir; ve adâlet sağlanmadıkça, insanlık nasıl kurtulabilir?

Silahlı savaş içinde açıkça taraf olmayan insanların, düşman diye zulüm görmelerinin ve öldürülmelerinin son bulacağı günlere erişmek ümidiyle..’
*

Burada acı çeken, hayatlarıyla oynanan insanların maruz kaldığı o korkunç cinayetlerden âdetâ bizzat sorumlu imişim gibi bir ağır yük altında olduğum hissi içinde Mauthaussen’den ayrıldığımda, kafamda yığınla karmaşık düşünceler vardı.. Orada yazdığım satırlar samimî duygularımdı.. Ama, ‘dünyadaki bunca zulümlerden sadece bir kaçına yönelip, gerisini görmezlikten gelmek, bu da bir büyük ırkçılık ve de insanlık suçu değil midir?’ diye sormaktan kendimi alamadım.. Ve bu arada, Amerika’lı bir yazarın, ‘Ötekiler...’ adıyla yazdığı ve hemen hiç kimsenin hatırına gelmiyen ve ‘Müttefik’lerce esir alınan 950 bin alman askeri’nin, Polonya’daki ‘açık hava zindanları’nda, kışın dordurucu soğuğu, yazın kavurucu sıcağı ve yağmur-kar altında,  aileleriyle bile  irtibat kurmalarına izin verilmeksizin, ‘savaş suçlusu’ diye, 8-10 yıllık bir süre içinde, bütünüyle eritildiklerine dair tesbitlerini nasıl ürpererek okuduğumu da hatırladım.. Keza, savaşın son yılında, Dresden’in, Amerikan ve ingiliz uçaklarınca, atmosfer sıcaklığının 1300 derecelere varacak şekilde bombardıman edilişini ve sivil halktan 200 bini bulan insanın kavruluşunu ve bunların, ‘savaş suçluluğu psikolojisi’  kıskacında olan alman toplumu tarafından bugün bile açıkça dile getirilemeyişini de..

Ve bu karmaşık duygular içinde, Viyana’ya doğru yola koyulduk..

 

(Bu yolboyu notlarının son bölümü de sonraki yazıda, inşaallah..)

  • Yorumlar 9
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim