1. YAZARLAR

  2. Leyla İpekçi

  3. Vicdani olan hiçbir şey kategorize edilemez
Leyla İpekçi

Leyla İpekçi

Yazarın Tüm Yazıları >

Vicdani olan hiçbir şey kategorize edilemez

A+A-

Yaptığımız her tanım, bir başka kişiyi, grubu ötekileştiriyor, dışarıda bırakıyor. Tanımlamanın doğası gereği bu böyle. Ancak, burada asıl zulüm, kendi yaptığımız tanımları mutlaklaştırma eğilimiyle ortaya çıkıyor. Peki, bunun sakıncaları neler?

Örneğin Batı’nın ‘vahşi’liği Doğu’nun mazlum oluşunu bir önkabul olarak bilinçaltımızda kodluyor. Böylesine genel bir algıyla Doğu’dan gelen birçok adaletsizliğe kör kalabiliyoruz. Veya Batı’dan aldığımız her kriterde bir ‘vahşet’ paydası arar hale geliyor, kendi peşin hükümlerimizin esiri oluyoruz kolayca.

Peki, bu algı yarılmasından kimler nemalanıyor? Antiemperyalizm gibi hemen herkesin ittifak ettiği bir hayat pratiğinde bile, mesela, antiemperyalizme karşı çıkmak adına, sırf yerli, bizden, bize ait olan değerleri, kurumları, olguları kutsuyor, kendimize ait olan hiçbir şeyde kusur ve hata bulamaz hale geliyoruz.

Bu yanılgı ise en çok, antiemperyalizm propagandası yaparak yerel kaynakları olmadık ‘işbirlikçi’lere peşkeş çekenleri, yerli kuruluşlardan menfaat elde edenleri, sözgelimi kamu bankalarında kolayca yolsuzluk yapabilenleri ihya ediyor.

Bir örnek daha: İsrail devletinin Filistinlilere uyguladığı zulme karşı çıkanları önce Yahudi düşmanı, ardından neredeyse Batı düşmanı olarak kodladığınızda ister istemez zulmün sürmesini meşrulaştırmaya başlıyorsunuz. Oysa dünyada –bizzat Batı’da- bu mezalime karşı çıkanlar Batı’yı düşman olarak görmekten ziyade, öncelikle, buradaki vahşet ve saldırganlığa vicdani bir tepki veriyorlardı. Sadece.

Meselenin özü bir medeniyetler çatışması gibi lanse edildikçe, Obama’nın Müslümanları ‘sıkılı bir yumruk’ olarak ifade etmesine yol açıyor. Bu da tabii, bu karşıtlıktan ideolojiler kurgulayıp daha çok saldırmak için bahaneler ve silahlar üretenlere müthiş bir meşru zemin yaratıyor. Tam da bu değil mi çatıştıranların asıl projesi?

Aynı şekilde, kendi topraklarında yaşayan tüm Ermenileri çeteci, katil ve hain; tüm Rumları işbirlikçi ve düşman, tüm Yahudileri başkalarını sömürerek zengin olan ‘yabancı’lar olarak görmek de zulümdür.

Onları şeytanlaştırdıkça, ‘toprağın asıl sahibi’ olarak kendinizi daima mazlum görürsünüz. ‘Düşman’a atfedilen bütün kötü tanımların nihayetinde bizi her zaman mazlum, her zaman haklı çıkarmasında çok faşizan bir eğilim buluyorum.

Bu bakışla adaletin tecelli etmesi mümkün müdür?

Şu da var: İnsanın düşmanını, kendi yaptığı bir tanımla hain veya zalim olarak kurgulaması, kötülüğün mutlak olduğuna inanmasını gerektirir. Kendi adıma, kötülüğün arızi olduğunu seziyorum ve diyorum ki, asıl, tam da kötülüğün mutlaklaştırılmasıyla (Filistinliler ilkeldir, gericidir, dolayısıyla yok edilebilir) şeytanlaştırılmıyor mu bütün ötekiler?

***

Vicdani olan hiçbir şeyi kategorize edemeyiz. Çünkü o kategorileri oluşturabilmek için yaptığımız her tanım nispidir ve bizi vicdanın ölçüsünden uzaklaştırıp kendi ideolojilerimizin, tahlillerimizin görüşlerimizin doğrulanması çabasına hapseder.

Oysa hakikatin menşei bunlardan bağımsızdır.

Nihal B. Karaca, geçen yazımda da değindiğim ve neden özür kampanyasına imza atmadığını anlattığı yazısında (21 ocak, Zaman) şöyle diyordu:

“Ermenilerden özür dileyeceksek, Cemal Paşa’nın Halep’te yaptıklarından niye özür dilemiyoruz? Ermenilerden özür dilememiz bizi biraz daha çağdaş, Batı normlarına uygun yapıyor, Araplardan özür dilersek yiyeceğimiz azarın haddi hesabı olmaz. İşte bu durum da feci halde canımı sıkıyor.”

Bir sosyal gerçeklik olarak doğruluk payı olabilir tabii ki bu tahlilde. Gelgelelim, ortada apaçık bir acı ve zulüm varken, Batılı normları benimsemediğiniz için özür dilememek gibi bir öneri çıkıyor buradan ister istemez.

Bu da benim canımı sıkıyor. Çünkü bir kez daha kendi algımızdaki tanımlara, atfedilen kimliklere filan takılıp hakkaniyet ölçüsünü kaçırıyoruz.

(Özür dilemenin sadece Batılıların günah çıkarma geleneğiyle değil Doğuluların tövbe geleneğiyle de ilgisi olduğunu hatırlatalım.)

Şöyle bir cümle ahlaki olabilir mi: “Ermenilerden özür kampanyasına karşı çıkanlar, aynı zamanda Madımak otelinin müze yapılmasına da, 6-7 Eylül olaylarının yeniden gündeme getirilip deşilmesine de karşı çıkıyorlar.”

Daha yazarken bile buradaki kategorizasyonun acımasızlığı beni dehşete düşürüyor. (Oysa sosyal bir gerçeklik olarak, tıpkı Karaca’nın tespiti gibi, pekâlâ ortak bir payda olarak tanımlanabilir bu tutum.)

Vicdanın doğusu batısı, kuzeyi güneyi olamaz. Ne de aydını, liberali, ulusalcısı, kemalisti olamayacağı gibi. O halde niye ısrarla bu kaba tanımlara bağımlı kılıyoruz bütün hakikatlerin mahiyetini?

TARAF

YAZIYA YORUM KAT