1. YAZARLAR

  2. Ali Ünal

  3. Vaah âlem-i İslâm!
Ali Ünal

Ali Ünal

Yazarın Tüm Yazıları >

Vaah âlem-i İslâm!

A+A-

"Hak, daima üstündür ve ona üstün gelinmez." İslâm, hem hak olduğu, hem muhtevası sebebiyle, hem de bütün dinler ve sistemler üzerinde mevki sahibi olsun diye gönderildiği için asla mağlûp edilemez ve tebliğ edilmeye başladığı ilk günden beri de mağlûp edilememiştir.

Ona bağlılık iddiasındaki Müslümanların son üç asırlık zahirî mağlûbiyetine rağmen İslâm, savunmasız olduğu bu üç asır boyunca bile fikir ve inanç planında galibiyetini sürdürmüş, kendisine karşı dinî, felsefî, bilimsel cephelerden yapılan onca ortak ve amansız saldırılar karşısında dimdik ayakta kalmasını bilmiştir. Bunun da ötesinde, onunla bağı en zayıf Müslümanlar içinde bile başka dinlere girenler yok denecek kadar az olurken, İslâm'a girmeler artış göstererek devam etmiştir. Bu, insaflı Batılı gözlemcilerin de dikkatini çekmiştir ve bunlardan E. H. Jurji, şu itirafta bulunur: "Bütün tutarlılığı, kendine yeterliği ve gerçekçiliği, muhalif ideolojiler karşısında dayanışmayı öne çıkaran azmi, Batı düşüncesine yol gösterebilecek fikrî donanımı, zulme karşı kararlı tutumu, bütün eleştirel saldırıları gerileten Kur'anî inanca dayalı cesur müdafaası ve yoldan çıkmış insanlığa getirdiği mesajın sahihliğiyle İslâm, modern dünyanın karşısında çok özel bir göreve sahiptir."

Ne var ki, İslâm'ın bu ihtişamına ve "büyüsü"ne karşılık Müslümanlar, onun hem âhirete bakan boyutu hem de dünyaya bakan boyutu itibarıyla İslâm'dan ellerini gevşettikçe gevşetmişler ve bunun neticesinde İslâm dünyası, her tarafta âdeta bir enkaz manzarası vermeye başlamıştır. Osmanlı Devleti, bu dünya için tesbihin imamesi mevkiindeydi; onun yıkılmasıyla tesbih de dağıldı ve İslâm dünyası, başsız kaldı. Kur'an-ı Kerim, "Allah, mü'minler aleyhinde inkârcılara asla yol vermez" der, yani her dağın üzerinden geçen bir yol bulunmasına karşılık, mü'minler topluluğunun, üzerinden inkârcıların geçebileceği bir yol bulunmayan, başı Sidretü'l-Münteha'da bir dağ gibi olduğunu beyan buyururken, İslâm dünyası, ayaklar altında ezilen toprak yığınlarına döndü. Yine Kur'an, "Allah, bir topluluk kendi iç dünyasını değiştirmedikçe onların haricî durumlarını değiştirmez", "Siz, kendinizle meşgul olun; eğer İslâm'ı takipte gerçekten doğru yol üzerinde iseniz, sapanların sapıp gitmesi size zarar vermez" buyuruyorsa, demek ki asıl sapma, imanın mahalli olan kalblerde ve zihinlerde idi. Kalblere de, zihinlere de, dolayısıyla hayata da artık iman hükmetmiyordu; ya hem kafalar hem kalbler yaralı idi; ya kafalar kısmen mü'min kalbler kâfir idi; ya da kalbler hissî bir iman içinde fakat kafalar kâfir idi. Ama bu, anlaşılamadı. Osmanlı ıslahat hareketlerinden itibaren gördüğümüz üzere, kalb ve beyindeki arızalar bünyenin farklı organlarında yaralar, kırıklar, ağrılar şeklinde ortaya çıktıkça hep bunlarla uğraşıldı. Yaralar pansuman edildi; ağrılar zaman zaman geçici olarak giderildi; kırıklar kısmen onarılır gibi oldu; fakat beyin ve kalbdeki hastalık arttıkça bünyenin her tarafında önü alınamaz arızalar baş verdikçe baş verdi. Nihayet, tesbihin imamesi gitti, tesbih dağıldı ve dört bir yana saçılan taneler, asıl hastalığı ne yazık ki yine tam teşhis edemedi. Bir yandan, İslâm tarihinin sürekli kanayan yarası, Müslümanların tarih boyu en büyük problemi olarak tefrika ve ihtilâflar daha da arttı; hem taneler arasında arttı, hem de her bir tanedeki halk ile yönetimler arasında arttı; hem de güya diriliş mücadelesi veren gruplar arasında arttı. Bir yanda bunlar olurken, diğer yanda önce kalb ve beyindeki hastalıklar giderileceğine, yine yanlış teşhis ve tedavi yollarıyla, bu hastalıkların bel verdiği organlardaki rahatsızlıklarla meşgul olundu; tedavi adına, başka bünyelerden Müslümanlığın bünyesine uymayan, uyması mümkün bulunmayan doku ve kan nakillerine girişildi.

Filistin, Irak, Pakistan, Doğu Türkistan... Tüm İslâm dünyası, kafa-kalb bütünlüğünü sağlamış nesillerin dünyanın her tarafa tam imdat edeceği güne kadar hastalıklarıyla pençeleşmeye devam edecek.

ZAMAN

YAZIYA YORUM KAT