1. YAZARLAR

  2. Melih Altınok

  3. Uzun ince bir yoldayız
Melih Altınok

Melih Altınok

Yazarın Tüm Yazıları >

Uzun ince bir yoldayız

A+A-

Geçenlerde Engin Noyan’ın da olduğu bir yemekte iki “döneği” birarada yakalayan Sinan Çetin her zamanki meraklı ve gerçekten anlamak isteyen tavrıyla sordu:

“Çok merak ediyorum. N’oldu da ayrı düştün eskiyle?”

Kendisini solda tarif eden örgütlü yapıların söylemleri ve edimleriyle aramızdaki farkı bariz şekilde gören pek çok kişiden duyduğum, duyduğunuz bir soru bu değil mi?

Her zamanki gibi “Elbette bir kitap okudum ve sabahında uyandığımda her şey değişmişti demeyeceğim” şeklindeki girizgâhla başladım konuşmaya.

Masanın diğer ayrı düşeni Noyan da gülümseyerek “Hah” dedi, “işte yıllardır ben de bunu anlatıyorum”.

Biliyorum, siz de sık sık bu tarz sohbetlerin orta yerinde buluyorsunuz kendinizi. Hatta yıllanmış dostluklarınız, aşklarınız ve hatta akrabalık bağlarınız bile engel olamıyor bu tartışmaların ardından gelen ayrılıklara.

Bu muhasebe yalnızca başkalarının sorularının ardından değil, yalnız kaldığınızda da meşgul ediyor aklınızı.

Bugünkü gariplikleri gördükçe kendinize soruyorsunuz, “Yoksa ben de mi böyleydim de değiştim”.

Mesela o zamanlar, Grup Yorum, Aylin Aslım ve Yoldaş Livaneli ile “Tam Bağımsız Türkiye Konseri” yapsa gider miydim?

Amentü gibi her cümlenin başında yargılansın diye tekrarladığım 12 Eylül darbecileri AK Parti yokken hâkim karşısına çıksa içime sindiremez miydim?

19 Mayıs törenlerinin düzenlenmesini bile eleştiren, Andımız’ın kaldırılması tartışmalarına ise “zamanlama manidar” diyerek katılan Eğitim-Sen’in, DİSK’in, TMMOB’un her eyleminde yine soluğu alır mıydım?

Balyozcu paşalar, darbe olsun diye yırtınan Ergenekoncu meslektaşlarım, 28 Şubat’ın paşaları tutuklansa aklıma ilk gelen “rövanş” mı olurdu?

Döneminde gerçekleştirilen yargısız infazlardan ötürü, daha önce “Polis imdat” diye anılan 155 hattının adı “İmdat polis!”e çıkan Mehmet Ağar yargılansa, üstelik bir de ceza alsa dut yemiş bülbüle mi dönerdim?

Muhtemelen “yok canım daha neler” diye yanıtlıyorsunuz kendinizi.

Haklısınız da. Çünkü bu “hâl” geçmişe değil, bugüne ait. Bu yüzden geçmişte “böyle” olup şimdi değişmeniz mümkün değil.

Dün beraber yürüyüp zamanla ayrı düştüğüz dostlarınız da, yukarıda sırladığımız sınavlara o gün girseler bugünkü refleksleri göstermezlerdi kuşkusuz.

İşte bu yüzden, bugünkü “hâlinizle,” dünün koşullarında ne gibi refleksler göstereceğinizi düşünmek fantastik bir filme konu olabilir ancak. Bu egzersiz bugünün gerçekliğini anlamak için hiçbir işinizi yaramaz.

Dünü, dünün somut olaylarıyla değerlendirip, bugünün koşullarında nasıl düşündüğünüze, davrandığınıza bakacaksınız.

Çünkü sözkonusu olan bir öznenin değişimi ya da dönüşümü ise tartışmayı dışsal parametreleri gözardı ederek yapamazsınız.

Şöyle somutlayalım. Aklınız iyi kötü 90’larda başınıza geldi. Yoldaşlarınızla başladınız yürümeye. Yıllar geçtikçe yeni durumlarla, olaylarla, olasılıklarla karşılaştınız.

Tıpkı bir yürüyüş gibi. İlerledikçe yeni yerler, kültürler, insanlar, hikâyeler kattınız heybenize.

Çoğu zaman “cemaatinizin” şemsiyesi, deneyimlerinden çıkardığınız sonuçları farklı değerlendirmenize çok da olanak tanımadı. Ancak yol kimi zaman öyle çatallaştı ki, yürümenin hayatın ta kendisi olduğunu fark edip ellerindeki verilerin durmak dışında bir şey önermediğini görenler cesur tercihler yapıp bilinmezlerle dolu çatallardan birini tercih ettiler. Sürüden koptular.

Çoğunluk ise nereye çıkacağı, kimlerle karşılaşılacağı, neler görüleceği öngörülemeyen yollara girmektense “bir olalım diri olalım” deyip çatalların ağzında durdular. Önce arkanızdan seslendiler, sizin ileriden boy vermelerinizi temkinli karşıladılar. Sonra da size kızdılar.

Günden güne an’la aralarındaki mesafe açıldı.

Biz bugünü yaşarken onlar bulundukları mazide tutarlı tutarlı “emperyalizme hayır” konserleri verdiler.

Bugün değişimin lokomotifi olan dindarların dünde kalan siluetleriyle baş başa oldukları için ülkenin içinde bulunduğu dönüşüm sürecine inanamadılar.

Adım atamadıkları için uzaklarında kalan gelecekte darbecilerin yargılanmasını “hayal” olarak gördüler.

Yaşadığımız gerçekler sanrı gibi göründü gözlerine, günden güne garipleştiler.

Gelişen bizdik ama değişmeyen de onlardı.

Ama ne gariptir ki bizim yaşamak anlamına gelen gelişimimiz, yani doğal olan garip karşılandı; onların hayata inat edercesine sabitlikleri, değişmemeleri değil.

Evet, giden bizdik kuşkusuz ama duran da onlardı.

Ama nasıl gitmeyecektik ki? Hele ki yaşarken durmanın hayatın içinde kalarak yapılacak bir tercih değil, ölümün ilk adımı olduğunu bile bile.

Ah onları da bir yürütebilseydik.


melihaltinok@gmail.com

TARAF 

YAZIYA YORUM KAT