Uzlaşma meşru mudur?

05.08.2009 03:25

Etyen Mahçupyan

Değişim kötü örneklere muhtaçtır... Kurduğumuz sistemin eskisi gibi devam edemeyeceğini çoğu zaman bu kötü örneklerden hareketle idrak ederiz. Örneğin askerî yargının şu anki haliyle kalamayacağını kavramak için Şemdinli olayı son derece belirleyici olmuştu.

Bomba atarken suçüstü yakalanan iki kişinin askerî yargıda tutuksuz yargılanması ve hukuksal sürecin beraate doğru gitmesi, sistemin yozlaştığını, değişmesi gerektiğini ortaya koymuştu. Benzer bir şekilde Mardin Kızıltepe'de sırtından ve toplam 21 kurşunla öldürülen biri 12 yaşındaki baba oğulun katillerinin Yargıtay'da aklanmaları da tüm hukuk sisteminin zafiyetinin habercisiydi.

Bu tür olaylar aslında kendi başlarına değişim gereğini ortaya çıkarmazlar ama değişim dinamiğini hızlandıran ve somutlaştıran bir kaldıraç oluştururlar. Değişimin asıl ivmesi ise normatif algılamanın sonucudur. Sistemin bu haliyle süremeyeceğinden ziyade, sürmemesi gerektiği kanaati, tüm değişim taleplerinin de ruhudur. Dolayısıyla siyasi alandaki her köklü ve kalıcı değişimin öncesinde bir zihniyet değişimi bulunur. Önce olması gerekenle ilgili fikrimiz değişir... Sonrasında ise kafamızdaki ideal durumla yaşadıklarımız arasındaki uzlaşmaz çelişkileri görmeye ve onları siyaseten anlamlandırmaya başlarız. Toplumsal talepler böyle doğar ve yaygınlaşıp normalleştikleri ölçüde de, bir 'geri dönüşü' -söz konusu zihniyet ortamı değişmediği sürece- imkansız kılar.

UFAK DÜZENLEMELER YAPARAK YENİ ZİHNİYETLE UZLAŞILSA

Bugünün dünyası bu türden bir zihniyet değişiminin içinde... Şeffaflık, hesap verirlik, katılımcılık, ikna, ademi merkezi çözümlemeler, yatay organizasyon yapıları birbirleriyle bağlantılı bir bütün oluşturuyorlar. Bunlar yeni kelimeler veya kavramlar değil... Ama şimdi farklı bir 'ruha' sahipler. Çünkü hepsi de demokrat zihniyetin içinden yeniden üretiliyor. Liberal dünyada da örneğin şeffaflık 'iyi' bir şeydi ama sınırı vardı. Örneğin birçok firmada maaşların şeffaf olması sakıncalı bulunurdu. Oysa eğer maaşların şeffaf olmasını istemeyen bir sistem varsa, orada kesinlikle bir ücret haksızlığı yaşanmaktadır. Aksi halde açıklık niye istenmesin? Devletin şeffaflığı konusunda da liberal dünya çoğu zaman ikircikliydi. Bunun imtiyazlı bir zümre yaratma anlamına geldiğinin idrak edilmesi ve bu değerlendirmenin toplumsal bir talebe dönüşmesi Batı'da da oldukça yenidir.

Ancak buradaki kritik faktör, artık şeffaflığı sadece olmasında yarar olan veya şartlara göre olabildiğince yaşanması gereken bir durum değil, demokrasi için 'zorunlu' bir koşul olarak görmemiz. Her zihniyet, kendi öngördüğü ideal sistemin zorunlu önkoşullarıyla diğerlerinden ayrılır. Yukarıda sayılan kavramların demokrasi açısından birer zorunluluk haline gelmesi ise, ülkeleri ve kültürleri aşan bir zihniyet değişiminden geçtiğimizi ima ediyor.

Öte yandan her değişim kendi kazananlarını ve kaybedenlerini yaratır. Doğal olarak değişime adapte olanlar ve onu taşıyanların kazandığı, bu uyumu gösteremeyenlerin kaybettiği bir dünyaya hazır olmalıyız. Ne var ki bu değişim ani bir kırılma şeklinde yaşanmaz. Zaman alır... Böylece her değişim dönemi bir pazarlık ve çekişme süreciyle birlikte gelir ve müstakbel mağlupların direnci ile karşılaşılır.

Bugünlerde askerin konumu bu tablo içinde çok daha anlaşılır hale geliyor. Askerin siviller karşısındaki imtiyazlı konumu eskisi gibi devam etmeyecek ve asıl önemlisi bir süre daha devam etse bile toplumun algısında giderek daha da 'sorunlu' hale gelecek. Bu yönde aşırı bir ısrar ise askerin sarsılmaz sanılan meşruiyetini ortadan kaldırabilecek... Ne var ki hiçbir imtiyazlı kurum veya kesim bu konumundan kolayca vazgeçmek istemez. Buna karşılık onlar da değişen zihniyetin gereklerinin farkındadırlar... Böylece asıl siyasi ve entelektüel meselemize doğru geliyoruz: Acaba yeni zihniyetle eski kurumsal ve siyasal yapı arasında uzlaşmazlık olmadığı kanıtlanabilir mi? Eğer bir uzlaşmazlık varsa, bunun eski sistemin lağvedilmesini ima edeceği açıktır. Ama ya bir ilkesel uzlaşmazlık yoksa ve ufak düzenlemeler yapılarak yeni zihniyetle de uzlaşılabilirse?

Bugün Türkiye'deki entelektüel tartışma bu soruları bilerek veya bilmeyerek odak alıyor. Anayasa reformlarından sivil/asker ilişkilerine, oradan yeni bir sol parti arayışına bütün gerilimler, uzlaşma arayanlarla uzlaşma istemeyenler arasında cereyan ediyor. Uzlaşma peşinde olanlar aslında imtiyazlı alanların devamını arzuluyorlar. Bu imtiyazlar her zaman maddi olmayabiliyor. Örneğin belirli ideolojiler üzerinde tahakküm kurabilmek de önemli bir imtiyaz olarak ortaya çıkıyor, çünkü bu sayede insan ve güç mobilizasyonları yaratılabiliyor. Uzlaşma istemeyenler ise yeni kurulacak olan var olma biçiminin, eski hastalıkları taşımasını engellemeye çalışıyorlar.

Gerilimin odağında ise herkesin bildiği üzere 'devlet içi' veya 'devletle' uzlaşma yatıyor ve bu kavram sivil siyasetin askerin özel konumuna bir miktar razı olması gerektiğini söylüyor. Türkiye'nin nasıl bir yol izleyeceğini öngörmek kolay değil. Ama şunu biliyoruz: Geçmişte her değişim dönemi bu tür uzlaşmalarla birlikte geldi ve Türkiye hiçbir zaman gerçek bir demokrasi olamadı. Çünkü uzlaşmalar yozlaşmış olanı, eşitliğe ve özgürlüğe aykırı olanı, şeffaflıktan korkanı 'yeni' olanın içine taşıdı ve onu daha baştan bozdu. Dahası eski sistemin yerleşikliği sayesinde, kurulan yeni düzenin adım adım geriye döndürülmesi de mümkün hale geldi. Bu nedenle hâlâ hiçbir temel sorununu çözemeyen, aksine bu sorunları katmerleştiren, geçmişiyle ve kendisiyle yüzleşemeyen bir ülke durumundayız.

DEMOKRAT SİSTEMLERDE DENGENİN ÖZNESİ OLABİLMEK İÇİN

Başkalarının yaptığını bizim yapamamamız için hiçbir neden yok... Demokratlık başka zihniyetlerle uzlaşmak demek değil. Başka zihniyettekiler her zaman olacak ve isterlerse öyle de kalabilirler. Demokratlık hangi zihniyette olursa olsun kişi ve kurumlar arası 'ilişkilerin' demokrat zihniyete uygun hale gelmesi ile hayata geçer. TSK'nın kendi içinde demokrat bir ilişki sistemi kurmayı becermesi zaman alacak ve kurumsal geleneğin sınırlamaları dahilinde yürüyecek bir proje. Ancak hemen ekleyelim, bu bile askeri değil sivil bir proje, çünkü ordu bu toplumun istediği gibi bir ordu olmak zorunda. Ama iş sivil/asker ilişkisine geldiğinde durum çok daha açık: TSK'nın kurumsal geleneği adına öne sürülen alışkanlıklar bu ilişkiyi belirleyemez. Söz konusu ilişkinin geçmişten bu yana demokrat bir zihniyete oturmaması, geleceği yozlaştırma istidadı taşıdığının da göstergesidir. Dolayısıyla bu ilişkinin radikal bir biçimde ve toplumsal meşruiyeti arkasına alan bir siyasi reform çerçevesine oturtularak hızla demokratlaştırılması gerekmektedir.

Uzlaşma yanlılarının gidecek fazla bir yolu yok... Çünkü meşruiyet kavramı da belirli bir zihniyetin içinde şekillenir ve hiçbir zihniyet meşru olanla olmayan arasında uzlaşmayı 'meşru' saymaz. Bu yolun çıkmaz olduğunun ilginç bir delilini son Abant toplantısında Fuat Keyman'dan duymuştuk. Bazı Batılı aydınlar artık 'uzlaşma' değil, 'denge' kavramını öne çıkarıyorlarmış. 'Uzlaşma' hiç olmazsa bir orta yol, bir konuşma ve anlaşma demekti... 'Denge' ise sadece güçlerin denkliğini ima eden bir ilişkisiz birliktelik demek. Anlaşılan Batılı liberaller korumak istedikleri sistemi uzlaşma yoluyla yaşatamayacaklarını idrak etmişler. Artık uzlaşma istemiyorlar ama 'mademki buradayız biz de söz sahibiyiz' demeye getiriyorlar. Ne var ki söz sahibi olmakla, öteki üzerinde imtiyaz sahibi olmak genellikle çok kolay karıştırılabiliyor. Demokrat sistemlerde dengenin öznesi olabilmek, denge sayesinde yürütülen siyasetin toplumsal meşruiyete sahip olmasını gerektirir. Bugün hiçbir ülkede bu imtiyazlı sınıflar geçmişteki meşruiyetlerine sahip değiller. Hele hâlâ otoriter zihniyetin taşıyıcısı olanlar hiç değiller...

ZAMAN

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim