Uzak/Yakın Ülke ve Bir Celal/î

31.12.2008 17:44

Asım Öz

Oğuz Atay tarihimizi ikiye ayırır: Uzak tarihimiz, yakın tarihimiz, bize en uzak tarihimiz ise yakın tarihimizdir, der mealen. Yakın tarihin uzaklığı noktasında aklıma güncellik bağlamında ilk gelen örneklerden biri Tanzimat döneminin ünlü devlet adamı, hukukçu ve tarihçi Ahmet Cevdet Paşa’nın yazar kızlarından Fatma Aliye’nin kimliği odağında yürütülen tartışmalar gelir. Kuşkusuz bu tartışmalarda en önemli etkiyi oluşturan eserlerin başında Fatma K. Barbarosoğlu’un kaleme aldığı/getirdiği Fatma Aliye: Uzak Ülke romanı gelir.

Barbarosoğlu'nun Fatma Aliye: Uzak Ülke adlı kitabı, Fatma Aliye hakkında yazılmış ilk biyografik roman olması nedeniyle önemli olmakla beraber romanın bu yönünden daha önemli olan nokta yazarın romanına konu edindiği kişiyi yani Fatma Aliye’yi romanın daha ilk sayfasında "mümin bir âlime”nin portresi odağında ilerleteceğini bildirmesi üzerinden yürütülen tarihsel blok okumaları ile  yazarın dil tutumu öylesine takıntılı bir kimlik algısını dile getirir ki, roman kahramanı için kullanılan duyarlıklı dilin onda birini yazar için takınmayan bu algı hem kahramanın kızlarından birinde hem de celalli eleştirmenin satırlarında görülür. Kısaca 'Yazı / Yazın hayatımızın/dünya görüşümüzün/beklenti ufkumuzun göstergeleridir'

Yalnız burada bir dönem edebiyat çevrelerinde çok sık tartışılan tarihi roman konusunun teknik yanıyla alakalı bir tartışma yoktur. Gerçi roman yazarı bu ilkelere atıf yapmadan bu ilkeleri anımsatmak istemiştir birkaç yazısında; ama sözünü ettiğimiz isimlerdeki hazımsızlık bu noktada kalbi selim ile düşünmekten oldukça uzaktırlar. Tartışmaya katılanlar aydınlanmacı bir tasavvurla geçmişi okumayı denemekteler, buna uymayan bir anlatımla karşılaşınca da dudak bükmekteler ve saldırgan bir dille hem roman yazarına hem de romana konu olan kişiyi yani iki Fatma’yı bir yazıyla harcamaktadırlar kendilerince.

Gerek yazıları gerekse romanları bakımından roman kahramanı olmaya oldukça yatkın olan Fatma Aliye hakkında yapılan çalışmalar sınırlar ötesine uzanmıştır. Kimi zaman feminist bir okumaya tabi tutulduğu da olmuştur yazarın. Bu bağlamda kırk yıla yakın bir süredir çağdaş Türk edebiyatını uğraş edinen Rusya Bilimler Akademisi Doğu Bilimler Enstitüsü başkanlarından, Türk edebiyatı uzmanı Dr. Svetlana Uturgauri’nin  “Türk Kültür Tarihinin Unutulmuş Bir Sayfası: Fatma Aliye.” 1864­1936 (Zabıtaya stranitsa istorii turetskoy kulturı. Fatma Aliye 1864­1936, 2000, Moskova) s. 187­194 yazısı ile Nazan Aksoy’un, ''Fatma Aliye Hanım'ın 'Muhazarat'ında kadın açısı-1, Varlık, s.1022 (Kasım 1992) hemen ilk aklıma gelen iki örnek. İki binli yıllardan sonra bu konudaki çalışmaların arttığını da belirtmek gerekir.

Bir romanı nasıl ele alırsınız, nasıl yaklaşırsınız ona? Şunca yıl boyunca biriktiregeldiğiniz değerlerle, genelleyip kesinlediğiniz ölçütlerle, başkalarına hep sizi öğütleyen beğenilerle mi? Böyle bir ele alışta "o roman"a yaklaşıldığı söylenebilir mi? O zaman başkasının değil, sizin yazdığınız, yazacağınız, yazmayı tasarlayabileceğiniz bir romana göre ele alınmış olmayacak mıdır o roman? Kışkırtıcı bir önyargıyla çarmıha taşımak değil midir bu söz konusu romanı/yazarı? İşte bu soru/n/lar odağında sözünü etmek istediğim tarihsel blok eleştirmeni Metin Celal. Metin Celal’in Fatma Aliye: Uzak Ülke romanını irdeleyen yazısının Cumhuriyet Kitap’ta yayımlanmış olduğunu da hatırlatalım. Tabii bu konu odağında başka değiniler, teğet geçişlerde var Cumhuriyet Kitap sayfalarında. Turgut Özakman yılgın Türkler’i çılgınlaştırma anlatısının ikinci ayağı Diriliş'te. 'Osmanlı kadın hakları bakımından çok sorunluydu... Öyle konular vardı ki din izin verse bile bağnazlık izin vermiyordu. Peçe bunlardan biriydi. Çarşaf da öyle'' diyor. Ardından ne olduğu anlaşılamayan eşsiz devrimle suskun özne konuşmaya, düşünmeye ve üretmeye yönlendirilir birden… “Devrim” onlara “uygarlığın kapılarını” açar..Bu süreçte bütün kadınlar “derin bir uykudan” uyanarak uyanışı yaygınlaştırırlar ve Cumhuriyete zemin hazırlamak için canla başla çalışmaya başlarlar… Kadın hareketinin öncülerine de yer verir Diriliş’te Özakman. Bunlardan biride kuşkusuz Fatma Aliye Hanım’dır.

Metin Celal’in “Fatma Aliye, ilk kadın Türk romancısı. 1862'de doğmuş. Tanzimat döneminin ünlü devlet adamı, hukukçu ve tarihçi Ahmet Cevdet Paşa'nın kızı. İslam felsefesi, matematik dersleri almış, kimyayla ilgilenmiş, Arapça ve Fransızca öğrenmiş. Fransızcadan yaptığı çevirilerle edebiyat alanına girmiş” cümleleri ile başlayan yazısı Fatma Aliye: Uzak Ülke başlığını taşıyor. Daha ilk cümleden itibaren yanılgılar var yazıda: Fatma Aliye ilk kadın romancı değildir. İlk kadın romancı Aşk-ı Vatan romanının yazarı Zehra Hanım’dır.Fatma Aliye ise kadın sorunlarını ilk ele alan romancıdır.Dolayısıyla  ilk kadın Türk romancısı değildir. Celal’in hem kısıtlı bilgilerini hem de değer yargılarını yansıttığı yerlerde "bence", "öyle sanıyorum", "bildiğim kadarıyla" demeyi kasıtlı olarak ihmal etmesi yanılgılarının telafisini de olanaksız kılmakta. Yazar şöyle sürdürüyor eleştirisini: “Fatma Aliye: Uzak Ülke, iki ana bölümden oluşuyor. İlk bölümde Fatma Aliye Hanım'ın hayatını doğumundan başlayarak okuyoruz. Barbarosoğlu, daha. Buradaki "mümin"liği sık sık vurguluyor. Ayırdedici özellik olarak görüyor. Ama biz okur olarak, romanın sınırları içinde bile kalsak Fatma Aliye'nin müminliğinin dönemin diğer kadınlarınkinden ne farkı olduğunu anlayamıyoruz. Ne de olsa 1860'lardan söz ediliyor. Evlerde bile haremlik-selamlık yaşanan, kadının evlerin harem bölümüne fiili olarak hapsedildiği, evde bile söz haklarının olmadığı o dönemde Fatma Aliye bana yaptıklarıyla "ilerici" olarak görünüyor. İnanmış, iman etmiş, dolayısıyla verili hayat biçimini kabul etmiş biri değil. Aksine verili olan bilgiyi kabullenmeyen, soran, sorgulayan yapıda.”Kuşkusuz sorgulayan aklını kullanan bir yanı var Fatma Aliye’nin. Ama bu akletme biçimi vahyi merkeze alan bir akletme ve sorgulama biçimi yani fikri cehd’tir. Yoksa Celal’in zannettiği gibi aydınlanmacı bir sorgulama değildir. Bu yargıların temelsizliği babında tek örnek vereceğim Fatma Aliye Hanım'ın, Mahmud Esad ile yaptığı ve tamamen İslami referanslar içinde sürdürülen çok eşlilik tartışması. (Fatma Aliye-Mahmud Esad, Çok Eşlilik Taaddüd-i Zevcat, Ankara: Hece Yayınları, 2007) Fatma Aliye, kadınların haklarının gasp edilmiş olmasını İslamiyet'te kadın hukukunun bilinmemesine bağlar. Ona göre aslında Osmanlı kadınları eski İslam kadınlarını kendilerine örnek alırlarsa ve erkekler de bu konuda kendilerine yardımcı olur adaletli davranırlarsa sorunlar kendiliğinden çözülecektir. Burada şunu da anımsatmak gerekir: Cihan Aktaş’tan Sibel Eraslan’a değin pek çok çağdaş Müslüman kadın yazarın kök örnek olarak anabileceğimiz kadınlara dair küçümen kitaplar/biyografiler kaleme alışları ile Fatma Aliye arasında bağ kurulabilir. Fatma Aliye, Taaddüt-i Zevcât Zeyl'de "Şu satırları kadınlığı müdafaa fikriyle dahi yazmıyorum" “Hamd olsun islamiyet’in her bir ahkâmını hakikat ve hikmetle memzüc olduğundan bunların irad ve tasrihi bize daima hak kazandıracağında şüphe yoktur” diyerek çabasının, Avrupaî anlamda bir feminizmden uzak olduğunu da ifade etmiş olur. Dolayısıyla Fatma Aliye’den mümin bir roman kahramanı çıkarmaktan daha doğal bir kurgu olamaz. Metin Celal’in her şeyden önce şunu öğrenmesi gerekiyor: Bir romanı, önce kendi nesnesi olarak ele almalı. Ona, kendi temellendirdiğiniz bir roman nesnesiymiş gibi değil, "o romancı"nın temellendirdiği roman nesnesi olarak bakmayı. Önemli olan, romana romanın kendisinden bakmayı becerebilmektir ilk önce. Ardından tarihsel ya da biyografik romandan söz ediyorsak gerçekliğe sadakat gelir.

Sözünü sakınmayan bir yaklaşımla Celal saçmalamaya devam eder. Konuyu yazarın diline de getirir. Barbarosoğlunun hem kimliğini hem dil seçimini sorunsallaştıran kısmı alıntılamak istiyorum burada: “"Tefe'ül etmek", "idame-i hayat", "vakt-i zaman", "namını tebcil ile ya da mecbur", "fikrin ziyası", "terekkiyat ve tesettür" gibi sözcükleri bolca kullanıyor. Ağdalı, Osmanlıca ağırlıklı bir dili var. Romanın kahramanını da kendi gibi görmek istiyor, o dille konuşturuyor. Hatta son bölümden anladığımız kadarıyla kendinin toplumda muhafazakâr bir kadın olarak var olma mücadelesi ile özdeşleştiriyor, rol model olarak alıyor. Burada tek sorun, roman konusunun yaşamış bir kişi, ilk Türk kadın romancısı, bir kadın hakları savunucusu, bir ilerici olması. Fatma Aliye'nin gerçek yaşam öyküsü Barbarosoğlu'nun romanda çizdiği portre ile uyuşmuyor, hatta ters düşüyor. Fatma Aliye'nin niteliklerini görmezden gelip onu "Osmanlı'nın muhafazakâr kadını" olarak anlatırsanız niyetiniz sorgulanır. Bence, Barbarosoğlu, bu romanla "Fatma Aliye'ye, herkese uzak iken kendine yakın olan meslektaşına haksızlık etmiş” diye uluorta açıklar tutumunu. Oysa yazarın kullandığı sözcükleri Barbarosoğlu’nun kahramanına kimlik biçmesi olarak değil kahramanın dünyasına sadakatin bir göstergesi olarak okunmalıdır. Çünkü Fatma Aliye o kelimelerle konuşmaktadır.

Ama bu şu demek değildir: Roman olarak sunulmuş olmaları yapıtların, barındırdıkları yanlışlar nedeniyle onları hoşgörmek. Değil mi ki yazar, "bu benim romanım," diyerek yola çıkmış, yayımladığı kitabı eline alıp dalgalandırmaya koyulmuştur, öyleyse kuşku yok ki başını da uzatmıştır. Öte yandan genel geçer ilkelerin kıldan ince kılıçtan keskin ilkelerine sadakati gerekir eleştirmenin.

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim