‘Ümmetten Ulusa, Ulustan Ümmete Hint Alt Kıtası’

02.11.2015 18:53
‘Ümmetten Ulusa, Ulustan Ümmete Hint Alt Kıtası’
Özgür-Der Kocaeli Temsilciliği iki haftada bir gerçekleştirdiği ‘’Müslüman Coğrafya’’ seminerlerine bu hafta ‘’Ümmetten Ulusa, Ulustan Ümmete Hint Alt Kıtası’’ başlığı altında devam etti.

Kocaeli Özgür-Der Temsilcisi ve yazar Haşim Ay’ın sunumuyla Kocaeli Fuarı Sivil Toplum Merkezi’nde gerçekleşen program  ‘’Müslüman Coğrafya’’ seminerleriyle ilgili bilgilendirme ile başladı. Hint Alt Kıtası’nın büyük bir coğrafya olmanın yanı sıra yakın dönem İslam tarihinde de önemli bir yere sahip olduğunu belirten Haşim Ay, sunumun iki periyot halinde yapılacağını belirterek, 2. bölümün bir sonraki programda işleneceğini belirtti.

Slayt gösterisi desteği ile sunum yapan Haşim Ay sözlerine “Bugünkü Hindistan” sınırları ve Hint Alt Kıtası kavramı arasındaki farka değinerek başladı. Modern Hindistan’dan farklı olarak bugünkü Pakistan, Bangladeş, Nepal, Burma gibi ülkeleri içine alan Hint Alt Kıtası’nın tarihi süreç içerisinde Afganistan bölgesini dahi kapsadığını vurguladı. Modern Hindistan hakkında ise ön bilgilendirme yapan Ay, Hindistan’ın 28 eyalet ve bunların bağlı olduğu 7 Kanton yönetimden oluştuğunu; 23 dil, birden çok etnik ve dinsel topluluğa ev sahipliği yaptığını, her bakımdan çoğulcu bir ülke olduğunu; dünyanın en büyük 5. demokrasisi olarak kabul edildiğini; nüfus bakımından dünyanın en büyük ikinci ve en kalabalık Müslüman nüfusa sahip ikinci ülke olduğunu kaydetti.

“Kadim Hindistan” alt başlığı ile tarihsel süreç içerisinde İndu vadisinde kurulan  imparatorlukların, hanedanların ve dinlerin oluşum sürecine kısaca değinen Ay; Hinduizm/Budizm ve bunun türevi din-felsefelerden, Yunan/Makedon işgali dönemi ve Helenizm etkisinden; özellikle de Part işgaliyle birlikte oluşan Zerdüştçülük tesirinden bahsettikten sonra bölgenin “İslamlaşma Öyküsü” başlığı altında bilgi aktarımları ve analizlerde bulundu. Bölgenin İslamlaşma sürecini  8. yy. başlarında Müslüman-Arap tüccarların etkinlikleri ile başlatan Ay, daha geniş etkinin ise 12. yüzyıldan itibaren Gazneliler dönemiyle oluştuğunu söyledi. Delhi Sultanlığı döneminin ise İslamlaşmada bir tür zirve noktası olduğunu belirten Ay, Dekkan Sultanlıkları döneminin bir durağanlaşmayı Babür imparatorluğu döneminin ise yükselişi ifade ettiğini kaydetti. Siyasal planda Gazneli Mahmud; Babür imparatorluğunun üç önemli ismi Babür Şah, Ekber Şah ve Evrengzeb’in bölgenin İslamlaşmasında katkıları olduğunu belirten Ay, halkın İslami duyarlılığının oluşum ve gelişiminde ise derviş ve tarikat kanalının etkisinin belirgin olduğunu kaydetti. Ay, Hindistan Müslümanlarının din algısını Hoca Ahmet Yesevi, Ahmed Faruki Serhendi (İmam Rabbani) ve Muhammed Şah-ı Nakşibendi gibi ehl-i tarik isimlerin belirlediğini söyledi. Hinduizm/Budizm/Şamanizm/Zerdüştizm gibi din ve felsefelerin bölgedeki mevcudiyetinin de etkisiyle ilk iki isim ve öğrencilerinin daha çok eklektik ve sentezci bir İslam algısını bölgede yaydıklarını ifade etti. Ayrıca o dönemin ümmet coğrafyasının geneli itibariyle bir tür fetret dönemini ifade ettiğini belirten Ay, hem bunun hem de Hint Alt Kıtası’nın kendine has multikültürel durumu sonucunda felsefik planda alabildiğine eklektik, sentezci ve uzlaşmacı bir din telakkisinin Müslümanları kapladığını söyledi. Şah-ı Nakşibendi ve Nakşibendiliğin ise tasavvuf-tarikat kültürü içerisinden olmakla birlikte görece bir ıslah çabasını ifade ettiğini belirten Ay, Hindistan Müslümanlarının özellikle de Diyobend ekolünün kendilerini Nakşibendi-Müceddidi olarak tanımlamalarının bu bağlamda anlamlı olduğunu kaydetti. İslami ihya çabalarının öncü isimlerinden Şah Veliyullah Dehlevi’den de bağımsız bir başlık altında bahseden Haşim Ay, Şah Veliyullah’ın usuli plandaki etkisinin Hindistan’daki İslami duyarlılığı ıslah noktasında ciddi bir açılım olduğunu ve çabaların kendisinden sonraki muasır dönem ihya ve ıslah çabalarını özellikle de usuli planda derinden etkilediğini ifade etti.

“Sömürgecilik Dönemi ve Emperyalizme Karşı Direniş ve Islah Çabaları” başlıklı bölümde ise Haşim Ay, bölgedeki uzun erimli emperyalist işgal ve etkilerinden bahsetti. Bu bağlamda bölgedeki emperyalist girişimlerin iki ayrı dönem halinde tasnif edilmesi gerektiğini belirten Ay, bunları 1757 – 1858 ve 1858 – 1947 dönemleri şeklinde ele aldı. 1757 – 1858 döneminin Portekiz, Fransız, Hollanda, İspanya ve İngiliz akınlarından oluştuğunu belirten Ay; bölgenin özellikle de ipek yolları ve zengin baharat kaynakları açısından emperyalistlerin iştahını kabarttığını ve haseten de İngilizler için stratejik bir değer arz ettiğini söyledi. Birçok emperyal güç unsurunun girişimine karşın bölgede İngiliz emperyalizminin üstünlük sağladığını belirten konuşmacı, İngiliz emperyalizmin 1600-1857 yılları arasında Doğu Hindistan Şirketi üzerinden dolaylı, 1858-1947 arasında ise doğrudan bölgeyi işgal ettiğini kaydetti. Doğu Hindistan Şirketi’nin rolü ve etkisi üzerine de bu bağlamda açılımlarda bulunan Ay, Karl Marks’ın İngiliz emperyalizminin Hindistan’ı sömürmesine karşı geliştirdiği pragmatist yaklaşım üzerinden de solun anti-emperyalist söyleminin tutarlılık düzeyini sorguladı. 

İngiliz emperyalizmine karşı ilk kayda değer direnişin 1857 yılında Sipahi Ayaklanması olarak gerçekleştiğini belirten Ay, söz konusu ayaklanmanın başarısızlıkla sonuçlansa ve fiili işgal sonucunu getirse de hem İslamcılar hem de Hindu anti-emperyalistler tarafından ulusal kurtuluş ve bağımsızlık mücadelesinin başlamasında bir milat olarak kabul edildiğini söyledi.  1947 yılına kadar özellikle de Mevlana Ebul Kelam Azad ve Ulema-i Hind Hareketi ile Gandhi’nin liderliğindeki Hint Ulusal Kongresi öncülüğünde de emperyalizme karşı çok yönlü mücadelelerin verildiğini belirten Ay, daha sonra Britanya sömürgesi Hint Alt Kıtası’nda oluşan İslami hareketler ve öncü şahsiyetlere dair bilgilendirme ve değerlendirmelerde bulundu.

“Ümmetten Ulusa” doğru gidişteki “ümmet” vurgusunun Kur’ani değil tarihî, kültürel ve sosyolojik anlamda görülmesi gerektiğini belirten Haşim Ay, Hint Alt Kıtası’nın hem tarihî hem aktüel planda ümmetin diğer beldeleri ile benzerlik arz ettiğini; özellikle de bu benzerliğin taşınan din algısında daha belirgin olduğunu söyledi. Müslümanların Kur’an nimeti ile doğrudan buluşamaması, muttaki ve alim önderliklerden yoksun oluşu ve zindeliğini yitirmesi durumunun bu coğrafyada da aynısıyla geçerli olduğunu belirterek bilindiği kadarıyla Şah Veliyullah Dehlevi’nin öze dönüşçü çabalarının geleneksel cahiliyeyi ve taklitçiliği aşma ve ümmeti yeniden inşa etme noktasında bir ilki teşkil ettiğini kaydetti. Uzun yıllara yayılan sömürgecilik döneminin ise temelde bir fitne ve bela durumunu ifade etmekle birlikte Hindistan Müslümanlarının uyanışında da olumlu bir işlev gördüğünü söyledi. Tıpkı Osmanlı ve hinterlandı içerisinde olduğu gibi sömürge dönemi Hint Alt Kıtası Müslümanları arasında da temel sorunun “Nasıl bu hale geldik? Bu halden nasıl çıkacağız?” sorusu olduğunu belirten Ay, yaşanan reel duruma binaen bu sorunun hem usuli planda bir yenilenme/tecdid hem de siyasi-fikri mücadele planında bir yeniden inşa özlemini ifade ettiğini kaydetti. Ay, bu temeldeki soru ve arayışların belirli şahsiyetler etrafında üç ayrı çizgi, eğilim veya ekolü doğurduğunu söyledi. Daha sonra bunları tasnifleyip açılımlarda bulunan Ay, Diyobend ekolünden bahsetti. Söz konusu ekolün hem sömürge dönemi Hindistan’ın da hem de bugünkü Hindistan, Pakistan başta olmak üzere Asya Müslümanları arasında ciddi bir güç ve etkiye sahip olduğunu belirten Ay, ekolün Şah Veliyullah Dehlevi’nin ıslah açılımlarını ve Nakşibendi-Müceddidi geleneğine kendisini refere ettiğini ama aynı zamanda Hilafet Kongresi’nin aktif üyesi ve emperyalizmin aktif düşmanı olduğunu kaydetti. Bu ekolün usulid-din planında yerine göre selefi yerine göre de katı Sünni bir özellik arz ettiğini belirten konuşmacı, batılıların Cihadi Selefiliğin yuvası olarak bu ekolün medreselerini işaret ettiğini ancak bunun yüzde yüz oranında bir doğruluğu ifade etmediğini kaydetti.

İkinci olarak Sir Ahmed Han ile özdeşleşen Aligarh ekolünden bahseden Ay, Sir Ahmed Han ve ekolünün gelenekçiliğe, fikri donukluk ve taklitçiliğe ciddi eleştirilerinin olduğunu ve çağdaş dünyayı ve kavramlarını Diyobend ekolüne oranla daha derinlemesine kavradığını ancak özellikle de siyasal tutum ve duruşu itibariyle hem oluştuğu dönemde hem de halihazırda haklı eleştirilere maruz kaldığını söyledi. Sir Ahmed Han’ın hayatı ve düşüncelerine ve bunların içerisinde oluştuğu konjonktüre temas eden Ay, “Fikir-düşünce-eğitim planında ne kadar iyi şeyler söylerseniz söyleyin sosyal ve siyasal alandaki tutumunuz muhataplarınızın ve ümmetin sizi değerlendirmesinde daima daha önce geldi, gelecektir.” dedi. Ay, Sir Ahmed Han ve ekolünün usuli’d-din planında ve tarih-toplum değerlendirmesinde her ne kadar ıslah ekolü ve bunun temsilcisi Mevlana Ebul Kelam Azad ile yer yer benzeşse de sistem değerlendirmesi, sisteme karşı tutum ve gelecek tasavvuru noktasında ciddi farklılıklar taşıdığını söyledi. Bu bağlamda Loyalizm’e dikkat çeken Ay, Sir Ahmed Han’ın o dönem Hindistan İslamcıları ve diğer anti-emperyalistler için büyük öneme haiz olan 1857 Sipahi Ayaklanmasını da aşağıladığını ve emperyalizme karşı direniyorlar diye Müslümanlara ciddi eleştireler getirdiğini hatırlatarak fikri ve akademik plandaki katkıları her ne oranda olursa olsun Sir Ahmed Han-Aligarh benzeri kişi-ekollerin bu nedenle Müslümanlar tarafından sevilmediğini ifade etti.

Ulema-i Hind Hareketi / Hilafet Kongresi ve Mevlana Ebul Kelam Azad’dan da bahseden Haşim Ay, bu ekolün de usulu’d-din bağlamında öze dönüşçü ve siyasal tutum planında anti-emperyalist özelliklere sahip olduğunu belirterek onun gelenekçi çizgi olarak kabul edilebilecek Diyobend ekolü ile bu bağlamda benzerlik gösterdiğini söyledi. Ancak söz konusu çizgi içerisinde hem Ehl-i Hadis / Rivayetçi hem de Ehl-i Rey / Dirayetçi usul-düşünce çizgisine mensup olanların birlikte bulunduğunu belirten Ay, tarih-toplum değerlendirmesinde biraz daha irdelendiğinde bu iki ayrı çizginin ciddi farklılara sahip olduğunu ve gelecek tasavvuru planında ise bu farklılıkların daha da belirginleşeceğini kaydetti. Urvetu’l Vuska / Menar ekolünün temsilcisi Mevlana Ebul Kelam Azad’ın bu bağlamda Hindistan özgülünde adeta Cemaleddin Afgani’nin aksiyoner-direnişçi kişiliği ile Muhammed Abduh’un eğitimci-ıslahçı kişiliğinin birleşik bir yansıması olduğunu belirten Ay, Azad ile Pakistan tasarımı destekçileri arasındaki stratejik ihtilafının da gelecek tasarımı noktasındaki farklılıkların bir tezahürü olduğunu ifade etti. Ay, genellikle İslamcılık bağlamında “Gelenekçi-Modernist-Islahçı” çizgi olarak kategorize edilen bu eğilimlere dair tanımların, özellikle de “gelenekçi-modernist” kategorilerinin kaygı düzeyinde haklılık ifade etmekle birlikte bazen indirgemecilik zafiyetini içerebildiğini ve yer yer de doğrudan bir etiketleme ve tahfifi ifade edebildiğine dikkat çekti. Bu nedenle kimin kimi tam olarak hangi gerekçelerle bu şekilde itham ettiğine dikkat edilmesi gerektiğini belirten Ay, “Çoğu yerde olduğu gibi Hint Alt Kıtası örneğinde de söz konusu çizgiler belirli alanlarda birleşse de belirli diğer alanlarda ayrışabiliyorlar. Değerlendirmede mümkün olduğunca etiketleme veya itham dilinden uzak durulmalı. Ama bununla birlikte farklılıkların asıllar mı yoksa furuat alanına mı ilişkin olduğu belirlenmeli. Bununla birlikte farkı fark etmeli ve tüm farklılıklara karşın birlikte yürünecek alanlar çoğaltılmalı.” dedi.

Son olarak “HİNDİSTAN-PAKİSTAN BÖLÜNMESİ: Birlikte Varoluş Veya Karşılıklı Mahvoluş” başlığı altında Hindistan’ın bölünmesi ve Pakistan’ın kuruluş evresine değini de bulunan Haşim Ay, her ne kadar Muhammed İkbal’in teorisi addedilse de Pakistan tasarımının emperyalist Britanya’yı çok da rahatsız etmediğini belirterek nitekim projeyi tekeline alan Muhammed Ali Cinnah ve Müslüman Birlik Hareketi’nin pek de güzel bir profil sunmadığını söyledi. Muhammed İkbal ama özellikle de Muhammed Ali Cinnah takımının Hindu fanatizmi karşısında Müslümanlar arasında oluşan tepkisel dinsel milliyetçiliği olgunlaştırıp Pakistan tasarımına tahvil etmek istediğini belirten Ay, İngilizlerin de oluruyla “iki millet” projesinin gerçeklik kazandığını ifade etti. Mevdudi’nin ise gönlünün Mevlana Ebul Kelam Azad ve Gandhi’nin birlikte yaşam öncelikli gelecek stratejisinde olduğunu belirten Ay, ancak sürecin bölünmeyi işaret ettiğini ve şartların Muhammed Ali Cinnah’ın lehine işlediğini fark eden Mevdudi’nin İslamcılar iktidar olmasa bile en azından Pakistan devletinin ana muhalefet kanadı olurlar umuduyla bu projeye adapte olduğunu söyledi.

Bu konunun gerek etnik gerek dinsel açıdan çoğul sosyal ve siyasal yapıların var olduğu ortamlarda Müslümanlar için esas olanın birlikte yaşam mı yoksa bölünme mi olduğu bağlamında çok önemli olduğunu belirten Haşim Ay, Hint Alt Kıtası’nın hem fikri mücadele köklerimiz hem de bu soru bağlamında gayet öğretici ve işlenmeye değer olduğunu ifade etti. Bu açıdan bakıldığında gerek Hint Alt Kıtası’nın gerekse de Pakistan ve Bangladeş öyküsünün başta Türkiye, Irak, Suriye, İran ve Sudan olmak üzere bugünkü ümmet coğrafyasının birçok bölgesi için çok ciddi ve öğretici bir tecrübeyi ifade ettiğinin anlaşılabileceğini söyledi. Bugünkü Hindistan’da Müslümanların 200 milyonu aşkın nüfusuna rağmen toplam 1 milyarı aşan Hindistan nüfusu içerisindeki pasif ve azınlık görünümlü konumları dolayısıyla siyasal planda ulustan ümmete doğru bir mücadelede varlık göstermelerine imkan olmadığını belirten Ay, ancak ulus ve ulus-devlet zincirini kırıp yeniden ümmet olma safhasına doğru bir gidişe özlem duyan ve mücadele imkanına sahip olan ümmetin diğer havzalarına Hindistan deneyiminin anlatacağı çok şey olduğunu kaydetti.

Haşim Ay sözlerini özetle şu cümlelerle tamamladı:

“Hint Alt Kıtası demek sadece Hindistan değil, aynı zamanda Pakistan, Bangladeş, Keşmir, Burma-Myanmar ve hatta Sri Lanka, Afganistan, Uygur demektir. Bugün nüfusu 1 milyarın çok üstünde olan çağdaş Hindistan’da 200 milyonu aşkın Müslüman nüfus var. Bu önemli bir oran ama Orta Çağ’dan modern döneme kadar Hindistan’ın kurucu unsuru olan Müslümanlar bugün artık bir özne değiller. Zira Pakistan ve Bangladeş’in nüfusu burada yok. O nedenle nüfusu 200 milyonu aşkın Hindistan Müslümanlarının ülkedeki toplam nüfus içerisindeki oranı onları adeta bir azınlık konumuna itiyor. Şayet Pakistan’a tamah etmek yerine Mevlana Ebul Kelam Azad’ın gelecek stratejisine tutunsalardı; Pakistan’ın 2015 verilerine göre 199 milyon ve Bangladeş’in 169 milyonluk nüfusu da eskiden olduğu gibi şayet Hindistan’daki Müslüman nüfusa eklenseydi Müslümanlar sayısal olarak da ülkenin birinci unsuruna dönüşür, özne olma hallerini koruyabilir ve hatta bugünkü dünyanın en etkili güçlerinden birisi haline gelebilirlerdi! Hindistan’ın parçalanması ne Hindistan ne de Pakistan Müslümanlarının hayrına olmadı. Aksine emperyalistlerin işine yaradı. İşte görüyorsunuz; birlikte bir varoluş modelini üretemeyen iki ülke bugün karşılıklı bir mahvoluş halini yaşamakta. Ve durum sadece Hindistan, Pakistan ve Bangladeş Müslümanlarının karşılıklı harap olmasını değil; aynı zamanda Sri Lanka’nın daha da yetim kalmasında, Burma-Myanmar’daki acı ve yangının büyümesine, Uygur’un daha fazla ezilmesine, Afganistan’ın daha yalnız kalmasında da dolaylı rol oynamaktadır!” 

  • Yorumlar 0
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim