Ulusçuluk: Bir Acı Tecrübe

14.06.2011 21:17

Erdal Eker

İçerisinde yaşadığımız zaman diliminden bakıldığında iki yüzyıl önce ortaya çıkan ifsad ile başlayan 'ümmetten ulus çıkarma' ideolojisi doksan yıl önce Türk modern ulus devletini tesis etti.

Tarım toplumunun siyasi, sosyal, dini yapısının değişmesi sonucu olgunlaşan Fransız devrimiyle ulusçuluk ideolojisi ete kemiğe bürünerek yaygınlaştı. Sonrasında 'her ulusun kendi kaderini tayin hakkı' ilkesi, uluslar üzerinden ulus devletler kurulmasını salık veriyordu ancak ortada ulus diye bir şey yoktu. O nedenle ulus devlet formu üzerinden ilk iş olarak uluslar inşa edildi. Nation kavramı Fransız devrimine kadar kavim anlamına gelirken bu devrimle beraber hayal edilmiş/kurgulanmış seküler etnik birlikler olarak "ulus" anlamını kazandı. Çünkü oluşturulan yeni sınırlar (egemenlik alanları) kendini homojen bir ulus-toplulukla tanımlıyordu.

İseviliğin ilk çıkışından sonra Roma imparatorluğu tarafından paganist eski Roma dini için araçsallaştırılmış Hıristiyanlık ve temsilcisi ruhbanlık üst yapısına dayalı dini yapı; krallıklar ve feodaller için yönetim vizyonunu belirler oldu. Hıristiyan teolojinin ilkesel siyasi bir akla hitap edememesi kitabi olanın ötesinde mezhebi bağlamı esas alarak karizmatik din sınıfının dünya ve ahiret ölçülerini belirleyen, bilimsel çalışmalar ve değişik coğrafyalardaki kadim kültür ve dinlere karşı kapalı ve kadük despotizmi kapkaranlık bir ortaçağ yarattı. Ortaçağın sonlarında bu yapı hem bilimsel çalışmalar ve hem de dini reformistlerce ciddi anlamda sorgulanır oldu.

Avrupa'da oluşan yeni egemenlik paradigması Luther'in kilisesiz ve ruhbansız Protestan Hıristiyanlığının oluşturduğu seküler (dünyevi olanı kutsama) dünya algısı toplumun tutunduğu dini, motivasyon aracı olmaktan çıkardı. Kilisesiz Avrupa'nın halklarına yeni ve motivasyonu yüksek bir kutsal engaje edildi. Vatan ve egemenliğin sahip olunduğu topraklarla tanımlanan "ulus".

'İtalya'yı kuralım İtalyanları yaratırız' söylemi ile birçok etnik grup içinden seçilen köylü Franklar (Hobsbawm'a göre 1789'da Fransız nüfusunun yalnızca yüzde % 12-13'ü Fransızca'yı anlayarak konuşuyordu) üzerinden üretilen Fransa ulusunu kurmak üzere inşa edilen Fransız ulus devleti bu yeni modern düşüncenin temel kodlarını veriyordu. Bir coğrafyada yaşayan toplumların tarihi birikimleri ve onları meydana getiren doğal dil, manevi hiyerarşik yapı, birbirine karışan kavimlerin meydana getirdiği ortak yığın kültürünün oluşturduğu fay hattı kırılarak toplum siyasal kavramlaştırmayla halka dönüştürüldü. Halkın odak tutunum ideolojisi de milliyetçilik olarak ifade edildi. Yani ortaklığını etnisite ve topraktan alan toplumsal yapı oluşturuldu.

Avrupa'ya has tecrübe zemininde oluşan, romantik ve her türlü fikirle rahatlıkla mecz olan ve de bu nedenle çok hızlı yayılma istidadı gösteren bu ideoloji, 19. yüzyılın başında imparatorlukları etkisi altına aldı. Habsburg ve Osmanlı imparatorlukları, bünyelerinde barındırdıkları farklı kavimlerin 'ulus bilinciyle' tanışmaları nedeniyle hızlıca yıkılarak, geride Avrupa, Balkanlar ve İslam dünyasında birçok ulus devlet bıraktılar.

Ulusçuluk, sınırları muayyen bir toprak parçası üzerinde yaşayan farklı kavimlerden oluşan halkları tek tipleştirmeyi esas alan, bu nedenle toplumsal standardizasyon ve homojenleştirmeyi amaçlayan; yönetim ve egemenliğin etnik, sosyal ve kültürel yapılara dayandırıldığı; ulusal çıkar merkezli; tarih, edebiyat, kültür, geçmiş ve gelecek tasavvurunun "ulus ve ulusal" üzerinden üretildiği; vatan ve vatandaşlık esaslı bir ideolojidir.

Ulusçuluk, ulusların kendi kaderini tayin hakkını, ulus devletin homojen bir ulus-kültüre sahip olmasını ve halk egemenliğini savunur. Bir davranış şekli olarak ulusçuluk, ulusal bir topluluğa mensup olma şuuru üzerine kuruludur. Ulusal topluluğa mensup olmayanlar farklı ve yabancıdır. Ulusal davranış, nihai olarak kişinin kendini "ulus"u ile tanımlamasıdır. Ulusu kuşatan kutsal semboller üzerinden (resmi dil, bayrak, vatan, kurtarıcı) kolektif birey profili oluşturulur. Ulus devlet kurgusu, bu türden sembolleştirmeleri, duygulu marşları, anıtları, sancakları, yurt müziklerini ulusal birliği sağlamak için kullanmış ve böylece yeni güç dinamiklerinden oluşan rasyonel yapısını kurgulamıştır.

Özellikle Avrupa merkezinin dışına çıkıldığında ulusçuluk tamamen toplum mühendisliğine dönüşmüştür. Zira ulusçuluğun ve sekülerizmin doğuya ait bir tecrübesi yoktur. Yenilgiden doğan yurtseverlik, kendini var kılan değerler ve kavramlardan yüz çevirerek yurttaşlık ve sınırları etnik çerçevelere hapseden vatanseverlik mitleriyle örgülenmiş bir zihniyet oluşturuldu.

Bu tanımlamalar eşliğinde Türk ulusçuluğunu tahlil ettiğimizde, Türkiye'nin modernleşme tecrübesinin Türk ulusçuluğu için anahtar öneme sahip olduğunu söyleyebiliriz. Denilebilir ki, cumhuriyetin kuruluşunda, kendine alternatif bir ulus olma potansiyelini taşıdığı için Kürtlere, laik karakterine tehdit gördüğü için Müslümanlara ve son olarak da Sovyet tehlikesinden dolayı da (ya da soğuk savaş konseptinden dolayı) sosyalistlere düşmanlık beslemiştir. Tek dil, tek vatan, tek bayrak, tek millet gibi semboller ve bunların ötesinde yaratılan kutsallar ulusçuluğun temel doneleri olmuş ve istiklal mahkemeleri, takrir-i sükun, isyanlar ve tenkiller, üretilen hayali iç düşmanlar bu ilkelerden kaynaklanmıştır. Bugün bile açılım ve değişik politik çıkışlar bu ulusal fetişleri yıkmaya yetmemiştir.

Ulusçu ideoloji ve kadrolar tarafından "Türk'ün, Türk'ten başka dostu yoktur" ve "üç tarafı deniz, dört tarafı düşmanla çevrili bir vatan" söylemlerinde belirginleşen izole ve içe dönük bir egemenlik tesis edilmiş; sanal Türk ulusunun sanal düşmanları ile varlığını ikame ve tahkim eden yapısının ürettiği sorunlar karşısında yükselen itiraz, sorgulama ve hak taleplerini ise bir avuç cahil şakinin dış mihrakların oyununa gelmesi olarak, kaba bir değerlendirmeyle mahkûm eden bir fenomenoloji yaratılmıştır.

Henüz M. Kemal hayattayken heykeli yapılmış (Etnografya Müzesiönünde at üstünde duran bronz Atatürk Heykeli 1927'de Milli Eğitim Bakanlığı tarafından İtalyan Heykeltıraş P. Canonica'ya yaptırılmıştır.) ve ardından Atatürk'ü koruma kanunu ile ulusal bir mit yaratılmış; Kemalizmin ilkeleri ve uygulamaları eleştiri alanının dışına çıkarılmış; sonuçta de facto lider kültü oluşturulmuştur.

Dil olarak seçilen Türkçe, o zaman kendisinden ilham alınan Türkmen köylüler (Türklük köylüler için bayağı bir ifadeydi) için bile anlaşılmaz bir şeydi. Ümmet coğrafyasından kotarılan Anadolu toprakları, Politik Türk ulusunun Latin alfabesi marifetiyle inşa etmek istediği yeni bir toplum için acımasız deneylerin yapıldığı bir laboratuara dönüştürüldü. Zira Arap alfabesiyle yazılan ve uzun bir geçmişe sahip diller ve lehçelerin ve dolayısıyla bunları kullanan toplulukların İslami müktesebatla irtibatı kesilmiş; İslam kültür ve medeniyetinden koparılarak bu toplulukların yüzleri modernizme ve onun bu topraklara yabancı dünyasına çevrilmiştir. Arap alfabesi, hem İslam kültür ve medeniyetiyle irtibatı sağlıyor hem de aynı dili konuşma imkânı ümmetle ilişkiyi güçlendiriyordu. Böylece ümmete ait olan bırakarak; batının ideolojisi, yaşam tarzı, kendi kültürüne ait ürünü, Allahsız kültürü ve ahlaksız bireyciliğini satın alan ulusçuluğun kurucu kadroları ve onların varisleri Beyaz Türkler, Müslüman halkı, zavallı tüketici nesneye ve bir marabaya çevirdiler.

Bu kısa değerlendirme ile beraber şunu önemle arz etmek isteriz ki; Bizim karşı olmamız gereken salt Türk ulusçuluğu değil en temelde ulusçuluk ideolojisidir. Zira ulusçuluk, homojen bir kültür; standardize edilmiş ve adını etnik ya da üretilmiş ulusal bir odaktan alan bir toplum; oluşturduğu bu kurgusal topluma kendi kavramlarını yüklemek için seküler bir dil (ontolojik değil-üretilmiş); ulusa göre tasarlanmış bir tarih ve son olarak bu yapay toplumun iktidarı için ulusal egemenlik kavramları yaratmaya çalışır.

Her iktidar kendi muhalefetini yaratır ve bu muhalefet genellikle iktidara benzer. Bugün Kürt ulusalcılığının beslendiği kaynaklar da yazımızın başından itibaren ifade ettiğimiz ilke ve anlam örgüsüne sahiptir. Bize biçilen Kürt kimliği gerçeğin çok üstünde bir hayali kimliktir. Bizim için bu durumu sorgulama, ümmete dönüş için iyi bir fırsattır; zira bize sunulan bu kimlik yeni bir savrulma, yeni bir acı tecrübeden öte bir şey değildir.

 

Faydalanılan Kaynaklar:

1. Eric J Hobsbowm. Milletler ve Milliyetçilik, Ayrıntı yayınları, 2006 İstanbul

2. Ernest Gelner. Uluslar ve Ulusçuluk, İnsan yayınları. İstanbul

3. Hamza Türkmen. Ulusçuluk Çıkmazı. Ekin yayınları. 2009 İstanbul

4. Numan Durak Aksoy,  Halis Adnan Arslantaş.  Ulus, Ulusçuluk ve Ulus-Devlet. Hikmet Yurdu Düşünce-Yorum. Sosyal Bilimler Araştırma Serisi. Ocak-Haziran 2009 Yıl: 2 Sayı: 3

5. Ahmet Yıldız. Ulus, Ulusçuluk ve Ulusal Bütünleşme. Köprü Dergisi. Güz 1995 Sayı:52

ISLAHHABER

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim