‘Ulus-Devlet’in Sav. Bakanı Vecdî Bey, ‘vecd’e gelince

17.11.2008 10:56

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

Aslında, Başbakan’ın B. Amerika’da medya mensuplarının sorularına verdiği cevablar üzerinde durmak gerekiyordu.. Çünkü, Tayyîb Erdoğan’la kavgalı olan ‘Doğan Medya Grubu’nun gazeteleri ve ekranları, internet siteleri, onun sözlerini hemen, ‘Başbakan, Anayasa Mahkemesi’ni, muhalefeti ve rejimi Amerika’ya şikayet etti..’ diye sundular..

Halbuki, ortada Amerika’ya bir şikayet değil, sorulara verilen cevablar sözkonusu idi.

Başbakan, ‘halkın büyük ekseriyetinin oyunu alarak iktidar oldukları halde, yapılması hemen her yerde mantıken de gerekli görülen konuların niçin yapılamadığı’ üzerine olan sorular karşısında, ‘Türkiye’deki anayasal sistemin Amerikan sistemi gibi olmadığını’ dile getiriyor ve örnek olarak Amerikan Yüksek Mahkemesi üyelerini Başkan’ın seçtiğine ve verdiği kararların kesin olmadığına, onu da inceleyen bir üst organ olarak, Kongre’nin ‘senatokanadının bulunduğu’na dikkati çekiyordu.. Türkiye’de ise, Anayasa Mahkemesi, 550 sandalyelik Meclis’in 411 üyesinin yaptığı bir anayasa değişikliğini, -üstelik bu mahkemenin yetkisiz olduğu anayasada belirtildiği halde- ibtal edebiliyor ve amma, kararlarının kesin ve itiraz edilecek bir üst makamın bulunmaması durumu tamamen kilitliyordu.. Dahası, yargının bu yetkilerini ortadan kaldırmak için yapılacak her kanun değişikliği de Anayasa Mahkemesi tarafından, yine ‘anayasaya aykırılık gerekçesi’yle ibtal ediliyordu.. Başbakan sıkıntının açıklıkla ortaya koymuştu.. ‘Amerika’ya şikayet’ olarak yansıtılan konu bu idi.. Yani, halkı aptal yerine koymak ve bir ‘avanak avcılığı’ taktiği sözkonusu idi. O sorulara cevab vermesin miydi, Başbakan? Hem dünyanın bir köye dönüştüğünden, globalleşmeden ve bu iletişim çağında, hiçbir şeyin gizlenemiyeceğinden sözedeceksiniz, hem de Başbakan’ın Amerika’da Türkiye’yle ilgili sorulara cevab vermekten kaçınmasını veya yalan-yanlış beyanlarda bulunmasını isteyeceksiniz..

Bunun makûl bir tarafı var mı?

Burada, nasıl ki, Amerikan seçimleriyle ilgili olarak bizdeki medyada da herkes kendisine göre bir yorum yaptıysa, onlar da. Türkiye’nin mes’eleleriyle kendi açılarından meşgul olacaklardı.

Böyleyken, sırf Başbakan’a muhalefet olsun diye onun üzerine gölge düşürmenin mantığı nedir? Kezâ, Başbakan’ın, İran’ın nükleer teknolojisi konusundaki suale verdiği cevab da görmezlikten gelindi.. Halbuki, Tayyîb Erdoğan, o konuda da çok net bir tavır takınmış ve ‘İran’ın nükleer teknoloji çalışmalarının nükleer silah elde etmekle sonuçlanabileceğinden korkuluyorsa, buna karşı çıkanların, önce kendilerinin de o silahlara sahib olmaması ve varsa onları imha etmesi gerektiğini’ dile getirmiş ve nükleer teknolojiye ulaşmanın, her ülkenin hakkı olduğuna ve Türkiye’nin bu teknolojiye ulaşmak için projeler hazırladığına vurgu yapmıştı.

Bunların hele de, bizzat Amerika’da dile getirilmesi daha bir önemliydi.. Ama, ‘bir kısım medya’, bu konuyu ‘es’ geçti; bir kısmı ise, konuyu saptırmaya çalıştı.. Yazık..

 

*Ve amma, geçen haftanın bombasını, ‘vecd’e gelen Vecdî Bey patlattı..

Hani, ‘veliahd(yani, Padişah’ın makamının boşalması halinde, yerine geçeceği önceden açıklanan şehzade’lerden birisi) az konuşmakta ya da konuşmasını bilmemektedir.. Onun için de, her sözünü cilâlaması gereken kimseler ‘musahib’ (sohbet ehli) veya ‘dalkavuk’lar emrindedir..

Veliahd, ‘Bana patlıcanın fazîletinden söz et Musahib!’ deyince, o, patlıcanı övmeye başlar. Sonra, ‘Veliahd efendimiz’  patlıcanı kötülemesini söyleyince, musahib yine döktürür, nutkunu.. ‘Patlıcan, dünyada yenilmemesi gereken, hatırlanmıyacak en berbâd sebzedir,  vs.. 

O zaman, Veliahd ona, ‘Bre Musahib, biraz önce,  patlıcanı öve-öve bitirememiştin..’ deyince, cevab hazırdır: ‘Efendimiz, ‘bende’/ (köle)niz, zât-ı âlinizin dalkavuğudur, patlıcanın değil..’

Bir süre sonra, ‘Veliahd Efendi’, bir av partisi düzenler.. Beraberinde yine çanakyalayıcıları, yardakçıları.. Veliahd,Bir ok attım, kebâb oldu..’ der.. Etrafındakiler, bu sözlerin ‘tefsir’ini bekler, ‘Musahib’den.. ‘Veliahd efendimiz ne buyurmak istedi?’ diye.. 

O da izah eder: ‘Veliahd hazretleri az-öz konuşur.. Hersözünde nice hikmetler vardır.. Buyurmak istedi ki: ‘Bir ok attım, o ok havada bir güvercini vurdu, hemen arkasından bir çakmak taşına çarptı ve onun kıvılcımından güvercinin tüyleri alev aldı ve güvercin de böylece kebâb oldu.. 

Bu ‘tefsir’, gerçekten de yağcılığın zirvesidir.. Herkes ‘Bârekallah..’ diye överler Veliahd’i..

Bir müddet daha devam eder, av partisi.. Veliahd, yine buyurur: ‘Bir ok attım, âşûre oldu!’ 

Acaba ne demek istedi, Veliahd hazretleri’ diye, herkes Musahib’e bakar.. Onun ise, sigortası atmıştır: ‘A efendim, bunu te’vil için, bu dağ başında, 8-10 çeşit malzemeyi nereden bulayım?’ 

Durum aynen böyle..

Sav. Bakanı Vecdî Gönül, bazı çevrelerce dar zamanların daha kabule şayan ‘veliahd’i  durumundadır.. Ve geçen sene, hem bürokrasiden gelmesi, hem TSK ile iyi ilişkiler içinde olması ve özellikle de, eşinin başının açık olması hasebiyle, potansiyel bir ‘C. Başkanı adayı’ , bir ‘veliahd’ gibi görülüyordu, bazı çevrelerce... Ama hiç konuşmuyor, varlığı hissedilmiyordu..  

Amma.. Geçen hafta, bir konuştu, pîr konuştu.. Bazılarına da, onun sözlerini tefsir ve te’vil etmek için, ‘Musahib Efendi’lik rolü düştü.

Eminim ki, ‘Yahu, bir imparatorluktan geriye, elbette tek bir halk kalmıyacağını biz de biliyoruz.. Türk, arab, kürd, fars, çerkez, boşnak, arnavud, rûm, ermeni, yahudi; yığınla insan kitlelerinin, herbirisinin kendilerine türk demelerini istedik.. Türk’üz deseler kıyamet mi kopar...’ diyen A. Türkeş hayatta olsaydı, o bile, bu kadarına şaşardı.. Çünkü, bazı çevrelerin ‘muhayyel ve potansiyel veliahdi’ durumundaki ve Sav. Bakanlığı’nda yıllardır sessiz-sadasız Vecdî Bey, müthiş bir ‘ulus-devlet’çi ve hattâ bir ‘resmî ideoloji’ yorumcusu olarak çıkıvermişti sahneye..

Vecdî Bey, ülkenin asırlarca zenginliğini, Osmanlı’nın İslam’dan aldığı anlayışla başka dinlerin müntesiblerine âdilâne bakışını yansıtan ‘çok toplumlu, çok kültürlü sosyal yapıyı nasıl ayakta tuttuğunu görmek yerine; ‘ulus-devlet’ için, gayrimuslim unsurların ülkeden çıkarılmasının, kaçırılmasını; ‘tehcîr’ (göç’e- kaçmaya zorlama) ve Yunanistan’daki müslümanların, asırlardır Anadolu’da yaşıyan yerli rûmlarla değiştirilmesi olan ve Lozan’la dayatılan o zâlimâne ‘mübadele’ uygulamasını alkışlıyor, hattâ kutsuyordu, âdeta; ‘Bugün eğer Ege'de rumlar ve Türkiye'nin pek çok yerinde ermeniler yaşamaya devam etseydi, acaba (Türkiye)ulus-devlet’ olabilir miydi?’ diyerek..

(Bu konuya yarın da devam edelim, inşaallah..)

  • Yorumlar 1
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim