Ulus-devlet; barış, refah ve özgürlük konusunda daha mı başarılı?

24.09.2009 00:43

Nuri Yurdusev

Bu soruyu sormaya ve üzerinde düşünmeye devam etmekte yarar var, çünkü ulus-devlete ilişkin, her ne kadar son yıllarda sorgulansa da, ülkemizde ve dünyada hâlâ yaygın yanlış kabuller etkisini sürdürmekte.

Dahası ülkemizde bu yanlış kabullerin yanında ulus-devlete atfedilen kutsiyet ve sorgulanamazlık durumu hem toplumsal düzeyde hem de devlet kurumları nezdinde devam ediyor.

Öncelikle ulus-devlete ilişkin en yaygın yanlış kabul ulus-devletin (ya da devletin) mümkün yegane siyasî örgütlenme modeli olduğu fikri. Böyle olunca da devletin olmadığı bir durum ya da dönem düşünülemiyor. Bunun nedeni modern dönemde Batı Avrupa'da ortaya çıkan devletin bütün dünyaya yayılarak neredeyse evrensel bir yaygınlık kazanması. Öyle ki Katolik kilisesi bile kendini ulus-devlet modeli ile örgütlemiş durumda bugün. Lakin tarihteki tek siyasî birim devlet değildir, modern dönem öncesinde yoktur ve ileride devam edeceğinin de bir garantisi yoktur. Öyleyse birinci yanlış kabulü düzeltelim ve devletin tabii bir durum değil, tarihî bir pratik olduğunu not edelim.

Devlete bir tabiilik durumu atfedilince diğer yanlış kabuller takip ediyor. İkinci en yaygın kabul; ulus-devletin, modern dönemde neredeyse evrensel ölçekteki tatbiki nedeniyle, modern dönem öncesi siyasî modellerden daha tercihe şayan bir siyasî birim olduğu düşüncesi. Bunun da ana sebebi modernizmin getirdiği ve hâlâ aşılamayan ilerlemeci görüş. Ülkemizde bu öylesine yaygındır ki, Batı dillerinde olmayan ya da çok az olmasına rağmen, "modern" kelimesine Türkçede müsbet bir mana ve çağrışım atfedilmiştir.

SAĞLANAN BARIŞ HENÜZ KISA SÜRELİ

Ulus-devletin, önceki modellere göre daha "iyi" bir model olduğu düşüncesine dayanak teşkil eden ve devlete ilişkin yaygın kabulleri oluşturan başka görüşler de var. Ulus-devletin barış ve güvenlik sağlamada önceki birimlerden daha başarılı olduğu argümanına bakalım. Daha önce yazdım, devletlerin Avrupa'da ortaya çıkıp dünyaya yayıldığı modern dönem boyunca, devletlerarası ve milliyetçilik savaşlarında, önceki çağlar boyunca oluşan dünya nüfusunun toplamından fazla (350 milyon) insan ölmüştür. Şüphesiz buna karşı ileri sürülebilecek argüman, modern dönemde silah teknolojisindeki gelişmeler nedeniyle kitlesel ölümlerin arttığıdır. Yani, imparatorluklar, beylikler, emirlikler, polis (site yönetimi) ve şefliklerin olduğu zamanda bu teknoloji olsa kullanılmayacak mıydı? Herhalde kullanılacaktı. Lakin, bu argümanda eksik olan husus şudur. Bilim ve teknoloji salt bireysel meraklar ya da tesadüflerle gelişmez. Dahası böyle olsa bile toplumsal yaygınlık kazanması ve tatbiki kurumsal düzenlemeler ve çabalar gerektirir. Elimizdeki tarihsel bulgular, diğer tekniklere göre silah teknolojisinin ana teşvikçisinin ve müşterisinin devletler olduğunu açıklıkla ortaya koyuyor. Yani birisi yeni bir silah icat etmiş ve devletler de bunu kullanmış değildir. Silahların icadı ve kullanımı büyük ölçüde bizatihi ulus-devletler tarafından sağlanmıştır.

Ulus-devletin barış ve güvenlik sağlamada daha başarılı olduğuna ilişkin öne sürülen diğer bir argüman, günümüz uluslararası sistemindeki uluslararası kurumların savaşı sınırlaması ve göreli de olsa bir dünya barışı sağlaması. Bu görüş, benim de kısmen içinde yer aldığım İngiliz Uluslararası İlişkiler ekolünün ana fikri. Lakin burada da durum aslında ilk göründüğü gibi değil. Her şeyden önce sağlanan dünya barışı 5 yüzyıllık ulus-devletler çağının on dokuzuncu yüzyıl Avrupasına ve İkinci Dünya Savaşı sonrası sisteme ait. Yani oldukça göreli ve kısa süreli. Dahası lokal ölçekli devletlerarası savaşlar da devam etmiştir. Ayrıca, uluslararası kurumlara ve normlara katılım her zaman devletleri barışçı yapmaz. Mesela Japon adalarında kendi halinde yaşayan Japonlar; Meiji Restorasyonu ile ulus-devletlerine sahip olup, 20. yüzyılın başında uluslararası kurumlara ve normlara taraf olduktan sonra, İkinci Dünya Savaşı sonuna kadar Asya ve Pasifik'te 30 milyona yakın insanın ölümüne sebep olmuşlardır. Ulus-devletlerin sağladığı barış ve güvenlik dönemi, örneğin, bir Osmanlı ya da Roma barışı ile kıyaslanınca çok daha kısa sürelidir. Modernist gözlüklerimizi takmadığımız zaman, modern dönem öncesi imparatorlukların dünya barışını sağlamada ulus-devletlerden daha başarılı olduğunu görmemiz mümkündür.

Ulus-devlete ait diğer bir yanlış kabul, ulus-devletin daha fazla özgürlük getirdiğidir. Doğrudur, kişisel biat sistemine dayanan şeflik modeli ile kıyaslarsanız, daha fazla kurumsallaşma içeren ulus-devlet daha çok özgürlük getirmiştir diyebiliriz. Lakin site yönetimleri ve imparatorluklarla kıyaslarsak sanırım aynı sonuca varmamız zor. Demokrasi (demokrasi bireysel özgürlüğe dayalı bir karar alma rejimidir) ulus-devletten çok daha önce ortaya çıkmıştır ve site idaresinde ulus-devletten daha yaygın bir katılımla uygulanmıştır. İmparatorluklar ise, ulus-devletler gibi merkeziyetçi olmadıklarından ve ulus-devletlere göre daha az bürokrasiye sahip ve iki yerine üç katmanlı olduklarından, bireylere daha fazla özgürlük alanı bırakmışlardır. Bunu bugün çoğu insanın idrak edememesinin bir nedeni modernist ilerlemeci düşünce ise, diğer nedeni ulus-devlet öncesi dönemin Avrupa merkezci bir bakışla feodal döneme indirgenmesidir. Modernist literatürün bize anlattığı efendi-rençber (lord-serf) ilişkisi özgürlükle yan yana konacak bir durum değildir. Ama bu; daha çok Batı Avrupa'ya özgü bir durumdur ve kısmen de modernist literatürün kurgusudur.

SINIRLARIN MUTLAKLAŞTIRILMASI NE GETİRDİ?

Ulus-devletin daha fazla refah sağladığı görüşü yaygın bir kabule sahip olsa da tarihsel olarak doğrulanamaz. Burada ilk belirteceğim husus, ulus-devlet öncesi birimlerle ulus-devleti refah açısından kıyaslarken kümülatif ilerlemeci mantıkla değil rölatif bakışla bakmak gerektiğidir. Yani, Fatih Sultan Mehmet gibi bir imparatorun hayatı boyunca patates yiyememiş olması Osmanlı'nın 15. yüzyılda günümüze göre daha az refaha sahip olduğunu göstermez. Sadece, patatesin henüz eski dünyada bilinen bir ürün olmadığını gösterir. İkinci belirtilmesi gereken husus, refahın sağlanması; üretim, teknoloji, işgücünün organizasyonu, ticaret, iktisap, istikrar, ekoloji ve doğal kaynaklar gibi bu yazının konusunu aşan bir sürü faktöre bağlıdır. Dahası belli bir dönemde bu faktörlerden birisinin öne çıkması ya da bazılarının belli bir noktada birleşmesi (convergence) refahın sağlanmasını ve dağılımını belirler. Ayrıca, dolaşımı kısıtlayan ve çoklu vergilendirme ve standart içeren Batı Avrupa feodal düzenine göre; tek merkezli vergilendirme ve standart ile daha geniş bir dolaşım alanı (pazar) getiren ulus-devlet daha fazla refah sağlayabilir. Bu nedenledir ki, ulus-devletlerin oluşumu ile paralel bir şekilde Batı Avrupa'da refah artarken başka bölgelerde azalmıştır. Onun içindir ki Delhi 16. yüzyılın sonunda Paris'ten 16 kat zenginken bugün değildir. İlk kurulan ulus-devletlerden Portekiz ve İspanya faktör birleşmesi neticesinde 16. yüzyıldan 18. yüzyıla kadar daha fazla refaha sahipken, 18. yüzyıldan itibaren refah düzeyleri düşmüştür. Fert başına düşen milli gelir hesabıyla Saddam öncesi Irak, Portekiz'den daha müreffeh bir ülkeydi. Ama bugünün AB üyesi Portekiz için böyle bir kıyaslama abestir. Aynı şekilde AB üyesi olan (yani ulus-devlet ötesi bir sistemde yer alan) İspanya, İrlanda gibi ülkelerin refahı da hızla artmıştır.

Ulus-devletin refah sağlamadaki zafiyetinin kanaatimce iki ana nedeni var. Birincisi Batı Avrupa feodal düzenine göre daha fazla pazar alanı kursa da, bu pazarı ülkesel sınırlarla kısıtlamasıdır. İkincisi ulus-devletin egemenlikçi ve merkeziyetçi yapısının büyük, gereksiz, verimsiz ve maliyeti yüksek bir bürokrasi oluşturmasıdır. Türkiye bunun en katı örneğini sunar. Ülkesel sınırın mutlaklaştırılmasının Hopa veya Akçakale'nin refahını nasıl azalttığını orada yaşayanlar bilir. Ya da ülke genelinde sahip olduğumuz valilik, kaymakamlık, jandarma genel komutanlığı gibi bir sürü kurumun aslında gereksiz olduğunu düşünürsek bunların maliyeti ortaya çıkar. Bu sebeplerledir ki, göreli olarak bakınca bugünün Balkanlar'ı, Ortadoğu'su ve Kafkasya'sı, daha geniş pazar yaratan imparatorluk (Osmanlı) dönemine göre daha az refaha sahiptir. Aynı şey Asya için de söylenebilir. Son olarak kültür konusunda da ulus-devletin önceki dönemlere göre daha tercihe şayan olduğu da ileri sürülemez. Kültür meselesi de refah gibi bir sürü faktöre bağlıdır. Bu konuda, örneğin, günümüz üniversite kurumunun ve klasik müziğin ulus-devletlerin değil, o horlanan Orta Çağ döneminin ürünü olduğunu hatırlarsak, ulus-devlete kategorik bir üstünlük bahşedemeyiz.

Özetle, ulus-devlet, belli ve modern döneme ait bir siyasî birimdir ve hep var olan ve hep aynı şekilde kalan bir model değildir. Dahası önceki modellerden ya da gelecekte olası modellerden daha tercihe şayan olduğunu kategorik olarak söyleyemeyiz. Kürt meselesinin çözümünün tartışıldığı şu günlerde ulus-devlete ilişkin kabullerimizi sorgulamanın Türkiye için gerekli olduğunu düşünüyorum. Nasıl ki Türkler devletten önce var olmuşlarsa ve onunla kaim bir kimlik/topluluk değillerse, Kürtler de devletle abad olacak değillerdir. Hatta tarih ve tecrübe, kurulacak olan bir Kürt devletinin Kürtlere mevcut durumdan daha az barış, refah ve özgürlük getirmesi olasılığının hayli yüksek olduğunu göstermektedir. Bununla mevcut durumun devamını tabii ki söylemiyorum. Peki; barış, refah ve özgürlük için ulus-devletten daha uygun bir zemin olabilir mi? Benim tercihim Mustafa Erdoğan'ın takım adaları formülü. Ama pratik mümkinatı bakımından, AB modeli içinde yer almak öncelikli hedef olmalı.

ZAMAN

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim