1. YAZARLAR

  2. SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

  3. ‘Uludere Faciası’ için bir dolaylı özür ve Irak’la sürtüşme..
SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

Yazarın Tüm Yazıları >

‘Uludere Faciası’ için bir dolaylı özür ve Irak’la sürtüşme..

A+A-

secakirgil@yahoo.com

Önce, Irak konusuna değinelim kısaca:

Irak başbakanı Nurî el’Mâlikî’nin, işgalci Amerikan emperyalizminin askerlerini Irak’dan resmen çekmesinin hemen ertesinde, 12 Aralık 2011 günü, Irak’daki sünnî arabların temsilcisi konumundaki ‘el’Iraqıyye’  partisinin güçlü ismi ve Cumhurbaşkanı Yardımcısı Tarıq el’Hâşimî hakkında tutuklama kararı çıkartması; yine aynı gruptan Başbakan Yardımcısı Sâlih el’Mutlak’ı azletmesi; El’Hâşimî’nin de tutuklanma tehdidi üzerine Irak Kürdistanı’ndaki Süleymaniye ve Erbil’e geçip, Mes’ud Barzanî  liderliğindeki özerk / otonom kürd hükûmetinin himayesine sığınması ve bu gelişmeler olurken, El’Iraqıyye partisi m.vekillerinin  de Irak Meclisi’nin çalışmalarına boykot ve ‘bakan’larının da makamlarını terketmesiyle başlayan gerilim, sonunda, Malikî ile Tayyîb Erdoğan arasında söz düellosuna kadar varmış bulunuyor..

Mâlikî’nin bu konudaki suçlaması ilginçtir.. Onun dayandığı iddiaya göre, Irak Meclisi’ne Kasım -2011 sonunda yapılan ve bir kişinin ölümü ve birçok kişinin de yaralanmasıyla sonuçlanan silahlı saldırıyı yapanlardan bazıları yakalanmış ve onlar, kendilerine Hâşimî’nin para yardımı yaptığını ve kendilerinin de özel suikasd  ve terör eylemleri için Türkiye’de 25 gün kadar eğitim gördüklerini’ iddia etmiştir.

‘El’Iraqıyye’ partisi ise, Mâlikî’nin sünnîlere baskı uygulamak için uyduruk suçlamalar yaptığını iddia etmekte..

Malikî, Hâşimî’yi sırf sünnî olduğu için tutuklatmaya kalkışmısşa, mezheb ayırımcılığı yapmış demektir; ve bu durumda gerçekten de ayıp etmektedir...

Ama, bu konuda kesin bilgi ve belge yok elde..

Ve Tayyîb Erdoğan da,  Hâşimî’yi, sırf sünnî olduğu için destekliyorsa, o da mezheb ayırıcımcılığı yapıyor demektir ve bu durumda o da gerçekten ayıp etmektedir..

Ama, bu konuda da elde kesin bir bilgi ve belge mevcud değil..

Malikî,  ‘Irak’ın iç mes’elelerine Türkiye'nin "sürpriz müdahalesinin" ve iç siyasetteki rolünün bölgeye iç savaş ve felaket getireceğini’  ihtar ediyor ve ‘sonu çok tehlikeli olur..’ diye tehdid  cümleleriyle bitiriyor, sözlerini..

Nurî el’Mâlikî, 13 Ocak Cuma günü Al’Hurra televizyonunda, Türkiye'nin açıklamaları için, ’Irak, onlar tarafından kontrol ediliyormuş gibi, son zamanlardaki açıklamalarda sürpriz müdahaleler dikkatimizi çekiyor’ diyor ve ’bölgede çatışma ortamı oluşturmak isteyen Türkiye'nin, bu durumdan en fazla etkilenecek ülke olacağı’  tehdidinde bulunuyor ve ‘Eğer bizim iç hukuk kurumlarımızla ilgili konuşacaklarsa, biz de onlarınkiyle ilgili konuşabiliriz. Onlar eğer bizim anlaşmazlıklarımızı konuşacaklarsa, biz de onlarınkiyle ilgili olarak konuşuruz. (...) Çünkü onların farklı mezheb ve etnik grupları var.’  diyordu.. Mâlikî’nin bu sözleri, Erdoğan’ın, ’Amerikan askerlerinin çekilmesi ardından ülkede mezhebçi ve etnik kutuplaşma gözleniyor. Irak geri dönülmez bir kaosa sürükleniyor.. Irak'taki her gelişme bölgeyi derinden etkiler.. ‘ şeklindeki sözlerinden üç gün sonra geliyordu..

Tayyîb Erdoğan, 24 Ocak günü ise AK Parti’nin Meclis Grup toplantısında şunları söylüyordu, özet olarak: ‘...Malikî'nin Türkiye bizim içişlerimize karışıyor  yaklaşımını çok çirkin ve talihsiz bir açıklama olarak görüyorum. Tezkereyi hatırlayın. Irak'taki kardeşlerimiz istemediği için, biz Irak'a girmedik. Aksi takdirde, Türkiye de Irak'ta olacaktı. Çünkü, biz istenmediğimiz yerde olmayız.

Malikî'nin şunu bilmesi gerekirdi. Siz mezheb kavgası için, eğer Irak'ta böyle bir çatışma sürecini başlatırsanız, bizim buna sessiz kalmamız mümkün değil. Çünkü biz sizlerle sınır komşusuyuz, akrabalık ilişkilerimiz var. Hepsinin ötesinde tarihten gelen kültürel bağlarımızın da bir anlamı var.

Sizler Irak'la yakından uzaktan ilişkisi olmayanlarla hoşgeldiniz diyeceksiniz, onları ağırlayacaksınız, onlara sesiniz çıkmayacaksınız;  sınır komşunuz Türkiye'ye bizim içişlerimize karışıyor diyeceksiniz.. (...) Onun için talihsiz bir açıklama diyorum.

Bakanlarınızın evlerinin önüne tank yerleştirirseniz, herhalde kimse size âdil bir yönetimsiniz demez. Bakanlar sabah bakıyor ki evin önünde tank var, namluyu eve yöneltmiş. Cumhurbaşkanı Birinci Yardımcısı aynı şekilde.

Böyle bir yönetim anlayışı olur mu?  Irak yönetimi bunları sergiledi, maalesef..

Suriye'de de azınlığın çoğunluğa hükmettiği değil, zulmettiği değil, halkın taleblerine uygun bir idarenin oluşmasını samimiyetle savunuyoruz. Irak'ta bir mezheb çatışmasının çıkmasına sebeb olanlar, tarihin sayfalarına, tıpkı Kerbela'da Peygamber Torunu'nun kanını akıtan Yezid gibi bir kara leke olarak yazılırlar dedim.

Kim, ibadet eden kardeşini katlediyorsa, o Yezid'in izindedir.

Halebçe'de kürdler kimyasal silahlarla katledildiğinde acıyı yüreğimizde hissettik. (...) Camilerde sünnîler toplu halde katledildiğinde yasını biz de tuttuk.

Kerbela'da Necef'te, ibadet eden şiî'lere yönelik saldırıları lanetledik..

Biz Irak Başbakanı Malikî'ye ve Iraklı yetkililere uyarılarımız yaptık. Umuyor ve inanıyorum ki, Irak yönetimi Türkiye'nin dostâne tavsiyelerine kulak verir ve Irak halkının çile çekmesine fırsat vermez.

Evet, Tayyîb Erdoğan bunları söylüyordu.. Bu sözlerde, gerçekten de, bir başka ülkenin içişlerine karışmak durumundan sözedilebilir.. Ama, o ülke (Irak) , kendi içinden komşusuna yönelik silahlı saldırıları yıllardır engelleyemediğini, o silahlı grupların Kandil Dağı’ndaki kamplarına müdahale edemediğini ve itirazlar yapıldığında, ’O bölge benim kontrolümde değil.. Amerika’lıların elinde..’ dediğini, yani, ‘kendi içindeki bir tümörün, kanserli dokunun sınır komşusuna da sirayet edebileceğini’ gözetmeliydi..

Bu karşılıklı atışmalar devam ederken, 26 Ocak günü, Irak İslam İnqılabı Yüksek Meclisi’nin lideri Ammâr el’Hekîm Ankara’ya geliyor, Davudoğlu Abdullah Gül ve Erdoğan’la görüşüyor, yani en üst seviyede kabul görüyor ve müzakerelerde bulunuyordu..

Ahmed Davudoğlu ile görüşmesinin ardından El’Hekîm, ’El’Iraqıye' partisini parlamentoya dönmeye davet etmek istiyorum. Âdil taleblerini değerlendireceğimizi ve gereken neyse yapacağımızı söylüyoruz .. Çeşitli dinlerin mensublarından ve etnik unsurlardan oluşan bir mozaik durumundaki Irak’da, bir mezhebe dayalı bir yönetimin sürdürülmesinin mümkün değildir..’  diyordu.. El’Hekîm, ‘bütün etnik ve kültürel farklılıkları kucaklayacak bir yönetime ihtiyaç olduğunu belirterek, çalışmalarının bu yönde devam ettiğini’ de söylüyordu..

Davudoğlu da, ‘Türkiye'nin, bölgesinde hiçbir zaman herhangi bir etnik ya da mezhebî yaklaşımı olmadığını ve olmayacağını’  belirterek, "Sünnîsiyle, şiîsiyle, hristiyanıyla, arabıyla, kürdüyle, türkmeniyle bütün Iraklıların birlikte yeni ve güçlü bir Irak inşa etmeleri bölge için büyük günlerin habercisi olacaktır..’ diyordu...

Irak başbakanı Nurî Mâlikî’nin müsteşarı durumunda ve başında bulunduğu kurum dolayısiyle de Irak iç dengesinde etkili ve çeşitli gruplarla temasta bulunmak açısından ilginç bir müzakereci durumunda bulunan Ammâr el’Hekîm’in Ankara’ya dâvet olunması, inşaallah hayırlı bir gelişmelere vesile olur. Nitekim, onun yaptığı açıklamaların da, Ankara’nın beklediği istikamette ve yatıştırıcı mahiyette olduğu, uslûbundan anlaşılıyordu..

Ancaak, Davudoğlu’nun, Ammâr’la yaptığı ortak basın toplantısına çıkarken, duvara bir M. Kemal resminin yerleştirilmesinin ve özel bir mesaj verilmek için, onun kalpaklı bir resminin / fotoğrafının seçilmesinin, muhatablar üzerinde bir de dayatmacı ve olumsuz etkileri olacağını düşünmesini isterdim.. -Ki, bu resimler, muhatab ve konulara göre çeşitli şekillere bürünmektedir..-

Erdoğan ve ekibi, sadece ülkemizin müslüman halkı için değil, Ortadoğu halklarına da bu kişinin ve onun T. C.’nin 80 küsur yıllık resmî ideolojisinin de temelini oluşturan fikir ve ideolojisinin ne kadar olumsuz ve tahribkâr etkileri olduğunu ve acı semereler verdiğini düşünemiyor mu?

Artık, geçmişte kalmış, ölümü üzerinden üççeyrek yüzyıl geçmiş bir siyasî liderin resimleriyle- fotoğraflarıyla mesaj vermek gülünçlüğünden kurtulmak gerekir..

*

Bu arada şunu da belirtmeliyim ki, dışsiyaset ve diplomasi denilince.. Adı üstünde, onun büyük etkenleri dışardadır..

Siz, burada geleceğe aid bir temenni hedefi olarak, ‘komşularla sıfır problem’ gibi,  iyiniyet manzumelerini dile getirseniz bile, sizin dışınızda gelişen dış hadiseler karşısında, hâlâ, o iyiniyet manzumelerini tekrarlamanız faydasız olur ve hattâ, komik duruma düşürür..

Bu bakımdan, Davudoğlu’nun dünyaya, komşularla sıfır problem’  şeklinde sunulan dışsiyaset ilkesinin, temennisinin, niyet açıklamasının bugün herkesle problem haline geldiği gibi görüşlerin, dışsiyasetin mahiyetini gözönünde bulundurmayan sağlıksız yorumlar olduğunu düşünüyorum.. Çünkü, birileri size göre tamamen aykırı siyasetler ve hattâ kendi ülkelerinde bile kanlı mücadelelere girdiklerinde, siz hâlâ, ‘sıfır problem’ diyemezsiniz..

*

‘Uludere Faciası’ için dolaylı bir özür ve onun TSK’daki muhtemel ilginç semereleri..

Uludere’de, sınırın 200 metre kadar Irak tarafında, kaçak yükleri sigara veya çay gibi nesneler olduğu anlaşılan 34 insanın ve onlarca katırın bir gece, Türkiye’ye girmek üzereyken, İHA (İnsansız Hava Aracı) denilen araçların verdiği resimler ve işaretlere bakılarak, savaş uçaklarıyla vurulması ve insanların ve hayvanların parça parça olduğunun ertesi sabah anlaşılmasının ortaya çıkardığı tartışmalar devam ediyor..

*

Uludere’deki o faciada hayatlarını kaybedenlerin ailelerine, her kurban için, 35 bin lira verilmesinin düşünüldüğü açıklanınca, CHP, 65 bin lira verilmesi teklifini getirmişti..

Başbakan Erdoğan ise, konuyu muhalefet partisinin teklif ettiğinin de üzerinde, onun iki misli kadar bir meblağla kapattı ve o facianın her kurbanı için, geride kalanların ailelerine 100 binlik kısmı örtülü ödenekten olmak üzere, 123’er bin lira verileceğini açıklayıverdi..

Tabiî, giden canların, -Erdoğan’ın da dediği gibi- hiç bir maddî karşılığı olamaz ve hiçbir şey gidenleri geri getiremez.. Ve canın bedeli olarak hiç bir maddî karşılık gösterilemez.. Ama, yine de, insan hayatının değersiz sayıldığı bir zaman ve mekan diliminde yapılan bu ödemeler, hiç de küçümsenemiyecek, hattâ oldukça büyük bir meblağ..

En azından, geride kalanların acılarını dindirmek açısından..

Ve bu açıdan denilebilir ki, bu, Tayyîb Erdoğan’ın, kendine özgü usûlle dolaylı bir özür dileme şeklidir.. O facianın, hukuken bir hata veya kasd neticesinde meydana geldiği belirlemesi yapılmadan yapılan bu ödemeler, en azından, Başbakan açısından, ortada bir hatanın varlığının fiilen kabul edildiği mânasını da içeriyor..

Bunun yerine, kuru kuruya bir resmî özür dileme olsaydı, o zaman da, hiçbir faydası olmayan bu özür eleştirilecekti, tabiatiyle..

Evet, burada açık bir dolaylı özür dileyiş var..

*

Bu arada tartışılan bir konu da, elde olduğu resmen açıklanan dört saatlik görüntülerde bir hata olup olmadığının henüz de anlaşılamadığı hususu...

Bu, o kadar kolay ve sur’atli olmayabilir..

Hattâ hiç açıklanmıyabilir de..

Çünkü, ortayla çıkan tablo, daha büyük bir oyunu da gösterebilir..

Bununla, o kaçakçı ekibinin içinde 6 tanede de, PKK’lı gerillanın bulunduğu ve onların cenazelerinin, o hadise mahallinden, o sabahın ilk saatlerinde, köylülerden de önce oradan alınarak kaçırıldığı şeklindeki ciddî iddiaların anlatılmak istendiği sanılmamalı..

*

Ortada, TSK’nın yeni üst-komuta heyetini güç duruma düşürmek için, bu facianın özel olarak tezgahlanmış olması ihtimali de sözkonusu..

Çünkü, 6 ay önce bugünlerde, Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Kumandanları topluca istifa ettiklerinde, istifa etmeyen tek Kuvvet Kumandanı, Jandarma Genel Komutanı Org. Necdet Özel idi..

O toplu istifa üzerine, Org. Özel  derhal KKK.lığına, arkasından ve Genelkurmay Başk. Vekilliği’ne; 24 saat sonra da Genelkurmay Başkanlığı’na getirildi.. Halbuki, onun bu makamlara gelmesi, ya hiç mümkün olmazdı, ya da en erken 3-4 sene sonra olabilirdi.. Ve, o istifalar, Hükûmet’i sarsmak ne kelime, daha bir güçlendirdi.

Halbuki, o, Kuvvet kumandanları ve Genelkurmay Başkanı  ise, istifalarıyla Hükûmet’i sarsmayı umuyorlar; Başbakan’ın kendilerine yalvaracağını ve kendilerinin taleblerine teslim olacağını bekliyorlardı, muhtemelen..

Ama, öyle bir şey olmamış, hiç bir sarsıntı  meydana gelmemiş ve o istifalar bâdiresiz şekilde atlatılmıştı..

Bundan dolayı da, mâlûm çevreler, Org. Özel’i, eski komutanlarına vefasızlık gösteren bir ‘hain’ gibi görmeye- göstermeye başlamışlardı..

Bu bakımdan, Uludere Faciasının da ve Org. Özel’i yıpratmak, güç duruma düşürmek için özel olarak tezgahlanmış olabileceğine dair, alt birimlerde hazırlanmış veya yanıltılmış olabileceği ihtimali giderek güç kazanıyor..

*

Yani, ‘Uludere Faciası’nda bir hata mı, yoksa bir kasd mı vardır?’  tartışması, daha çok su götürür.. Teknik bir hata, bir değerlendirme hatası yok da, bir kasd-ı mahsusa varsa..

Bu durumda ileri sürülecek birçok faraziyeler vardır..

Bunların en başında da, Erdoğan Hükûmeti’ni halkla karşı karşıya getirmek ve de TSK’nın bugünkü üst komuta heyetini açığa düşürmek için kurulmuş bir tuzağın olabileceği ihtimali bulunmaktadır..

Nitekim, BDP, Erdoğan’ı kürd halkının düşmanı olarak göstermeye ve hattâ o saldırının emrini bizzat onun verdiği gibi -tutarsız da olsa-  iddidaları dile getirebilirken;  kemalist-laik çevrelerde de Org. Özel’e ve TSK’nın üst kademesine dolaylı, üstü kapalı ağır eleştiriler giderek şiddetleniyor, onların Hükûmet’le ahenk içinde gözükmelerinden duyulan bir rahatsızlıkla..  Ve bunun için de, TSK’nın alt birimlerinde bir rahatsızlığın giderek yaygınlaştığı iddiası tekrarlanıyor.. (Nitekim, son olarak, Vatan gazetesinden M. Mutlu,  25 Ocak günlü yazısında, kendisine muvazzaf ve emekli subaylarca Ordunun bugünkü komuta kademesi hakkında gönderilen yüzlerce mektubu sırf TSK’nın itibarını korumak için  yayınlamadığını ileri sürüyordu, bir lütufkârlık anlayışı içinde..)

İşte böyle bir dönemde..

Genelkurmay Başkanlığı’nın orduevleri ve diğer askerî tesislerde yaptığı yeni düzenleme, gerçekte, kendileri adına rahatsızlık dedikoduları geliştirilmek istenen alt kademeleri rahatlatan bir tablo ortaya çıkarmış olmalıdır..

Çünkü, askerlik hizmetinin kanunî mesaî saatleeri dışında da, sözkonusu mekanlarda, subaylar, ‘subay, üst subay ve generaller’ olarak üç ana gruba ayrılmış olup, herkes kendi bölümüne geçiyor, kendi sınıfına göre hizmet alıyordu..

Hattâ, berberlik hizmetlerine kadar..

Şimdi ise, artık, bir teğmen de bir generalle aynı masada yemek yiyecek, aynı hizmetlerden faydanlardan eşit olarak faydalanacak.. Yani, ‘askerler  arasında kanunî mesaî saatleri dışında, askerî hiyerarşi olmaz..’  şeklindeki modern anlayış, nihayet TSK’da da hâkim kılınıyor.. Elbette, bu düzeltmenin ve düzenlemenin astsubayları ve erleri de içine alacak şekilde genişletilmesi gerekiyor.. Belki onun kapısı da aralanmış olacaktır, böylece..

Bu, -TSK için- devrim sayılacak kadar düzenlemelerden dolayı, kodamanlar, generaller elbette rahatsız olacaklardır.. , ama, onlar küçük bir grup olup, büyük subay kesimleri, değiştirilemez sanılan bu incitici ve kemikleşmiş yapı ve uygulamaların kırılmış olmasını görmekle, bu düzenlemeyi gerçekleştirebildiği için Org. Necdet Özel’e, herhalde şükran borçlu olacaklar ve onun yanında daha bir güçlü olarak saf tutacaklardır..

Biz ise, Org. Özel’e, daha yapması gereken çok adımlar olumlu adımlar olduğunu hatırlatalım..

Sözgelimi, 1970’lere kadar, camilerde, az da olsa bazı subayları Cuma ve Bayram namazlarınad mümkün olabiliyordu.. O tarihten sonra bunun yolu tamamen kesildi..

Askerî mekanlara İslamî örtüye riayet edenlerin sokulmaması şeklindeki vandallık ise, henüz de korunuyor.. Askerî hastahaneler halkımıza, hattâ âcil vak’alar için bile, hâlâ da açılmış değil, göstermelik bir kaç vak’a dışında.. 

Emirerliği  kaldırıldıktan sonra geliştirilen ‘posta eri’ gibi isimlerle, erlerin, subayların ailevî hizmetlerinde istihdamının ve askerî mekanlardaki büfelerin, erleri tarafından işletilmesi oyununda ne gibi dolapların döndüğü görülüp,  buna da son verilmelidir.. Milletin parasıyla ve imkanlarıyla oluşturulan bir yağma sofrası konumundaki OYAK ise, tam bir ayrı faciadır..

Subay- astsubay gazinoları ayrımına da son verilmelidir.. Subaylar ve emekliler ömür boyu, lojmanlarda, bir ‘getto’ ahalisi gibi, halktan kopuk olarak yaşamak zulmünden kurtarılmalıdırlar.. Onlar kendi kendilerini esir almış kimseler durumdadırlar, bugün..

İşbu subay sınıfı, içinden çıktıkları, mensubu oldukları halktan korkmamalı, halkın içinde erimelidirler.. Onlar bu esaretten kurtarılmalı, kendi halklarının affedici kucağına dönmeleri sağlanmalıdır, vs..

Bunları ve daha bir çok yeni düzenlemeleri halkımızın ve ordunun alt kesimlerinin lehine olacak şekilde düzenlerse, bugün bazılarınca ‘hain’ diye nitelenen Org. Özel, belki de, baba bir adam’  olarak anılmak imtiyazına kavuşabilecektir..

YAZIYA YORUM KAT

3 Yorum