'Ultramilliyetçi ve hipergoşist sapmalar'

27.07.2011 08:26

Kürşat Bumin

Neşe Düzel'in milletvekili Bengi Yıldız ile yaptığı röportajın epeyce ses getirdiği gözleniyor. Dünkü yazımda ben de bu röportajı değerlendirmeye çalıştığım için, burada açıklamaya çalıştığım görüşümün "kalabalığa karışarak" yanlış anlaşılmasını önlemek amacıyla kısa bir açıklama yapmak ihtiyacını hissediyorum.

En başta benim Yıldız'ın röportajda dile getirdiği görüşlerine ilişkin eleştirimin milliyetçi ve aşırı milliyetçi çevrelerce aynı konuda yapılan yayınlarda öne çıkan terminoloji ve içerikle arasının hiç mi hiç iyi olmadığını belirtmek isterim. Benim amacım ile Yıldız'ı "batırma" bahanesiyle bazı kişi ve güçleri omuzlarda taşımaya çalışanların amacı aynı değildir tabii ki... Benim asıl derdim, Yıldız'ın açıklamalarından hareketle "demokratik özerklik" adı altında önümüze sürülen anlayışı "temsil sistemi" başta olmak üzere bazı temel kavram ve pratikler açısından bir bakıma "teste tâbi kılmak"dı. Bu çabamın nihai hedefi de -yine milliyetçi ve aşırı milliyetçi çevrelerin niyetlerinden farklı olarak- ülkedeki Kürt siyasal hareketinin akılcı politikaları benimseyip uygulayarak gerçek anlamda demokratik bir "özerklik" statüsüne çok uzak olmayan bir gelecekte ulaşabilmenin kapısını açabilmesidir. Bu anlamda ve çerçevede tabii ki biz de ademi merkeziyetçiyiz, ülkeye bugün hakim olan merkeziyetçi politik-idari-kültürel yapıdan biz de şikayetçiyiz... Ben -kendi adıma- Yıldız'ı bu ve benzer "şikayetlerimiz"den dolayı eleştiriyordum zaten, kimse yanlış anlamasın!

Şimdi söyleyeceğimi de kimse yanlış anlamasın... Çünkü dikkat ederseniz yazının başlığında (Le Monde Diplomatique'den Ignacio Ramonet'nin 80'li yılların sonunda kanlı bir eylem sonrasındaki ETA'ya ilişkin nitelemesidir) "hipergoşist" ve "ultramilliyetçi" kavramlarını birbirinin tamamlayıcısı olarak kullanıyor. (Yani bir bakıma "yok birbirinizden farkınız" durumu!)

Ramonet'nin bir kanlı eyleminden (daha) sonra ETA hakkında yaptığı bu nitelemeyi bugün "Demokratik Özerklik Bildirgesi" başlıklı metni okurken bir kere daha hatırladım. 2006'da "sürekli ateşkes" ilan eden ETA, gerçekten de, "ultramilliyetçilik" ile "hipergoşizm"in bir araya gelmesiyle ortaya çıkan bir anlayışın taşıyıcısıydı. Özellikle de Franko'nun totaliter sisteminin yıkılıp 1978'den itibaren Bask bölgesinin gelişmiş -kendi parlamentosu ve hükümeti ve başkanına sahip; Bask dili resmi dili; özerk hükümet eğitim-öğretim, kültür, ekonomi , endüstri alanlarında uygulayacağı politikaları serbestçe seçebiliyor; bir bölümünü Madrit'e aktardığı vergilerini koyabiliyor; bölgenin kendi polis gücü var- özerklik statüsünü elde etmesinden sonra...

Franko'nun totaliter rejiminin ETA'nın yarım yüzyıla yakın ömrünün varlık nedenlerinden birisi olduğu muhakkak. ETA'nın mücadelesini bir dönem "popüler" kılan da zaten bu totaliter rejimdi. Franko rejiminin genç ETA militanlarının boyunlarına geçirdiği o ünlü "garrot"su, sadece İspanya'da değil, Avrupa başta olmak üzere bütün dünyada büyük protestolara neden olmamış mıydı?

Peki Franko sonrası ETA? Özerk bir "Bask yurdu"na kavuştuktan sonraki "silahlı mücadele", o neyin nesiydi? Bu sorunun cevabı Ramonet'in sözünü ettiği sentezden kaynaklanıyordu. ETA bu senteze 50'lilerin hemen başında ulaşmıştı.

ETA'nın bu "sentez"e 50'lilerin hemen başında ulaştığını görüyoruz. Milliyetçi Bask Partisi'nden ayrılarak ETA'yı oluşturan fraksiyona bu tarihten itibaren artık sadece "milliyetçilik" yetmemiş, Milliyetçi Bask hareketi, o zamana kadar biraz da mesafeli durduğu "işçi hareketi"ne yönelerek ortaya "işçi hareketi ile milliyetçi hareketin birleşmesi" gibi bir "ütopya" çıkmıştı. Terminoloji hızla değişmiş, Marks, Lenin, Mao ve Troçki'den uzun alıntılar yapılmaya başlanmıştı. Milliyetçiliğin bir aracı olarak görülen "silahlı mücadele"nin adı da artık aynı zamanda "devrimci savaş" olmuştu. Bu yenilenme kaçınılmaz olarak beraberinde "Bask burjuvazisi"ne yönelik eleştirileri, burjuvazinin "ulusal" ve "oligarşik" başlıklar altında sınıflandırılmasını da getirmişti.

ETA'nın ideoloji yenilemesi "milliyetçilik" ile "Marksizm-Leninizm"in bir arada pekala var olabileceği inancına dayanıyordu. Zavallı Marksizm tabii ki! "Sosyal"in üstünlüğü üzerinde ısrar eden bir politika-felsefe, milliyetçilik" gibi "modern zamanlar"ın tarihi taş çatlasa 3 yüzyıldan geri gidemeyen (yani "dünkü çocuk"!) bir ideoloji ile birlikte anılıyordu. Marksizm'in insanlığın bütününe yönelik evrensel çağrısı sadece bir etnik gruba ya da bir "millet"e yönelik sınırlı bir çağrıya eşlik edecekti.

KCK'nın "Demokratik Özerklik Bildirgesi"ni okurken Marksizm'in başına gelen bu büyük talihsizlik bir kere daha aklıma geldi. Önümüzdeki metni kaleme alanların (Aysel Tuğluk olamaz, Ahmet Türk asla olamaz!) kendilerini hem "milliyetçi" hem de "Marksist-Leninist" olarak nitelediklerini rahatlıkla söyleyebiliriz. Metinde yer alan ve bu tespitime delil teşkil edecek bölümleri uzun uzun aktaracak değilim, isteyen kolaylıkla ulaşabilir. "Milliyetçilik" ve "Marksist-Leninist" öğretinin acemi bir sentezi niteliği taşıyan bu metinden birkaç kısa alıntı ile yazıyı bitireyim:

"Siyaseti tekelci çevrelerin egemenlik aracı olmaktan çıkartıp en küçük toplumsal birimlerin bile bir araya gelerek demokratik komünler meclisler oluşturması ve toplumsal yönetime katılması yoluyla doğrudan demokrasiyi işletmek..."

(Şaka değil, "emredici vekalet" talebi bu!)

"Büyük sermayenin toplumu uyuşturma aracı olarak kullandığı spor ve sanat gibi alanlarda, daha doğru temellerde toplumun ihtiyaçlarına cevap olacak, sağlıklı ve dinç bir toplumu geliştirmeyi önüne koyan anlayışı etkili kılmak. Kapitalist modernitenin toplumda bencilliği ve egoizmi geliştiren seks ve uyuşturucu maddelerle toplumu yozlaştırarak ahlaki çöküntüye yol açan politikalarına karşı etkin mücadeleyle temiz, geleceğe güçlü bakabilen, dinamik bir toplumsal gelişimi hedeflemek..."

(Bu son derece "ahlakçı" satırlar size de bir şeyler hatırlatmıyor mu?)

"Toplumsal ahlaka dayalı anayasal hukuk sistemini esas almak. .."

(Maazallah!)

Ve tabii bir kere daha metinde arada bir karşımıza çıkan, "önderimiz" hitabı az geldiği için zenginleştirilerek "totaliter dil"e terfi ettirilmiş, o son derece soyut, o son derece esrarlı "Önderliğimiz" sözcüğü...

Unutmadan bir kere daha tekrarlayalım da yanlış anlaşılmasın ve istismar edilmesin: Marksizm'in bu işte zerre kadar günahı yoktur... Bütün bu olup bitenler onun rızası alınmadan gerçekleşmiştir!

YENİ ŞAFAK 

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim