1. YAZARLAR

  2. M. Naci Bostancı

  3. Üç artı bir
M. Naci Bostancı

M. Naci Bostancı

Yazarın Tüm Yazıları >

Üç artı bir

A+A-

Üç artı bir evlerde geçti ömrün. Seksen, doksan beş, yüz on metrekare diye adlandırıldı, bazen yüz yirminin üstüne de çıktığı oldu, ama neresinden bakarsan bak, istersen sağlamasını al, yine üç artı birdi.

İlanlarda böyle yazıldı, sohbetlerde böyle geçti, bir yeterlilik duygusunun kısa formülü oldu. Üç artı bir demek, küçük değil demekti, karı kocanın yanı sıra çocuk için de bir oda demekti, yatıya gelen misafirler karşısında şaşırmamak demekti. Bu ülkenin ev eşyası üreten bütün atölyelerinde gizli bir elin her şeyi üç artı bire göre yaptırdığını biliyorsun. Kanepeler, yataklar, oturma odası takımları, koltuklar, gardıroplar... Hangi mobilya teşhir salonuna gitsen takımların üç artı bir düzenine göre yerleştirildiğini gördün. Hepimizin zihnindeki ev düzeni önce üç artı bir "iskeleti"nin üzerinde teşekkül etmez mi? O yüzden hiç tanımadığın, bilmediğin evlerin eşyalarını bile onların sahipleri kadar üç artı bir başka bir eve yerleştirebilirsin. Çünkü her eşyanın gideceği, yaslanacağı, kapatacağı, örteceği yerler bir kader gibi onların gövdelerine yazılmıştır. Hem unutmayın, eşyalar da zamanla evin bir parçası olurlar, onun mekân düzeninden paylarına düşeni esneyerek, yayılarak, dönüşerek alırlar. Ne zaman eşya taşıyan bir kamyon görsen, sağından solundan uç vermiş bir parça eşyadan tümünün ruhuna nüfuz edebilir, saklı-gizli olanın nasıl kendilerini bir sehpa parçasının şifrelerine yerleştirdiklerini görebilirsin. O yüzden evleri taşınanlar (ev taşımak evet) sadece mahrem eşyalarının değil televizyon, çocuğun bisikleti, mutfak masası gibi sıradan eşyaların bile nakliye aracına götürülmesine kadar olan mesafede "kamusallaşmasını" başka gözlere açık hale gelmesini tuhaf bir utançla takip ederler. Çünkü evlerin mahremiyeti kendini eve ait her şeye taşımıştır. Çünkü başka gözler de onlar gibi bir eşyanın nasıl bir dille konuştuğunu bilirler. Bu, aynı mekân düzeninde ruhlarını ortak hale getirmiş, farklılıklarını ve dolayısıyla mahremiyetini yitirmiş insanların, üç artı bir kabilesinin, ortaklaşa suskunluğunda hayat bulan bir utançtır.

Gece vakti apartman dairesinin, senin dairenin camına yaklaş. Evlere bak tek tek. Tül perdeleri çekilmiş, ışığı yanan, karanlığa bırakılan, bazen incecik perdelerine gölgelerin düştüğü, bazen pencerenin açılıp bir başına dalgın bakışlarla etrafa bakıp sonra yeniden içeri, içine çekildiği evlere bak. Gördüğün başkaları değil sensin. Perdelere yansıyan hikâye senin hikâyen... O odalar senin odalarının aynısı, sevinçler ve kederler de öyle.

Üç artı bir evlerin çeşitli yerlerine dağılmış geçmişin izleri nasıl sürülür biliyorsun. Bir pazar günü öğleden sonrasının amaçsız anlarında, vaktin gece yarısını geçtiği uykusuzluk hallerinde, bazen onca işin ve telaşın arasında birden karşına çıkan ve kendine çağıran bir kitap, işlevini yitirmiş bir kasetçalar, çoktandır el değmemiş radyo, birikmiş bir sessizliğin içinden konuşur. Bazen ise bir resmin soluk aylasında geçmişi yeniden kurarsın. Bir bakış, gövdenin duruşu, arkadaki dekorun konuşan dili tarihsizliğin içinde beklerken şimdi bir kesişme anında seni de elinden tutup resmin içine çeker. Hayatın bir ırmak gibi akıp gittiğini, suların dönüşsüz yolculuğunda resimlere, zihinlere emanet edilmiş anların hüzünlü bir parlamanın ardından yeniden kendi sonsuz karanlık dünyalarına çekildiğini kavrarsın. Her ne olmuş ve her ne yaşanmışsa geride kalmıştır, onun bir anlık ışığını yansıttığın üç artı bir evlerin bağlamının bir an, evet sadece bir an, nasıl bir kader gibi tüm hayatını belirlediğini, sadece geçmişi değil onun yeniden kuruluşunu da şekillendirdiğini görürsün. Çünkü üç artı bir evler, insan dediğin varlığın karmakarışık hayatını kendi düzenine taşır, eşyaların içine ancak bastırılarak, sıkıştırılarak, kat kat yapılarak sığdırıldığı bir bavul gibi onlara kendi şeklini ve ruhunu verir. Oysa insan, mekânları, eşyalarıyla birlikte "kendi hayatını" içinin oylumundan dışarıya çıkartması gereken varlık değil midir? Apartmanlar bile toprağa oturdukları kökleri üzerine dışarıya yükselirler. Oysa insan, tıpkı konfeksiyon eşyalar gibi konfeksiyon üç artı bir evlerin hacmi üzerinden zorunlu içlerini, zorunlu "kendiliklerini" oluşturmaya çağrılırlar. İşte denilir, üç artı bir ev, yüz on metrekare, hayatını burada yeniden kur, eşyalarını düzenle, eşyaların gibi kendini düzenle, kendini dağıt odalara, salona, mutfağa. Belki başka birisin, belki klişe bir hayatın kendini tekrarlayan düzeni içinde dokunulmamış arzuların, hayallerin, bir gün gerçekleşeceğini ümit edip kendini susturduğun hikâyelerin var.

Dokunacak bir toprağın olmadığı hayat

Ama yapacak bir şey yok, hayat dediğin budur, bu güzergâhta yürüyüp eşyadan kendine ulaşacaksın. Eşya ve mekân üzerinden kendini kuracaksın. Eğer uyum göstermez, "klişelerin medenileştiremediği" vahşi iç sesinin çağrılarıyla kendini var etmeye kalkışırsan yaşayamazsın. Sefil olursun. Gerçek hayatta kuramadığını zihnini tavan arasına atar, orada gitgide gerçeklikle hayali birbirine karıştırdığın tuhaf, eski Yunan mitolojilerindeki "Pan"ı hatırlatır bir hayat kurarsın kendine. Gece yarıları nedensiz bir şekilde pencerelerden bakar, senin gibi nedensiz pencerelerden bakan başka suretler arar, bu şehrin tüm ışıkları tarafından aydınlatıldığı kadar üstünün örtüldüğü alegoriden kendine tarih dışı masallar oluşturursun.

Yıllar önce üç artı bir evinin boyasını yapan ustayı aradığın bir akşam, öylesine sorduğun "Ne yapıyorsun?" sorusuna aldığın cevabı hatırlıyorsun. "Gecekondunun bahçesinde sırtımı duvara verdim, çay içip ayı seyrediyorum." Çay içip ayı seyreden bir boya işçisinin sadece böyle yapmasını değil bu "naif" hali paylaşmadaki cüretini de hayranlıkla karşılamıştın. O, senin gibi okumuşların üç artı bir evlerde unuttuğu, bazen belki bir resim olarak duvarlara astığı, kitaplardan çıkarttığı "tabiat"ın dolayımsız sesini yankılamıştı. "Bahçe duvarına sırtını verip aya karşı çay içmek." Tabiat, orada, dışarıda değil, senin şimdi tavan arasına attığın varlığının hayat soluğunu devşirdiği içindeydi. Tabiat, değişen tarihe karşı değişmeyen tekrarlarıyla seni insan atalarına bağlayan, milyonlarca yılı güncelleyen zamanın sahih zinciriydi gerçekte. Tıpkı ataların gibi aya, güneşe bakarken, kendini yağmura, kara bırakırken, geldiğin ve döneceğin toprağa dokunurken güncelin ötesine sıçrayan bilinçle, yani insan olmanın o en derin haliyle hemhal olma imkânıydı tabiat. Elbette derdim gecekondu güzellemesi yapmak değil, fakat kendi hayat düzenine göre eklenen odalardan oluşan gecekondu mimarisi "evi hayatına uydurma" direnişinden nasiplenmiş bir pratik değil miydi? Senin derdin gecekondu değil işte tam da bu insani ama ümitsiz direnişin fısıldadıkları.

Üç artı bir evler, aya bakmak için sırtını dayayacağın duvarın olmadığı, dokunacağın toprağın olmadığı, tabiatla arana bir camekân gibi giren, dikey katmanlarda yaşayan diğerleriyle seni benzerliğinde yalıtan evler. Üç artı bir evler, hep birlikte bir modern ayinin yirmi dört saat yaşandığı, ama herkesin kendi türküsünü söylediği yanılsamasında birbirinden habersiz aynı klişe türküye eşlik edilen bir mikro kozmos. Hayır hayır, zorunluluk, yoksulluk değil, hayır, artan nüfus, o nüfusun ev ihtiyacı, üretilen arsa, kişi başına düşen metrekare değil mesele, bütün bunlar ve benzerleri üzerinden evler konusunda senin kendi kader kozanı örmen. Mesele bir ufuk, bir bakış, başka türlü olabilme imkânına dair tahayyül. En kötüsü "şartların tiranlığı" değil, aklının, şartları hayal gücünü dahi öldürecek şekilde okuması. Üç artı bir evlerde yaşasan da ruhunu üç artı bire dönüştürme, hayal gücünü özgür bırak, şartlara mahkûmiyet yerine aşkın olanı ümit et. Hiç olmazsa sen üç artı birin içinde ol, kendi içinde yeni üç artı birler kurma.

Zaman gazetesi

YAZIYA YORUM KAT