Tutuklamalar ve basın özgürlüğü

09.03.2011 00:55

M. Naci Bostancı

Odatv'ye yönelik polis operasyonu, ardından gelen tutuklamalar "Basın özgürlüğü" tartışmalarına yol açtı. Acaba "sivil istibdat" mı devredeydi? Yoksa soruşturmaya ve kovuşturmaya esas teşkil eden deliller, basın özgürlüğüyle hiçbir ilgisi olmayan bağlara, ilişkilere, cezai muhakemeye ihtiyaç hissettiren olaylara mı işaret ediyordu?

Odatv olayında ismi geçenlerin tutuklanma kararları hakkında meslekî dayanışmayı harekete geçirmeye yönelik tartışmalar yapılınca savcı açıkladı: "Tutuklamalar gazetecilikten dolayı değil. Elde ciddi deliller var." Bu delillerin neler olduğunu süreç içinde herkes görecek. Basın yayın organlarına intikal eden bilgilerden hareket edecek olursak, bunlar genellikle, hukuken sorunlu mahiyete sahip gözüken çeşitli konuşmalar, tartışmalı işbirlikleri, karanlık operasyonlar vs. olarak karşımıza çıkıyor. "Ulusal Medya 2010" diye kulaklarda devlet kurumlarının stratejik planlarına has tınıyla çınlayan bir rapordan bahsediliyor. Plan, ulusalcı cephenin kamuoyu inşası için Domenach'in siyasal propaganda çalışmasını hatırlatır bir içerikle hazırlanmış sanki. İktidar karşıtı güçleri bir araya getirmek, söylem ortaklığı oluşturmak türünden bir arka plana sahip plan, hem içeriği hem de başka türlü bağlantılarıyla nereye kadar demokratik siyasetin sınırları içinde kalıyor, nereden itibaren hukuki soruşturmayı haklılaştıracak ihlallere sahip, göreceğiz. Baykal'ın genel başkanlıktan indirilmesine sebep olan kaset skandalı, Halk TV olayı, organize bir şekilde kamuoyu inşa etmeye dönük faaliyetler bu çerçevede zikrediliyor.

Gelişmeleri kamuoyuna ileten basın organlarının tutumları siyasal saflaşmaya uygun. Bir kesim tutuklamalara karşı öfkeli, diğeri ise mesafeli bir soğukkanlılık içinde. Ancak iki kesim arasında çok önemli bir fark, birincilerin hukuktan çok kamuoyu inşasına yönelik bir dil kullanmaları. Tutuklamaların ertesi günü bazı gazete başlıkları şöyleydi: "Basın özgürlüğü kahramanına Ergenekon gözaltısı, muhalefet susturuluyor, gözaltılara büyük tepki"... Süreç, tutuklamaların hukuki boyutuyla değil, ağırlıklı olarak insan hikâyeleri ve siyaset boyutuyla anlatılıyor. Oysa o gazetelerin elinde de kimi bilgiler mutlaka var. Bu güçlü kuruluşlar "bilgileri" atlamış olabilirler mi? Fakat onlardan söz yok. Öte yandan daha ortada duran medya organları da süreç içinde kimi bilgilere sahip oldukça, "eğer böyleyse durum, vahim" türünden başlıklar atıyorlar.

Aslında bu olay iktidar ilişkileri üzerinden şekillenen büyük resmin bir parçası. Türkiye'nin modernleşmesi, şehirleşmesi, zenginleşmesi aynı zamanda iktidar ilişkilerini dönüştürdü. Modernist elitler, kendilerini halk iradesinde değil modernleştirme projeleri üzerinden haklılaştıranlar kaybettiler. Demokrasiyi, sandığı, halkın reşitliğini, özgürlükleri vurgulayan yeni yükselen sınıflar ise fail konumuna geldiler. Süreç ikincileri daha güçlü kılan bir yönde işliyor. Zaten muhalefet partilerinin "değişim" diye bir gündeme sahip olmalarının nedeni de bu. Geleneksel konum artık iktidar vaat etmiyor. Çözüm belli: değişen Türkiye sosyolojisiyle barışmak. Halkın gönlünü kazanmak. İkinci yol ise, "olağan hallerde işbaşından götürülmesi mümkün olmayan" iktidar asabiyesine karşı, geleneksel-elitist refleksler esasında bir mücadeleye girişmek. Elde "bürokratik vesayet" kurulacak etkin araçlar da kalmadığına göre, entrik yöntemler dâhil, her tür imkânı seferber ederek toplumsal mühendislik yapmak, nihayet amaca varmak. Türkiye şartlarına uydurulmuş bir Makyavelizm. Nitekim egemen iktidar asabiyesine karşı "vatan hainleri, ülkeyi satanlar" diye bir dil kurmuşsanız, bu anlayış kendiliğinden Makyavelizm'i çağırır. Ne de olsa "hainlere karşı her yol mubahtır." Meşruluğun gayri meşruluğun da "bu şartlarda" bir önemi yoktur. Böyle bir siyasal algının teoride kalmayacağı, kimi pratik girişimlerde bulunacağı muhakkaktır. Ancak bunlar nelerdir, işin içinde kimler vardır, gayri meşruluk nerede başlamaktadır, Ergenekon, odatv bu bağlamda yer alan yapılar mıdır konuları henüz muallâktadır. Hukukun görevi de belirsizliği gidermektir. O yüzden gelişmeler karşısında şartlı refleks vermek yerine beklemek gerekir. Basın özgürlüğü ilkesi, demokratik toplumlar için hayatidir. İktidarlarla halk arasındaki ilişkide basına atfedilen rol, süreci şeffaflaştırmaktır. Bunu sağlayabilmesi için de özgürce çalışması gerekir. Ancak basının üç yüz yıllık tarihi bize, basın özgürlüğünü hak eden bir gelenek kadar, küçük zümrelerin çıkarları için kamuoyu oluşturma, siyaseti etkileme çabalarının geleneğini de sunmaktadır. İkinci geleneğin içinde yer alan basın ve temsilcileri, bu yöndeki hukuki ihlallere sahip faaliyetlerine basın özgürlüğü kılıfını giydiremezler. Basın meslek ilkelerine bakınız. Hemen hepsi gazeteciyi mesleğini ifa ederken kamusal çıkarlarla çelişen "günahlardan" sakınmaya çağırır. Mesleği şahsi amaçların için kullanma, ırk, dil, din, cinsiyet ayrımcılığı yapma vs. Bu dahi tek başına, basının "günah" kapasitesine dair bize çok önemli bir veri sunar. Bugün Türkiye'de yaşanan olayın "basın özgürlüğü" başlığı altında değerlendirilebilmesi için, ülkenin demokrasiye değil despotizme doğru gitmesi gerekir. Zaten basın özgürlüğünden bahsedenler hemen bunun yanına sivil istibdat iddiasını koymaktadırlar. Her türlü nesnel kriter, Türkiye'nin geçmişe nispetle çok daha özgür ve demokratik bir yolda ilerlediğine işaret etmektedir. Doğrudan AKP'nin kendisi dahi varlığını demokrasiye ve elitist egemenliğin gücünü yitirmesine borçludur. İnsanların "vatandaş" olma bilincini daha fazla kazandıkları, somut maddi şartların bunu desteklediği bir Türkiye'de hiç kimse aksi yönde gelişmelerin faili olamaz. "Sivil istibdat" lafı, süreç içinde tasfiye olan elitist asabiyenin "sosyopolitik" temelli bu süreci anlamak yerine kendine bir yanılsama inşa etmesinin aracıdır. Kimisi buna inanabilir, kimisi ise bu lafın iş göreceğini sanabilir. Fakat gerçekliğin tersyüz edilmiş inşaları geçmişte iş görmedi, bugün de kimseyi kurtarmayacak. Her türlü politik tartışmayı paranteze alalım; basın özgürlüğü toplumsal gelişmişliğin bir türevidir. Elbette kimi basın organlarının geçmişte sahip oldukları eşsiz konum bugün yoktur. Onlar için "özgürlük" bakımından kayıplar söz konusudur. Artık özgürce darbecilik meşru gösterilemeyecek, toplumsal mühendislik sele serpe yapılamayacaktır. Hemen belirtelim. Mevcut iktidara karşı muhalefet eden her gazeteci gözaltına alınmıyor, Ergenekon ile ilişkili hale getirilmiyor. Burada başka tür bağların, girişimlerin söz konusu olabileceğini akılda tutmakta fayda vardır.

Nihayet bu gelişmeler karşısında iktidar ne yapmalıdır? Her türlü gelişme siyasete kayıtlıdır ve bu durum siyasetçiyi "konuşmak" ile yükümlü kılar. Kamuoyu, soruşturmaların gizliliği ilkesi çerçevesinde beklemek gerekir, sözleriyle tatmin olmaz. Hemen, şimdi, hiç olmazsa bir ipucu, bir fikir, bir parça açıklama bekler. Zaten kamuoyunun bu yüksek beklentisi sebebiyle basın yayın organları da orasından burasından süreci aktarmaya çalışmaktadırlar. Yüksek toplumsal talep arzı zorlar. Bu durum modern toplumların demokratik ve hukuki sistemleri arasındaki çelişkilerden birisi olarak görülebilir. Hukuk bir yere kadar sessiz ve derinden gitme lüzumunu duyarken, reşit hale gelmiş halk her şeyi görmek, kendi muhakemesine vurmak ister. Siyasi akıl uygun bir yöntemle bu çelişkiyi gidermek durumundadır.

ZAMAN

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim