“Türk’ün dini” ne?

16.09.2010 00:00

D. Mehmet Doğan

Türkler müslüman olduktan sonra İslâmla özdeşleştiler. Orta zamanlarda, dünyanın verimli bölgesi olan orta kuşakta, uzak Asya’dan orta Avrupa’ya kadar Türk hanedanlı devletler (Hind, İran ve Osmanlı) hâkimdi.

Gerek doğuda, gerekse batıda müslümanlığı seçenlere “Türk oldu” denilirdi.
Osmanlı Devleti’nin hilafeti temsili 19. yüzyılda bütün İslâm dünyasında kabul gördü. Sömürgeci güçler, bir süre hilafeti müslüman sömürgelerinde yatıştırıcı bir unsur olarak kullanmayı denediler. 20. yüzyılın başında bu fikir terk edildi, hilafetin yok edilmesi böylece İslâm dünyasının kolay yutulur bir lokma haline gelmesi yönünde politikalar takib ettiler.
Birinci Dünya Harbi’nin İngiltere açısından en önemli hedeflerinden biri hilafetin/Osmanlı Devleti’nin yok edilmesiydi. Bilhassa Hindistan müslümanları arasında yayılan “hilafet hareketi” Britanya imparatorluğunda ciddi bir korkuya yol açmıştı.
Hindistan Hilafet hareketi hem siyasî alanlarda Anadolu mücadelesini destekledi, böylece sömürgecilerin Türkiye’de güç kullanmasının önüne geçmeye çalıştı, hem de maddi kaynak sağlama konusunda ciddi gayretler gösterdi. Anadolu hareketi, sadece Türkiye’nin kurtuluşunu sağlamakla kalmayacak, bütün İslâm dünyasının kurtuluşu için bir başlangıç olacaktı. Hindistan içinde etkili olan müslümanlar Hindistan’ın diğer toplulukları ile birlikte anti emperyalist bir mücadele sürdürüyordu.
Milli Mücadele’nin başlangıcında, mücadeleyi yürütenler bu hedefleri gözettiklerini ihsas etmekle kalmıyor, açıkça ifade de ediyorlardı. Davamız sadece Anadolu davası değil, üçyüz elli milyon müslüman bu cihadda bizimle beraberdir. Mücadele Anadolu’dan dalga dalga yayılacak… diyorlardı. Anadolu sömürgeciliğe karşı müslüman ayaklanmasının “karargâh-ı umumisi” idi…
M. Kemal Paşa’nın yayınladığı Hâkimiyet-i Milliye’nin Ankara’da çıkan 5. nüshasında (27 ocak 1920) “Hilafet ve âlem-i İslâm” başlıklı yazı, İslâm dünyasını uluslararası siyasetin güçlü bir unsuru olarak değerlendiriyordu.
M. Kemal Paşa’nın bu gazetenin bazı yazılarını dikte ettiği biliniyor. İmzasız bazı yazıları onun yazdığı, yıldız işareti olan yazıları bizzat kaleme aldığı iddiaları güçlüdür. Bu yazı, bizzat M. Kemal Paşa tarafından yazılmış olabileceği gibi, dikte sûretiyle yazdırılmış da olabilir.
“Hilafet ve âlem-i İslâm” başlıkla yazı devrin siyasetinin anlaşılması bakımından çok önemli bir metindir. Başlangıçta, o günün mühim dünya meseleleri arasında bulunan, Türkiye’nin mukadderatı, yani Osmanlı Devleti’nin merkez topraklarında müstakil bir devletin varlığı, İstanbul’un bu devletin sınırları içinde kalıp kalmayacağı, hilafet ve saltanatın devam edip etmeyeceği (yani Osmanlı Devleti’nin sürüp sürmeyeceği) tartışmalarının belirleyicisi olarak Hind müslümanlarının tepki ve teşebbüsleri gösterilmektedir. Mağlubiyetten sonra aydınlar, hükümetler ve gazeteler milleti esarete sürüklerken, yani gerekli tepki ve direnci gösteremezken, Londra ve Hindistan’da yükselen “İslâm sesi” daha önce benzeri görülmeyen bir ciddiyetle bizi savunmakta ve Avrupa’nın muhteris siyasetinden hukukumuzun ve varlığımızın teminini tehdit edici bir dille talep etmektedir.
Burada ifade edilen hususlar, bütün Millî Mücadele boyunca çözümü gündemde olan meselelerdir. Lozan Barışı’nın görünen veya görünmeyen en önemli konularından biri hiç şüphe yok ki, “hilafet” olmuştur. İngilizlerin ve müttefiklerinin barıştan sonra Türkiye’nin İslâmla ilişkilerini kesmesi yönünde telkinde bulunduklarını, baskı yaptıklarını düşünmemiz için çok güçlü emareler vardır.
Bunlardan en bilineni, 10 Temmuz 1923’te Halk Fırkası (Partisi) nizamnamesi müzakereleri sırasında üst kademe yöneticiler tarafından din karşıtı yaklaşımların dillendirilmesi ve Türkiye İslâm kaldıkça barış yapılmayacağı iddiasının ifade edilmesidir. Bundan iki hafta sonra Lozan anlaşması silindir şapka ve simokin giymiş “Türk delegeleri” tarafından imzalanmıştır! Bu şapka, kıyafet devrimi dahil olmak üzere, birçok uygulamanın taahhüt edildiğinin sembolik bir ifadesi olarak yorumlanmalıdır.
Kâzım Karabekir, Lozan dönüşü konuyu İsmet Paşa ile de görüşür. Yaygınlaşan din karşıtı havanın Lozan’la alakalı olduğunu söyler. İsmet Paşa’nın cevabı “Macarlarla, Bulgarların aynı saflarda İtilaf devletlerine karşı harb ettikleri ve mağlup oldukları halde istiklallerini muhafaza etmiş olmaları Hıristiyan olduklarından, bize istiklâl verilmemesinin de İslâm olduğumuzdan ileri geldiği, İslâm kaldıkça müstemlekeci devletlerin ve bilhassa İngilizlerin daima aleyhimizde olacakları”dır…
Yeni Türkiye’nin yöneticileri, Lozan müzakereleri sürerken, hilafeti muhafaza hususunda bir hayli gayret sarf etmişlerdir. “Hilafet yalnız Türkiye halkına değil, bütün İslâm âlemine şumulü olması hasebiyle bu makam hakkında bir karar vermek Türk milletinin selahiyeti haricindedir” sözü M. Kemal Paşa’ya aittir. Fakat galip emperyalist devletlerin baskıları karşısında, bu iddialar terk edilmek zorunda kalınmış ve Türkiye, Cumhuriyet’ten sonra İslâmla yolunu ayırmış, hilafeti ilga etmiş, uluslararası siyasette iddialarını bir kenara bırakarak, müslüman olmadığını ortaya koyacak tavırlar geliştirmiş, anayasasından din maddesini çıkardıktan sonra da dinin yerine ideolojiyi koymuştur.
Türklükle özdeşleşmiş, kimliğin temeli olan İslâmın yerine konulan nedir?
Bunu 1945 yılında yayınlan resmi sözlükten okuyabiliriz: Kemalizm Türk’ün dinidir!

VAKİT

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim