Türklüğün derin anlamı üzerinde düşünmek

22.08.2010 23:37

Süleyman Seyfi Öğün

İçinde bulunduğumuz coğrafyanın, yakın zamanlarda alabildiğine istikrarsız, çalkantılı bir manzara sergilemekte olduğunu herkes görüyor. Ortadoğu yeniden şekilleniyor.

Bu süreçte hangi dinamiklerin rol oynadığı hususunda entelektüel çevrelerin yürüttüğü tartışmalar ve spekülasyonlar gündemlerimizin esaslı başlıklarından birisi. Bu tartışmalara girmek niyetinde değilim. Ama en kuvvetli belirti, Türkiye'nin bu bölgede rolünün artma eğiliminde olduğu yönünde. Türkiye'nin hariciyesi, Soğuk Savaş sürecinde sergilediği pısırık ve mekanik siyasetleri bırakmış vaziyette. Hariciye ofisleri yakın tarihte eşine, benzerine rastlayamayacağımız kadar etkin bir performans gösteriyor.

Gelişmelerin risk ve rekabet yüklü olduğu da aşikar. Önümüzdeki on yıllar itibarıyla, Türkiye bu süreçten ya hatırı sayılır kazançlarla ya da büyük kayıplarla çıkacağa benziyor. Bütün mesele bu sürecin ne denli ustalıklı yönetileceği ile alakalı.

Hariciye siyasetleri modern tarihte, dahili (domestic) siyasetlerden farklı olarak muhafazakar bir çizgi izlemiştir. Bu, reel-politik ekseninde şekillenen ve donan bir muhafazakarlıktır. Dahili siyasetler meşruluk ekseninde hukukiliğe ve demokratikleşmeye evrilip, katılıklarını, sivriliklerini törpülerken, hariciye siyasetlerinde "reel politik" hatta, "machtpolitik" yüklü yapılar direnç kazanmış ve uluslararası siyaset yapımında çıkarlar belirleyici olmayı sürdürmüştür. Uluslararası ilişkilere norm kazandırma yönündeki çabalar ise hâlâ temenniler ya da niyetler olarak işlemekte ve içeride şöyle böyle hesap veren devletler, dışarıda gücü nispetinde, hesabı sorulamayan iş ve işlemleri yürütebilmektedir. Yeni-kapitalist ilişkilerin ve çıkarların güdümlediği dünyada bu açığın derinleştiği ortadadır.

Uluslararası ilişkilerin bu sert tabiatı, modern kapitalist dünyada savaşın endüstriyelleşmesiyle yakından alakalıdır. Savaş kapitalizmin kendi güdüleri doğrultusunda en fazla kârı elde ettiği bir sektörler ağıdır. Bu yüzden modern kapitalist dünya bu ağı en etkin şekilde işleteceği bir siyasal yapılanmanın arayışına girmiştir.

Eski dünyada elbette savaşlar mevcuttu. Siyaset ile savaş arasında bir bağ apaçıktı. Bu, modern dünyadaki siyaset-savaş bağına bazı genel ilkeler mertebesinde benzerlikler gösterir. Ama üzerinde daha derinlikli düşünülüp, mesela bağın nasıl kurulduğu tartışılırsa çok önemli bazı farklılıklar hemen görülebilir.

Siyaset son tahlilde savaşın örgütleyicisidir. Eski dünyada bunun iki dinamiği mevcuttur. Bunlar ticari ve zirai değişkenlerdir. Devletler ticari ağda malların dolaşımı ya da akışkanlığında sinir merkezlerini ele geçirmek; etkin ve avantajlı bir konum elde etmek için savaşırlardı. İkinci olarak zirai, yani geçimlik dünyanın can damarını oluşturan verimli topraklarda hakimiyet sağlamak için savaşılırdı. Bu iki belirleyici üzerinden sağlanan başarıların çıktısı ise "düzen" ya da "barış" olurdu. Özellikle imparatorluk bu barışın en yüksek düzeydeki oluşumunu anlatır.

Modern dünyada ise bu iki dinamik, ilki (ticari) en az eski etkinliğinde, ikincisi (zirai) eskisi kadar olmamakla birlikte rol oynamaya devam ediyor. Buna yeni kalemlerin -hammadde, enerji vb- eklemlenmiş olduğunu da kaydetmek yerinde olur. Ama modern dünyada savaş-siyaset arasındaki bağ eskisinden farklı olarak, bizzat savaşın örgütlenmesi düzeyinde kuruluyor. Eski dünyada savaş araçsal bir anlam taşır. Dolayısıyla siyaseti savaşın yürütücüsü olarak görebiliriz. Ama siyaseti parlatan dinamikler ağırlıklı olarak savaşın ardından kurulan ve barışla birlikte anılan "düzen"de ortaya çıkar. Siyasete bir medenilik niteliği kazandıran gelişmeler onun, savaş sonrası, savaşa rağmen bir "düzen sağlama" , "barış tesis etme" kabiliyetinde ortaya çıkar. Polis-politeness, civitas-civilization, Medine-medeniyet gibi kavramların bağlantıları da buna işaret eder.

Modern dünyada ise savaşın kendisi en kârlı alan olarak tezahür eder ve modern siyasetin birincil ödevi savaşı örgütlemeye dönüşür. Bu örgütlenme, ister saldırganlık, isterse savunmacılık ekseninde olsun bir şekilde kurulacaktır. Modern dünyada savaş "bir şeyler elde etmek için" olduğundan daha fazla olarak "kendisi için"dir. Dolayısıyla modern dünyada savaşlar eski dünyadakilere nazaran çok daha yoğun ve tahripkardır. Çünkü savaş ile siyaset arasındaki ilişki kadim dünyada göremeyeceğimiz kadar doğrudan ve organiktir.

Bu mukayeseler bütün ezberlerimizi ve yerleşik hesaplarımızı bozacak mahiyettedir. Acaba neredeyse her on yılına bir büyük savaşın düştüğü 19. yüzyıl, mesela İÖ 200'lü yılların dünyasından daha mı medenidir? Gandhi onun içindir ki kendisine "Batı uygarlığı hakkında ne düşünüyorsunuz?" diye soran bir gazeteciye muzipçe gülümseyerek "Batı medeniyeti mi? İyi bir fikir olabilirdi." cevabını vermiştir.

Savaşan modern-kapitalist dünya bütün hesaplarını ve organizasyonlarını onun gereklerine göre şekillendirdi. Eski dünyanın siyasal-coğrafi ölçeklerini yadırgadı ve dönüştürdü. Bu ölçekler savaşabilmek için fazla büyüktü. Bu dünyayı küçültmek şarttı. Kadim siyasetler pagan geçmişlerden türeyen kan davalarını tasfiye etme başarıları nispetinde temayüz ederlerdi. İktidarlar toplulukları kılıçsızlaştırmakla ve barış getirmekle iftihar ederdi. Böylece savaşların bahaneleri de yukarıda işaret ettiğimiz iki dinamik ile sınırlanmış olurdu. Oysa modern dünya savaşların bahanelerini ne kadar artırırsa o kadar sürüm yapacağını biliyordu. Coğrafyaları küçültmek için zihin dünyalarını da küçültmek gerekiyordu. Bunun için modern siyasal ilahiyatlar paganlığı canlandıracak ve kuvvetlendirecek her türlü faaliyete yatırım yaptı.

Hedefte ilk olarak Roma Barışı'nın halefi Osmanlı İmparatorluğu vardı. Bilimsel tarihçilik(!) ile donanmış verileri çeşitli topluluklara akıtarak, "özgürlük" ve "bağımsızlık" gibi siyasal-ilahiyatların moralini yaygınlaştırarak bu coğrafyayı altüst ettiler. Modern siyasal ilahiyat son tahlilde neo-paganisttir. Etnik milliyetçilik de bunun ifadesinden başka bir şey olmasa gerekir. (Paganlaşma kavramını Lyotard'ın kullandığı anlamda kullanmadığımı söylemeliyim. Onun paganlaşmadan anladığı modernliği eleştiren post modern külliyatın özgürleştirici vasfıdır. Biz ise bunu, zaten pagan olan modernliğin postmodern dünyada keskinleşmiş olarak zuhur etmesi olarak görüyoruz).

Eski Osmanlı mülkünden çok sayıda devlet türedi. Bunlar cümlesiyle pagan devletlerdir. Savaşarak var olmuşlardır. Modern dünyadaki varoluşları da savaşlar üzerinden olacaktır. En sakin duran bile bütçesinin ağırlıklı bir kısmını "kapıdaki" muhtemel savaşa hazırlanmak için kullanacaktır.

Bu coğrafyada hakkını teslim etmek gerekir ki, paganlaşmamakta en fazla direnen Türklük olmuştur. Hazin olan bu direnişin boşa çıkması ve var olabilmek için paganlaşmadan başka bir yolun kalmamasıdır.

Daha hazin olan Türklük kavramının doğrudan bir paganlaşmanın ürünü olmamasıdır. Bu kavramın bir etnik mahiyeti olduğu çok aşikârdır. Ama kadim dünyada tedavülde olan Türklük, bu etnikliğe indirgenemeyecek o kadar çok şeyi haviydi ki, pagan dünyaya özgü bir tek dereceli bir bağ olarak sınırlandırılması ancak bütün bu kültür katmanlarını ihmal etmek pahasına yapılabilir. Türk, etniklik anlamında Türklüğe indirgenemeyecek o kadar çok şeyi ihtiva ediyordu ki... Türk demek Şarklı demekti. Türk demek aynı zamanda Müslüman demekti. Daha da ileri gidelim. Tarihçi İlber Ortaylı'nın Tarih Toplum Dergisi'nde eski zaman gezginlerinin anılarında Rumların ve pek çok gayrimüslim anasırın Türk olarak nitelendiğini gösteren önemli bir yazısını hatırlıyorum.

Osmanlı İmparatorluğu, kendisini Türk olarak tanımlamayan bir Türk imparatorluğudur dersek yanılmış olmayız. Bu imparatorluğun baskın, egemen ve seçkin dili -yine adı Türkçe olmayan bir- Türkçeydi. Daha önemli olan dış dünyanın algısıydı. Osmanlı İmparatorluğu daima bir Türk imparatorluğu, Osmanlı sultanları da Türk sultanlar olarak anıldı.

Paganlığa dönüş salgını, Türk kavramının tarihsel katmanlarını kazıdı ve onu önce siyasal, daha sonra da etnik anlamda yalnızlaştırdı. Türk kavramı paganlaştırıldı. Uygarlaşma, çağdaşlaşma olarak konulan hedefler bu kültürel yoksullaşmayı ve yalnızlaşmayı telafi edici sonuçlar sağlamadı. Tam tersine, yine paganlaşmaya hizmet etti ve son tahlilde tüketim odağında bir neo-paganizme dönüştü.

Türkiye'nin Ortadoğu'da artan etkisi, Türk kavramını yeniden nasıl üreteceğimizle ilişkili. Eğer pagan anlamında ısrar edersek karşıt paganlıklarla savaş içinde bir Türklük kalır elimizde. Eğer, Türklüğün, asimilasyoncu olmayan, "parçaların şahsiyetine sadık bir birliği" ifade eden; kuşatıcı, kapsayıcı, içerici tarihsel derinliklerini görüp, buradan ilham alan bir Türklüğü geliştirebilirsek durum çok farklı olur. Pagan cinnetlerin cenderesindeki Ortadoğu'da ihtiyaç duyulan barış biraz da buna bağlı gözüküyor.

ZAMAN

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim