Türkiye'nin şansı: Ahmet Davutoğlu

13.09.2009 01:00

Richard Falk

Ahmet Davutoğlu'nu, 1990'ların başında Malezya'da genç bir öğretim üyesi olduğu zamandan beri tanıma ayrıcalığına sahibim.

Tanıştığımızda, uluslararası ilişkilerin doğru şekilde idare edilmesinde kültür ve medeniyetin önemini mükemmel şekilde kavramış olması hemen gözüme çarpmıştı. Davutoğlu, Makyavel'i Kissinger'a bağlayan hakim Batılı siyaset felsefesinin kavramsal zeminine vâkıf realist dış politika uzmanlarından biri kesinlikle değildi. Bu gelenek iktidarın yönetilmesiyle ilgileniyordu; Davutoğlu ise dünya siyasetinde iktidar ve ihtilaf meseleleriyle nasıl baş edileceğine dair çok yönlü bir kavrayışa sahipti. Onu çok daha ilgi çekici hale getiren ve değişmekte olan küresel sahneyi akıllıca yorumlayabilen diğer birçoklarından ayıran, günümüz dünyasının zorluklarını göğüsleyebilecek olan, tarihsel anlamda hayata geçirilebilir bir politikanın ana temelini oluşturmakta Batı dışı felsefenin önemini teslim etmesiydi.

Davutoğlu, bundan birkaç yıl sonra ülkesine geri dönerek akademik hayatına Türkiye'de devam etti. Daha da etkileyici bir adım atarak, ülke genelindeki sosyal ve beşeri bilimler doktora öğrencilerine açık bir program başlattı. Bu gayreti, mütevazı bir binada faaliyete başlayıp kısa zamanda, bilgi ve fikir aşkını, Türkiye'nin ulusal, bölgesel ve küresel bir oyuncu olarak potansiyelini en iyi şekilde kullanabileceği bir pratik akıl arayışıyla birleştiren coşkulu ve yaratıcı bir öğrenme topluluğuna dönüşen, bir sanat, kültür ve bilim vakfı aracılığıyla yürüttü. Davutoğlu bu eğitim faaliyetine, ders programında tarih, kültür ve zaman zaman "makro tarih" ya da "karşılaştırmalı medeniyet incelemeleri" adı verilen, medeniyetlerin yükselişi ve düşüşünü zaman ve mekana yayılmış şekilde inceleyen alanların önemini vurgulamak suretiyle öncülük etti. Bu araştırmacı ruh Türkiye'nin rolünü; geçmişi, bugünü ve geleceği birlikte ele alan geniş bir kültürel ve tarihsel bağlamda yorumluyordu. Söz konusu yaklaşım, modern Türk devletinin kurucusu olan Kemal Atatürk'ün fikirleri ve rehberliğinden daha öncesine hiçbir zaman bakmayan dar milliyetçilik anlayışını düzeltici bir rol üstlenmişti.

Bu perspektifte, Türkiye'nin, yirminci yüzyılın sonları ve yirmi birinci yüzyılın başlarındaki dünya tarihsel konjonktüründeki konumu başat önemdeydi. Davutoğlu'na göre, yaratıcı bir şekilde geleceğe doğru ilerleyebilmesi için, Türkiye'nin, cumhuriyet öncesi tarihini ve özellikle de Osmanlı İmparatorluğu'nun, farklı kültür ve dinlere saygı duyarak çok çeşitli halkları içine alma becerisini daha iyi anlayıp takdir edebilmesi gerekiyordu. Bu düşünce tarzı aklıma yatmıştı. O sıralar Türkiye'de çok revaçta olan tarihsel olmayan stratejik düşünme biçimlerinin geliştirilmesi anlamına geliyor ve neredeyse tamamen, dünya siyasetinin ABD'de ele alınış biçiminin bir türeviydi. Davutoğlu, bir akademisyen olarak, Türkiye'nin gelecek için umut ve beklentilerine uygun bir yaklaşım arayışındaydı ve bu anlayışı derinleştirmek için felsefe, kültür ve tarihe başvuruyordu. Bu aynı ruh içinde, Türkiye'deki öğrencilere ve aydın kesime dünyanın diğer yerlerindeki benzer düşünce tarzlarını sunmak için büyük arzuya sahipti. Vakfı, son on yıl içinde, dünyanın dört bir yanındaki önde gelen düşünürleri Türkiye'ye getiren birçok konferans düzenledi. Bunlar, Davutoğlu'nun, kendini barışçı ve adil bir dünya vizyonunu evrenselleştirmeye adamış çok kültürlü bir akademisyenler topluluğu oluşturmak konusundaki kararlılığının göstergesiydi.

Akademik yayınlarında, Davutoğlu'nun düşüncesinin bu hatları, fikirlerine dikkatlerin çekilmesini sağladı. Güvenlik meselesine yapıcı bir yaklaşımın temeli olarak "stratejik derinlik" kavramını işlediği kitabı, egemen devletlerin bölge ve dünya ile uyumlu olarak çıkarlarının peşinde nasıl koşabileceklerinin en seçkin ifadelerinden biri. Kitabın basılmasının üzerinden on yıl geçmesine ve İngilizcede olmamasına rağmen, çok sayıda baskısı yapıldı ve şu anda birçok dile çevriliyor. Uluslararası ilişkiler literatürüne en önemli katkılardan biri olan kitap, Soğuk Savaş ve ardından gelen küreselleşme jeopolitiğinde basılmış olmasına rağmen halen, Türkiye'nin, değişmekte olan dünya düzeniyle ilişkilerine dair çok yerinde tespitlere sahip. Davutoğlu, devlet görevlerinin, Stratejik Derinlik'i yeniden gözden geçirmek ya da onu tamamlayacak olan, "kültürel derinlik" üzerine ikinci bir kitap yazmaktan alıkoyduğundan şikayetçi.

Tüm bunlar göz önünde bulundurulduğunda, Davutoğlu'nun, önce AK Parti liderlerine başdanışman, 2008 yılından bu yana da dışişleri bakanı olarak Türk dış politikasına çok önemli etkisinin olması sürpriz olmasa gerek. İyi bir akademisyen olmakla devlet idaresindeki başarı genellikle pek çakışmaz. Davutoğlu'nu istisna haline getiren, bir arada nadir olarak bulunan sosyal ve diplomatik becerileri taşıması ve siyasî hırslardan yoksun olması. AK Parti'nin siyasî duruşunu benimsemekle birlikte particilik yapmaması ona, Türk siyaset sahnesinde eşsiz bir konum sağladı: bir yandan bağımsız olup bir yandan da siyasî liderler, halk ve yabancı başkentler nezdinde etkili olabilmek.

Davutoğlu, dışişleri bakanı olarak birçok önemli niteliği bir arada sergiledi: zekâ, enerji, siyaseti kavrama, ahlaki kaygı, kibirden bağışık bir kendine güven ve akademik geçmişinde karşımıza çıkan tarihsel zemine sahip bir vizyon. Dünya çapında, bu kadar kısa zamanda daha fazla olumlu etkiye sahip bir şahsı düşünmek kolay değil. Davutoğlu'nun "komşularla sıfır sorun" yaklaşımı, Türkiye'nin tüm bölgedeki ilişkilerini iyiye götürmek konusunda başarılı oldu ve bölgesel liderlik için Mısır gibi bir ülkeye, Arap hükümetleri nezdinde bile kafa tutabilmesini sağladı. Daha az göze çarpan ama hiç de daha az önemli olmayan ise, Davutoğlu'nun, düşman güçler arasında ortak zemini azamiye çıkartmak suretiyle, şiddet içermeyen ihtilaf çözümü yaklaşımlarını yorulmak nedir bilmeden aramasıydı. Böyle bir barıştırma diplomasisi, Ortadoğu'nun hararetli siyasetinin acilen ihtiyaç duyduğu istikrar getirici etkiyi sağlayabilir. Öte yandan, Türkiye'ye de saygı, nüfuz ve hem bölgede hem de dünyada, daha fazla ekonomik ve diplomatik fırsat getirebilir. Bu noktadaki en dikkate değer gelişme muhtemelen, her ikisi de geçmişte Türkiye'yle ihtilaflı olan iki ülkeyle, İran ve Rusya'yla, özellikle enerji alanında gittikçe artan ekonomik bağlar.

Türkiye'nin, bu zorlu işlere girişirken ABD'yle ilişkisine zarar vermemiş olması da çok önemli. Tam tersine. Washington, Başkan Obama'nın erken ziyaretinin gösterdiği gibi, Türkiye'ye, eskisine göre daha da fazla, önemli bir müttefik gibi davranıyor. Ve de Türkiye, geçmişe oranla çok daha fazla, belli durumlarda ABD'ninkilerle farklı olabilecek kendi gündemine ve önceliklerine sahip bağımsız bir oyuncu sayılıyor. ABD'nin Afganistan Özel Temsilcisi Richard Holbrooke'u, İstanbul'da, Afganistan'a daha fazla birlik gönderip göndermeme kararının Türkiye'ye ait olduğunu söylemeye iten işte bu yeni mütekabiliyet. Bu, egemen devletlerin ilişkilerinde doğal bir şey gibi gözükebilir ama, Amerikalı yetkililerin, özellikle de Paul Wolfowitz'in, Türkiye'ye, Beyaz Saray'ın istekleri doğrultusundaki sorumluluklarına dair ders verdiği Bush yıllarının yaklaşımıyla tezat oluşturuyor. Bu değişim, elbette, ABD'nin dış politika anlayışının daha çok taraflı hale gelmesini de yansıtıyor ama aynı zamanda, Türkiye'nin, sadece, Soğuk Savaş yıllarında ve 1990'larda olduğu gibi, NATO'ya ya da Batı'ya bir eklenti değil, dünya meselelerinde bağımsız bir güç olduğunun da tanınması anlamına geliyor. Türkiye'nin algılanmasındaki ve ona gösterilen muameledeki bu değişimin hem tasarlanmasında hem de dış politika kararlarına yansıtılarak hayata geçirilmesinde Davutoğlu'nun önemli payı var.

Davutoğlu'nun, dış politika başdanışmanı olduğu dönemde, ilkeleri kişisel hırsların önünde tutma iradesini göstererek kariyerine dair önemli riskler aldığının hakkını vermek gerek. İsrail Filistin ve İsrail'le Arap dünyası arasındaki en zorlu, en hassas ve en tehlikeli bölgesel ihtilafta ortak zeminleri ve fark edilmeyen karşılıklı çıkarları bulmak ve genişletmek için çok çaba sarf etti. İsrail'in Golan Tepeleri'ndeki işgalini sonlandıracak ve iki ülke arasındaki diplomatik ilişkilere bir çeşit normallik getirmeye çalışacak olan İsrail-Suriye müzakerelerini başlatmak için elinden geleni yaptı. Çok daha tartışmalı ama gayet yapıcı bir adımı da, bir yandan, Hamas'ın Filistin mücadelesinin uzlaşmaya yanaşmayan ve şiddete başvuran aktörü olma konumunu yumuşatmaya, öte yandan da, İsrail'i, 2006'da Gazze'deki seçimleri kazanarak iktidara gelen ve ateşkes yapma niyetini beyan eden Hamas'a, terörist örgüt değil, siyasi bir oyuncu olarak davranmaya teşvik etmeye çalışması. İsrail'in yanı sıra ABD ve AB de terörist sıfatını kaldırmak yerine Gazze'de yaşayan 1,5 milyon Filistinliyi ölümcül bir şekilde Gazze'ye tıktı. Seçimin sonuçlarının reddedilmesi, Gazze'de, halen devam eden korkunç bir insanî felakate yol açtı. Geçmişe dönük olarak, Davutoğlu'nun yaklaşımının başarıya ulaşması halinde çok ciddi acıların engellenebileceğini söyleyebiliriz. Aynı zamanda, iki halk arasındaki barış umudu bugün olduğundan çok daha parlak olurdu. Bu anlamda, Davutoğlu'nun, geçtiğimiz birkaç yıl dış politika alanındaki hayal kırıklıkları da başarıları kadar takdirimizi hak ediyor.

Türkiye'nin, dışişleri bakanı olarak Ahmet Davutoğlu'na sahip olmasının çok büyük bir şans olduğuna hiçbir şüphem yok. Ankara'da seçilmiş liderlerin parti bağlantısı olmayan, bağımsız karaktere ve akademik mizaca sahip birine bu kadar çok sorumluluk vermiş olması da takdire şayan. Davutoğlu'nun 'stratejik derinlik' vurgusunun üzerinde çok duruldu ama ileride asıl hatırlanacak olanın 'ahlaki derinliği' olduğuna inanıyorum. Ahlaki derinlikten kastım, ihtilafları, yasal haklara karşılıklı riayet ve adalete bağlılığa dayanarak arabuluculuk ve uzlaşmayla çözme kaygısı. Her ne kadar görev süresine dair nihaî bir değerlendirmeyi gönül rahatlığıyla yapmak için çok erken olsa da, stratejik derinliği ahlaki derinlikle kaynaştırmanın, Davutoğlu'nun mirasının hatırlanmaya değer bir boyutu haline geleceğini düşünmek için çok erken değil. Durum böyleyken, Ahmet Davutoğlu'nun cumhuriyet döneminin en iyi dışişleri bakanı olarak görülmeye namzet olduğu öne sürülebilir.

ZAMAN

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim